ANALİZ
Giriş Tarihi : 25-04-2021 10:35   Güncelleme : 25-04-2021 10:35

Enis Nakkaş’ın Orta Doğu için çözümü: Bir Doğu Konfederasyonu.. Direniş Ekseni Siyonist Düşmanı Yenecek...

.Biliyorum ki bugün Direniş Ekseni, yani Suriye, İran ve diğer yerlerdeki kapasitelere ek olarak Lübnan ve Filistin'deki direniş, zaferin kesinlikle bizim olacağı bir savaşla Siyonist düşmanı yenebilir. Ama soru şu: Bu zaferden sonraki ilk gün Levant Bölgesi nasıl görünecek? Türkiye hangi pozisyonu alacak? Mısır hangi pozisyonu benimseyecek?

Enis Nakkaş’ın Orta Doğu için çözümü: Bir Doğu Konfederasyonu.. Direniş Ekseni Siyonist Düşmanı Yenecek...

Açıklama:

Yakın zamanda Zoom üzerinden gerçekleştirilen ve YouTube'da yayınlanan bir konferansta, kıdemli Orta Doğu analisti [Merhum] Enis Nakkaş, 2014 yılında yayımlanan Doğu Konfederasyonu: Kimlikler ve Politikalar Mücadelesi adlı kitabından bahsetti.

Kitap, savaşın harap ettiği, çalkantılı Orta Doğu bölgesinin kronik sorunlarının çözümünün, Levant devletlerini birleştiren bir konfederasyonun kurulmasında yattığını söylemekte, Nakkaş'ın genellikle "Batı Asya Bölgesi" dediği şeyi önermektedir.

Middle East Observer, yazarın birkaç gönderi üzerinden yaptığı çevrimiçi konuşmanın İngilizce çevirilerini bölümler halinde yayınlayacak.

Kaynak: Kalam Siyasi (YouTube Kanalı)

Tarih: 26 Ağu 2020

Enis Nakkaş

Arap ve İslam ülkelerinin hâlihazırda iç ya da dış kaynaklı savaşlar yaşadığını bilmek için siyaset veya strateji uzmanı olmaya gerek yok. Bu savaşlara uluslararası ve yerel güçlerin katıldığı ve Ümmet’in imkânlarının bu savaşlar ve şiddet tarafından tüketilmekte olduğu da bellidir. Bunun sonucu olarak birliği, toprak bütünlüğü, potansiyelleri, mülkiyeti ve medeniyeti heder edilmektedir.

Bu savaşlarla ilgili en kötü şey, genellikle gerçek İslamî düşünceyi lekelemeleri ve çarpıtmalarıdır. Böylece silah taşıyanların çoğunu, bu bölgede Ümmet’in gerçek düşmanlarıyla yüzleşmelerini sağlayacak, peşinden gitmeleri gereken gerçek ve zorunlu yol konusunda yanılgıya sevk etmektedir. Diğer bir deyişle, birçok aktivistin ve yerel aktörün bilinç zayıflığı kanıtlanmıştır. Bu nedenle, işleri yoluna sokmak için bu konular vurgulanmalıdır.

Bir Levant (Doğu Akdeniz) Konfederasyonu fikri iki noktadan kaynaklanıyor. İlkin tarih gösteriyor ki, bölgemiz 1400 yıldan fazla bir süredir, Emevilerden Abbasilere ve Osmanlı Sultanlığı'na kadar bir imparatorluk devleti içinde yaşamıştır. Haçlı Seferleri ve Tatar-Moğol savaşları sırasındaki bazı istisnalar haricinde, bölge bir birlik (imparatorluk hali) içinde yaşadı. Hiçbir yabancı gücün askerî, entelektüel veya ekonomik işlerine müdahale etmesine izin vermedi. Bununla birlikte, iki dünya savaşının ardından Arap ve Müslüman ulusu, Batılı güçler karşısında aldığı askerî yenilgisinden kaynaklanan bir dizi program, plan ve şemayla karşı karşıya kaldı. Bu yenilgi, bu Batılı güçlerin bizim için çok tehlikeli bir üçgen oluşturmasını sağladı: Sykes-Picot-Balfour üçgeni.

