ANALİZ
Giriş Tarihi : 13-06-2021 08:28   Güncelleme : 13-06-2021 08:28

Muhafazakâr aydınların, siyasi çürümüşlüğe sessizliği sorgulanıyor… Balcı: Adalet, ahlak, hukuk gibi konuları din-dışı görürsek varacağımız yer bugünkü tablodur..

Muhafazakâr aydınların, siyasi çürümüşlüğe sessizliği sorgulanıyor… Balcı: Adalet, ahlak, hukuk gibi konuları din-dışı görürsek varacağımız yer bugünkü tablodur..

İndependent Türkçe'den Abdülhakim Günaydın, muhafazakar entelektüellerin ülkedeki mevcut gelişmeler karşısındaki sessizliklerini üç ilahiyatçıya sordu.

İşte o söyleşi:

"Çürümüşlük, kokuşmuşluk bizdense görmeyelim" 

İlahiyatçı Prof. Dr. İsrafil Balcı'nın muhafazakar entelektüellerin sessizliğini "anlamlı" bulanlardan. 

Bu sessizliği cahiliye mantığına benzettiğini ifade eden Balcı, "İslam öncesinde Araplar ‘zalim de olsa mazlum da olsa kabile mensubuna sahip çıkmalısın' mantığıyla hareket ederdi. Muhafazakâr entelektüeller iktidarı çok sevdiler, bu yüzden ‘çürümüşlük, kokuşmuşluk bizdense görmemeliyiz' anlayışıyla hareket ediyorlar" dedi. 

Kimi aydınların deyim yerindeyse ‘gücü-iktidarı kaybetmeme' anlayışı ile hareket ettiğini savunan Balcı, "Nasreddin Hoca bir fıkrasındaki ‘Biraz da biz ölelim' dürtüsü ses çıkarmamayı tercih ediyorlar. Bu konuda dinî değerlerle hareket etme gibi bir hassasiyet güdüldüğünü düşünmüyorum" ifadelerini kullandı. 

"İslam geleneğinde muhalefete hiçbir zaman yer yok" 

"Kimi Müslümanların adalet duygusu köreldiği gibi vicdanları da dumura uğramış durumda" diyen Balcı, şunları kaydetti: 

"Bahsedilenlerin her birisi en önemli dinî değerlerdendir. Oysa Müslümanlar dindarlığı salt ibadetlere hasredip, asıl hassas olmaları gereken ahlak, hukuk, adalet, vicdan, kamu malı hassasiyeti gibi konuları adeta din dışında görme eğilimindeler. Dolayısıyla din camiye hapsedilip kuru ibadete sabitlenince olup bitene çok da şaşmamak gerekir." 

Balcı bu durumu da asla göz ardı edilmeyecek bir gerekçeye bağlıyor. Zira Balcı'ya göre İslam geleneğinde muhalefete hiçbir zaman yer yok. Müslümanların en büyük eksikliklerinden birisi bu.

"Eleştiride bulunanlar damgalanıyor" 

Eleştiri yapıldığında insanların, "hain", "işbirlikçi", "vatan haini" ya da son dönemlerde "FETÖ'cü" olmakla itham edildiğini vurgulayan Balcı sözlerini şöyle sürdürdü: 

Bir Müslüman'ın yanlışını eleştirmek adeta dini eleştirmek gibi telakki ediliyor. Diğer yandan elde edilmiş statüyü veya tatlı kazancı kaybetme korkusu da sessizliği zorunlu hale getirmektedir. Kısaca muhafazakâr entelektüeller çok kötü bir sınav verdiler ve veriyorlar. Haksızlık karşısında susuluyorsa ya vicdanlar körelmiştir ya da çıkar ilişkisi ağır basıyordur. Hesap verebilir olmak, şeffaf davranmak yerine tıpkı geçmiş İslâm kültüründe olduğu gibi sorunları halı altına süpürüp üzerini örtme yoluna gidiliyor. Maalesef kısa günün kârı görüldüğü için susmak tercih ediliyor ve dinî hassasiyetler hatırlanmak istenmiyor.

Dinler tarihi ve siyaset felsefecisi Dr. Lütfü Özşahin ise Türkiye'de ciddi bir aydın sorunu bulunduğunu söyledi.

Türkiye'deki aydın ve entelektüellerin Batı'daki gibi özerk ve bağımsız olmadığının altını çizen Özşahin, "Bağımlı oldukları için devletin içerisinde yanlış yapanlar olduğu zaman öyle kolay kolay yazıp çizemezler" ifadelerini kullandı. 

"Batı'da siyaset rant merkezi değildir" diyen Özşahin, şunları söyledi: 

"Yani siyaset yapanlar kolay kolay rant devşiremezler. Adam bakanlık veya belediye başkanlığı yapıyor ama emekli olduğu zaman geçinemiyor. Türkiye'de ise siyasiler zaten rantın içerisinde. Siyasiler vekil olduklarında hele hele iktidar vekili olduklarında hatta bir müdür veya genel müdür olduklarında yedi sülalesine yetecek kadar para biriktirebiliyor. Bu bir vakıa. En önemlisi Türkiye'de siyasetin rant merkezi olmasıdır. Millete değil de siyaset yapanlara rant sağlıyor. Dolayısıyla böyle bir yapıda siyasetçiler de konuşamıyor." 

