EDEBİYAT
Giriş Tarihi : 20-05-2021 22:35   Güncelleme : 31-05-2021 11:40

Leyla Taşdemir Yazdı: Kalp Unutunca...

Leyla Taşdemir Yazdı: Kalp Unutunca...

Trabzon’da bulutların gökyüzünden süzüldüğü, denizin dalgalarıyla martıları yolcu ettiği bir sabahtı. Her sabahın telaşı var mıdır tüm şehirlerde? O tüm günü içine çekiverecekmiş gibi duran, insanların kendini dahi görmediği sabahlar mesela. Mesela kapısını kilitleyip evinden çıkanlar, mantosuna sarılıp koşuşturanlar, merdiven basamaklarıyla yarışanlar, arabasını çalıştıranlar, dolmuşlara doğru koşanlar, mesela yağmurdan kaçmak için gökyüzüne bakanlar… Mesela çay kokusu eşliğinde yaşamını sürdürdüğünü fark etmeyenler, ve bazen de denizi seyretmek için yarışanlar…

Bulutlar hep dönüyor, dans ediyor, şekillerini yeniden yeniden sunuyordu bu şehre, her sabah. Şayet bulutların en çok sevdiği şey bu şehrin dağları, bu şehrin insanlarıydı. Renkten renge bürünerek ince şekilli, en şiddetli, bazen en naif hallerini sunuyordu bu şehrin kiremit renkli çatılarına. Uzaklara özlem duyuyorum böylelikle, adını dahi bilmediğim, belki de bilince sevinmeyi ummayacağım uzaklara, uzak bulutların gölgesine. Tüm bunları görünce “acaba neden buradayım ben, tüm bunların arasında neler yapıyorum” demeden edememiştim birkaç yıl öncesine kadar. Daha doğrusu hatırladığım kadarıyla birkaç yıl öncesine kadar. Birbirimizin yaşamında ne işimiz var bizim? Neden aynı bulutların yağmurları altındayız? Neden başka birileri değil de şimdiki insanlar var hayatımızda? Başka türlüsü olsaydı nasıl olurdu? Hiç düşündünüz mü bilmiyorum, meraklı bakışlarımız altında bir şehri, birçok şehirleri ve yaşadıklarımızı biz mi var ediyoruz yoksa kendi döngümüz arasında ezelden beri yazılı olanlar mı yaşatıyor bize bu yaşamı? Mesela bulutların şekillerine anlam veren inceliğimiz nereden alıyor içtenliğini? Yine mesela neden aynı yağmurları sevip, onunla olmak isteği nereden geliyor? Neden toprak kokusuyla mest olup daha sonra özlemek için niçin yolcu ediyoruz toprağı? Tüm bunların tanımlanabilir tarafı var mı yoksa biz yine “Sen Gelmez Oldun” şarkısıyla uzaklara dalıp gitmekte miyiz? Uzaklar bir arayış, uzaklar bir yakınlık, uzaklar bazen bir uzaklaşma…

Trabzon’da bulutların gökyüzünden süzüldüğü, denizin dalgalarıyla martıları yolcu ettiği bir sabahtı. Her sabahın telaşı var mıdır tüm şehirlerde? O tüm günü içine çekiverecekmiş gibi duran insanların kendini dahi görmediği sabahlar mesela. Mesela yeni kararlar aldığımız sabahlar… Yeni bir başlangıç, bir yenilik… “Bir daha asla yapmayacağım, bundan sonra şöyle olacağım, daha güzel seveceğim, bu günle birlikte yeniden başlıyorum’lu cümlelerin kurulduğu zamanlardır birçok sabahın başlangıcı. Hele bir de toprak kokusunu kendinle buluşturan yağmurlar varsa alınan kararlar da başlangıçlar da anlam buluyor tüm zihnimde. Ve insan anlamsız yaşayamıyor. Bundan eminim. Ne yeni hedefler, ne yeni başlangıçlar, ne geriye gidişlerde yaşanan anlam bulma telaşı, ne yaşamın görülen nimetleri ne de hayalini kurduğumuz tüm yaşanımlar ya da gerçekleşen hayaller; anlamla buluşmamışsa hiçbirinin lezzeti insana iyi gelmiyor. İyiymiş, her şey yolundaymış gibi görünse de lezzetin özünde anlam olmayınca, tamlık, eksiksizlik mutlu etmiyor.

Trabzon’da bulutların gökyüzünden süzüldüğü, denizin dalgalarıyla martıları yolcu ettiği bir sabahtı. Her sabahın telaşı var mıdır tüm şehirlerde? O tüm günü içine çekiverecekmiş gibi duran insanların kendini dahi görmediği sabahlar mesela. Çünkü insanı sarıp sarmalayan öylesine çok şey var. Ama öyle aranılıp da bulunulan türden değil, alınan her nefesin sarıp sarmaladığı öylesine çok şey bir yerlerde duymuştum. Ve bu şehirde yeşil-pembe sarmaşıklar var geçen gün altında oturup gökyüzünü izlediğim. Sarıp sarmalandığımız her şey şu an içinde bulunduğumuz tüm etraf değil mi diye düşünüyorum bazen de... Yaşlıların gençlere bakışı, çocukların birkaç oyun için parklardaki koşturmaları, arkadaşlıkların birkaç sohbetle, evet şimdiki yaşamımın mutlaka devamı dediği anlar… Sarıp sarmalanmaya en çok ihtiyaç duyanlar biz insanlarız. Çünkü kalp unutmayı isteyince akıl da artık kendi yolunu buluyor. Çünkü diye başlıyorum bu aralar cümlelerime. Çünkü öyle… Çünkü bu kadar yol insanın kendi için değil mi yürümesi için? Çünkü bunca istekler anlatıyor asıl sonsuzluğu. Bazen yorulmak, bazen koşmak, bazen dinlemek, bazen bir bakışımızı yakalamak, bazen bulutlar ve yağmurlar, bazen konuşmak ve bazen de şarkılar söylemek için… Bazen- ki en çok da kendimizi seyretmek için… En çok kendimizi tanımak, en çok kendimize özen göstermek için. Düzlüklerinde ve belirsizliklerinde hayata güvenmek için, başka türlüsü olmuyor inan.

Trabzon’da bulutların gökyüzünden süzüldüğü, denizin dalgalarıyla martıları yolcu ettiği bir…