Sykes-Picot Anlaşması (1916'da) bölgedeki Arap devletlerini küçük devletlere ayırırken, Balfour Deklarasyonu (1917'de) bir Yahudi teşkilatı kurulması için Filistin'i Yahudilere verme vaadini yerine getirdi. Arap ve Müslüman ulusunun, askerî ve istihbarî yetenekleri ve komploculuk kapasitesi açısından modern çağda karşılaştığı en acımasız varlıklardan biriydi bu. Bugün, bu Siyonist rejim, Ümmet’in ve halkının zihninin derinliklerine nüfuz ederek yeni bir tehlike oluşturuyor.

Sykes-Picot ve Balfour tarafından oluşturulan bu coğrafi bölünmeler iki tür rejim kurdu. Birincisi, Lübnan'daki (Hıristiyan) Marunîlere lütuf olarak kurulan Lübnan devleti gibi, dinî-mezhepsel saiklerle inşa edilmiş rejimler idi. Bununla birlikte Lübnan’daki dengeler, Marunîler artık en büyük demografik grup olmadığından değişmiş durumda ve onlar ülkedeki ana rolü üstlenmiyorlar. Bu nedenle Lübnan, mezhep kimliğine dayalı sistemi nedeniyle her zaman siyasi sorunlar yaşamaktadır. Bazı mezheplerin zayıflayıp bazılarının güçlenmesine bağlı olarak demografik yapının değişmesi, beraberinde daimi güvenlik sorunları da getirmektedir.

İşin doğrusu, Lübnan haritasının çizilmesi sırasında Suriye topraklarının bir kısmı kesilip atılmıştır. Suriye haritası kendi halkının eliyle çizilmemiştir. Aksine, o dönemde Suriye topraklarının bir bölümünü Türkiye’ye veren Fransızların çizdiği hatlar temelinde kurulmuştur. Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu'ndan geriye kalanları savunduğu için kendi sınırlarını kan yoluyla (yani yaptığı askeri fedakârlıklarla) çizen bölgedeki tek ülkeydi. Yani tarihsel olarak sınırları halkının kanıyla çizilen tek ülke Türkiye'ydi. Lübnan'ın sınırları Fransız Komisyonu (Lübnan'ı kontrol eden Fransız organı) tarafından belirlendi. Suriye topraklarının birçok kısmı kesilip atıldı ve geriye kalanlar Suriye devleti oldu.

Suriye ile ilgili iyi olan şey, Fransızların planladığı dört bölgeli bölünme projesine karşı birliğini korumuş olmasıdır. Fransızlar aslında dört devlet kurmak istiyorlardı: bir Alevi devleti, bir Dürzi devleti ve biri kuzeyde diğeri merkezde olacak şekilde iki Sünni devleti. Ancak bu proje Suriyelilerin milli birlikçileri tarafından boşa çıkarıldı.

Irak da kendi sınırlarını belirlemedi. Irak haritasının hazırlanmasına tek bir Iraklı dâhil olmuş değildir. Irak'ın haritasını çizen ve hem Şiileri hem de Sünnileri tatmin edecek mezhepsel bir denkleme dayanarak Faysal'ı Irak Kralı ilan eden, İngiliz Dışişleri Bakanlığı danışmanı Gertrude Bell'di. Irak ile yeni Türkiye arasında bir çatışma çıkması durumunda Türkiye'ye karşı savaşacak acımasız savaşçılar saydığı bazı Kürtleri de mevcut Irak haritasının bir kısmına ekledi.

Winston Churchill ise Ürdün'ü kurdu ve haritasını çizdi. Ürdün diye bir ülke yoktu. Ürdün'ün kurulması, İngilizlerin İsrail Devleti'ni kurma projesini, mandaları altındaki Irak ile birlikte tam anlamıyla tamamlamış oldu.

Sonuç olarak, Levant bölgesi, yerli halkına danışılmadan çizilen sınırlardan muzdaripti. Levant bölgesi bölündü ve önemli bir rol oynamaya devam eden mezhepçi ve dini kimliklerle birlikte yeni, yarı ulusal bölgesel kimlikler inşa edildi.

Bölgedeki bu patlamanın ana nedeni olarak düşündüğüm bir diğer etken ise, Amerika'nın şu amaçlarla Irak'ı devirip işgal etme kararıdır:

1) Amerika'nın o dönemde çok ihtiyaç duyduğu petrol kuyularını devralmak;

2) Filistin davasını ve Arap devletleri arasında ittifak veya anlaşma potansiyeliyle ilgili tüm fikirleri zayıflatmak. Bu bağlamda, (o sırada) Amerikalılar, "Arap milliyetçiliği" dedikleri şeyi zayıflatmaya çalıştıklarını yazdılar. Bağdat'ın, Suriye'nin ve Filistinlilerin düşmesiyle, geri kalan devletlerin, yeni bir Ortadoğu'nun şekillenmesine yönelik Amerikan iradesi ile aynı doğrultuda hizalanacaklarını düşündüler.