Yaşananların ve bunlara ses çıkarmak ya da susmanın bir kültür meselesi olduğunu vurgulayan Dr. Özşahin, "Bütün imamları suçlamıyorum. Ehli sünnet geleneğinde maalesef devlet kutsanmıştır. Halbuki İslam'da devlet adil olduğu ve hakkı temsil ettiği sürece kutsaldır. Devlet kutsandığı için halkın irisinde rahatsızlıklar da olsa devlete itaat neredeyse iman koşulu haline dönüşmüştür. Geleneğimizde devleti veya iktidarı eleştirmek haşa neredeyse Allah'a isyan gibi algılanıyor. Onun için bu ehli sünnet geleneğinde geniş halk kesimlerinden kolay kolay böyle bir kabul bekleyemezsin. Ayrıca dini yapıda iktidara bağlıdır zaten. Diyanet İşleri Başkanı bir memurdur" değerlendirmesinde bulundu. 

Bir mevki ve makam elde edenlerin zaten konuşmadığını, dolayısıyla ulemanın da sivil olmadığını vurgulayan Özşahin, "İslam dünyasında Ebu Yusuf'tan itibaren ulema devletin tekeline geçti. Türkiye'de de böyledir. Din devletin hizmetindedir. İlahiyatçılar, imamlar ve vaizler kolay kolay konuşamazlar. En fazla vatan, memleket elden gidiyor diyerek vatan edebiyatı yaparlar" diye konuştu. 

"AK Parti 20 yılda herkesi Kemalist yaptı" 

Devleti kutsal gören ulemanın "hırsızlık, yolsuzluk, katliam, sömürü, zulüm var" kavramlarını kullanamadıklarını hatırlatan Özşahin, "Çünkü bunların bedeli var. Türkiye'de ulema kendi ayakları üzerinde duramıyor ve halka dayanmıyor. Devlete dayanıyor. Devlet veriyor maaşını" dedi. 

Dr. Özşahin, Türkiye'de sadece siyasette değil birçok alanda büyük bir çürümüşlük olduğuna inanlardan. 

"Büyük bir çürümüşlük var" diyen ardından da "Türkiye'de ne oldu biliyor musunuz?" diye soran Özşahin, ardından şu cevabı verdi: 

Cumhuriyet Halk Partisi, 100 senedir bu milleti Kemalist yapamadı ama AK Parti 20 senede herkesi Kemalist yaptı. Niye? Yapılan yanlışlara bakarak, bunların uygulamalarından Atatürk'ün yaptıkları daha iyi olduğu sonucu çıkardılar. Toplum Kemalist oldu. 'Atatürk daha iyiymiş' değerlendirmesinde bulunuyorlar. Bir sürü kasetler saçılıyor ortaya ama kimsenin umurunda değil. Hukukun olduğu bir devlette böyle bir şey olabilir mi? Bunların hepsinin hesabı sorulur. Elbette ki devlet din için yüce bir kavramdır ama görevi adaleti temsil etmek, insanı geliştirmek ve etkinleştirmektir.

"100 yıllık tarihle kimse yüzleşmeye cesaret edemedi" 

Araştırmacı yazar Bahadır Kurbanoğlu ise siyasetteki çürümüşlüğün sadece dindar-muhafazakâr kesimin tutumlarında kaynaklanmadığı görüşünde. 

Hiçbir toplumsal kesimin, sistemin 100 yıllık tarihiyle gerçek manada yüzleşmeye yanaşmadığını, buna cesaret edemediğini dile getiren Kurbanoğlu, "Yüzleşmeler, kimliksel bağlamlarda da gerçek özgürlük alanlarını oluşturacak oysa. Öncelikle toplumsal olarak gerçekler karşısındaki korkuların altını çizmek gerek" dedi. 

"Ortada sistemsel bir çözüm yok ama dindarlar içinin nasıl doldurulduğu muamma olan bir reçeteye inanmayı sürdürüyor" diyen Kurbanoğlu, "Hayal etmek, gerçeklerle mücadeleden elbet daha kolay. Sorumlulukların da ötelenmesine kapıyı sonuna kadar açıyor. Hatta sürekli bahane üretmenin kendisi, bir ideolojik mücadele gibi bile sunulabiliyor" şeklinde konuştu. 

"Yozlaşma güçlü kokularla yavaş yavaş gelir" 

"Çalıyorsa bizimkiler çalıyor' duygusuna toplum bir anda erişmez" diyerek çürümenin bir andan olmadığını anımsatan Kurbanoğlu, tespitlerini şöyle dillendirdi: 

"Bu yozlaşma güçlü korkularla yavaş yavaş gelişir. En sonunda mutlak bir duyarsızlaşma, çürüme hali sözkonusu olur. Artık hangi dili konuşuyor olursanız olun; ister İslamca konuşun, ister seküler kavramlara sığının zaten ‘siz' siz olmaktan çıkmışsınızdır. Ortada sadece insanlığını kaybetmiş bir ‘siz/biz' kalmaz; dayandığınız ideoloji/dünya görüşü de sorgulanır hale gelir. Aslında dayandığınız şey yorumsaldır; sizin yorumunuzdur, hatta teviller ötesi yorumlardır. Bir kısır döngü oluşur. ‘Siz' eleştirildiğinizde bu defa da ‘dinim ya da dünya görüşüm eleştiriliyor' diyerek daha da sıkı sarılırsınız yanlışlarınıza. Aklınızca, dünya görüşünüzü korumuş olursunuz! Oysa çürüyen, fıtrattan, akıldan, tecrüben uzaklaşan ‘siz'sinizdir! Sonuçta cevap "din böyle buyuruyor" ezber reçetelerinde değil; akla, vicdana, rasyonel tecrübelere, üretilmiş sistemlere dayalı birikimlere bakıp kendimizi/nefsimizi/irademizi bugüne doğru bakabilme konusunda güncelleyebilmekte. Zaten vahiy de bize bunu söylüyor: Parmağıma değil, gösterdiğim yere bak diyor!"