Dolayısıyla meydana gelen bu güvenlik patlamasının ilk sebebi bölgeye yönelik Amerikan saldırısıdır ve ikinci neden, devralınan yarı ulusal kimlikler, bölgesel bölünmeler ve devletin ana organı çöktüğünde her bir mezhebi ve dinî kimliği kendi lehinde pozisyon almaya teşvik eden şartlardır. Batılı güçler de, bugün olduğu gibi, ihtilafları tetikleyen ve Ümmet’i parçalamaya dönük gizli planlarla bu gerilimleri yükseltmek için çalışırlar.

Biz de bu geçmişten yola çıkarak bu büyük çıkmazı ve krizi sonlandırmak için çözüm aramaya başladık. Nasırcı, Baasçı veya Arap milliyetçiliği bakış açılarından nasyonalizm kavramını gözden geçirmek ve yeniden sunmak mümkündü, ancak bu tekliflerin son 40 veya 45 yılda Arap ulusunu birleştirmedeki başarısızlıkları belli olmuştu. Bu vaatler Arap toplumu için uygulanabilir bir sosyalist sistem inşa etmek ve Filistin'i özgürleştirmekti. Bu nedenle, bu teoriler zayıflamaya başladı ve bölgedeki tüm sözde "Arap milliyetçisi" güçler dağıldı.

Özellikle İran İslam Devrimi'nin zaferinden sonra ortaya çıkan İslami hareketler, tüm İslam coğrafyasında büyük bir canlanmaya tanık oldu. Tahran'da elde edilen büyük zaferin ardından İslamî siyasî düşünce gelişmeye başladı. Ancak bu gelişme yavaş yavaş gerçekleşti. Birincisi, çeşitli mezhep kimlikleri açısından gelişti, bunun büyük bir kısmı, kendilerini Komünizm ile çatışmada kullanan Batı'nın kontrolünde tutuldu ve bu da tabiri caizse “İslami cihadın” inşasıyla sonuçlandı. Bu hareket Batılı güçler tarafından büyük stratejik planlar çerçevesinde kontrol ediliyor ve yönetiliyordu. Ayrıca çeşitli türlerde sınırlı, yerelleştirilmiş İslamî (sosyo-politik) faaliyetler de vardır ki bunlar ümmetin gereksinimleri ve düzeyiyle uyumlu değildirler. İslamî “hayır işleri” çerçevesinde kalan ve “İslami siyasi eylem” olarak nitelendirilebilecek bir düzeye ulaşmayan projeler de vardı.

Böylece, küreselleşme gibi yeni yaygın fikirlerin saldırısı karşısında… Siyasi düşünceye yeni bir meydan okuma ortaya koyan birleşmiş Avrupa'yı düşünün. Avrupa modeli, iki dünya savaşını tetikleyen “milletler mücadelesi” fenomenine meydan okudu ve bunu ezdi. Avrupa birliği ve onun yeni modeli, ulusların, Avrupa halklarını kurtarabilecek ve onları ABD ve Çin egemenliğindeki yoksulluktan koruyacak bir ekonomik proje altında birleşebileceğini kanıtladı. Bu durum, ortak çıkarların Avrupalıları birleştirdiği ve onları dünyanın üçüncü ekonomik gücü haline getirdiği anlamına gelir.

Bu Avrupa projesi, ulusların üzerine inşa edildiği birden çok dil ve kültürün bir aradalığının, "Avrupa kimliği" olarak adlandırdıkları daha geniş bir kimlik yaratabileceğini kanıtladı. Dolayısıyla bu Avrupa projesi, insanlığa eskiden düşündüğümüzden farklı olarak yeni bir model sundu. Eskiden birliğin ve ulusal kimliklerin sadece aynı dili konuşan ve aynı kültürü paylaşan insanlar arasında kurulabileceğini düşünüyorduk. Dünyayı güçlü bir şekilde etkileyen yeni bir modele tanıklık ediyoruz.

Dünyaya hâkim olan emperyal güçler, ideolojik ve politik düşünceden miras aldığımız her şeyden tamamen farklı modeller sunarlar. İnsanların Kuzey ve Güney Amerika'ya küresel göçü iki tür devlet kurmuştur: zayıf devletler ve ABD gibi dünyanın kaynaklarına ekonomik yönden hâkim olan ve karşısında bir rakip bulunmayan, pek çok bölgeyi askeri anlamda kontrol eden çok güçlü bir devlet. Dünyanın dört bir yanından dağınık halkların çabalarıyla ortaya çıkan bu devlet bugün tüm etnik kökenler, renkler ve dinlerden müteşekkildir. Beyaz Saray’ın başına Afrika kökenli bir siyahi geçebilmektedir, üstelik yüzlerce yıllık bir Amerikalı kökene sahip biri de değil, babası değil sadece kendisi Amerika Birleşik Devletleri'nde doğmuş bir kişi.

Sonuç olarak, ABD'nin bugün yaşadığı krizlerin bir kısmının çoklu kimliğiyle ilgili olduğunu, ancak aynı zamanda ekonomik, teknik ve yaratıcı yönlerden dünyanın en iyi zihinlerini toplayan bu ekonomik güç sayesinde büyüklüğünü elde ettiğini görüyoruz. Aslında Brzezinski 1975'te "(Amerika) İki Çağ Arası" adlı kitabını yazdığında, Birleşik Devletler'deki teknik, mühendislik ve bilimsel sahadaki beyinlerin % 80'inin dünyanın dört bir yanından gelen "ithal beyinler" olduğunu kabul etmişti. Bu, Amerika Birleşik Devletleri'nin bize şunu söyleyen bir model sunduğu anlamına geliyor: kanun ve düzene sahip ve vatandaşları için belirli bir rahat yaşam tarzı sunan bir devlet, dünyanın parlak beyinleri için bir mıknatıs olabilir. Bu insanlar sefil ülkelerini terk edip oraya göç ederler. Böylelikle bu, diyalektik bir ilişkiye dönüşür - Üçüncü Dünya ülkeleri, kendi yetiştirdikleri beyin güçleriyle dünyanın en büyük emperyal gücünü beslerler.

Enis Nakkaş: Bu karmaşık durum karşısında, yeni bir siyasi düşünce ile yeni bir Levant'ın kurulması için savaşa başlamak ve hâlihazırda devam etmekte olan bölgesel çatışmanın önceliklerini belirlemek gereğini duydum. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:

İlk mücadele "Batılı ve Siyonist hegemonyadan ulusal kurtuluş" olarak adlandırılmalıdır. Ülkelerimiz hala Batılı ve Siyonist güçlerin doğrudan veya dolaylı işgali altındayken, ekonomik bir Rönesans, entelektüel ve sosyal kurtuluş hayal edemeyiz. Bu nedenle, Doğu’nun siyasi partileri ve hareketleri, Filistin'i kurtarmak adına bölgedeki direniş hareketini desteklemek için ulusal kurtuluşun kolektif bir misyon olması gerektiğini anlamalıdırlar. Bu savaş sırasında bölgeyi yabancı güçlerden ve Siyonizm’den temizlemek için bölgedeki Amerikan güçleri de yenilmelidir.

İkinci misyon, İbn Haldun'un tahakküm teorisinden farklı yeni siyasi fikirler bulmaktır (kısıtlama ve tahakküme dayalı bir iktidar biçimi olmadan hiçbir sosyal düzen olamaz teorisi). Çünkü önceki imparatorluklarla ilgili çalışmamız bunların baskın etnik gruplar, kabileler, klanlar veya aileler tarafından yönetildiklerini gösteriyor. Emeviler, tüm ümmeti “Emevi” adı altında yönetiyordu. Aynı durum, kendi zamanlarının hâkim grubu olan Abbasiler ve Osmanlılar için de geçerliydi. Bu imparatorluklar, sahip oldukları avantajlara ve güce rağmen, diyalog yerine tahakküm üzerine inşa edilmişlerdi. Tarihin o döneminde, karşılıklı anlayış ve sosyal sözleşmelere dayalı bir imparatorluk inşa etmek için tüm bu etnisiteleri ve halkları bir araya getiren bir diyaloğa sahip olmak çok zordu. Bunu, olayları değerlendirişimizin esasında realist olduğunu belirtmek için söylüyorum. Ancak bugün, gelişen bir ekonomi ve yüksek bölgesel güvenlik sunsa bile, hâkimiyet teorisi artık kabul edilebilir değildir. Ulusal, yerel ve dinî eğilimler, İbn Haldun tarafından sosyal dayanışma olarak tanımlanan “asabiyye”nin hegemonya ve hâkimiyetini kabul etmenin önünde engel olmayı sürdürmektedir.

Dolayısıyla tek çözümümüz “Doğu Konfederasyonu” adını verdiğimiz bir diyalog projesini sunmaktır. Bu proje, güçlü merkezi güvenliğe sahip, uluslararası çatışmanın farkında olan ve Avrupa sistemine benzer bir Doğulu sistem kurmak için stratejik bir diyalog başlatarak kaldıraç görevi görebilecek devletler arasındaki anlayış üzerine inşa edilmiştir.

Bu konfederasyon, hâkimiyet yoluyla değil de kültürel ve dinî mirasına, insan haklarına saygı duyan ve mevcut haritaları değiştirmeden yeni bir sistem kuran yeni bir sosyo-politik sözleşme ile geçmişteki imparatorluk azametini Doğu’ya geri getirecektir. Haritalar değişmeyecek çünkü onları değiştirmek yeni çatışmalara ve istikrarsızlıklara yol açabilir. Bununla birlikte, sınırların minimum kısıtlamaları olacaktır. Başka bir deyişle, siyah sınır çizgisi, neredeyse var olmayan AB sınırlarına benzer şekilde açık gri bir çizgiye dönüştürülecektir. Bir kişi, seyahat vizesine ihtiyaç duymaksızın tüm Levant'ın her yerine seyahat edebilecektir. Mallar bir ülkeden diğerine cüzi bir ücret haricinde gümrük bedeli ödenmeden taşınacaktır. Bir Levanten yatırımcı herhangi bir Levanten ülkeye rahatça yatırım yapacaktır. Ekonomik rönesans ayrıca tarımsal, endüstriyel ve enerji - petrol ve gaz - projeleri vb. ile entegre edilebilir.

Bu sistemi Avrupa'nın yaptığı gibi inşa edeceğiz. Sonuç olarak, İslami hareketin büyük hayalini, yani Ümmet’i birleştirmeyi gerçekleştirmiş olacağız. Bu sistem bir buçuk milyarı Müslümanı birleştirmez, ancak en azından Ümmet’in ana omurgası olan Levant'ı birleştirir. Şoven veya ırkçı olmayan Arap milliyetçilerinin büyük hayalini de gerçekleştirmiş olacağız. Onlar Batı ile yüzleşmek ya da Arapları Batı ve Siyonist saldırıya karşı birleştirmek için milliyetçiliği bir ideoloji olarak benimsemiş, ancak başarısız olmuşlardı.

Bu Doğu Konfederasyonu, Arap bölgesinin Siyonizm’den ve Batı kontrolünden kurtarılmasına yardımcı olacak ve önceki emperyal sistemler altında 1400 yıllık bir geçmişi paylaştığı Arap olmayan doğal komşularından pek çok ülkeyi de içerecektir.

Sonuç olarak, projemiz başarılı olamayan önceki projelerle entegre olacak ve petro-dolarlar tarafından finanse edilen Batı medyasının borazanlarının yarattığı atmosferden uzak yeni bir diyalog ortamı bulacaktır. Ne yazık ki, bölgemizdeki mezhepsel ve etnik çatışmaları körükleyen entelektüel zehirleriyle şeytani Batı medyası, artık karşımıza ne İngilizce ne de Fransızca olarak çıkıyor. Artık bu sorunları bize dayatan beyaz adam değil. Haberleri daha çok, kendilerini Amerikan-Siyonist projesinin hizmetine sunan Körfez ülkelerinin petro-dolarları tarafından finanse edilen Arap medyası aracılığıyla geliyor. Bu durum hiç kimse için sır değil.

Artık hiç kimse, tüm maskeler düştüğü için belirli bir devleti haksız yere Amerika'nın ve Siyonizm’in müttefiki olmakla itham ettiğimizi söyleyemez. Bazı Arap devletleri Amerika'nın bölgesel ve uluslararası stratejilerine 70 yıldır hizmet ettiklerini kabul ettiler. Bugün, gerçek düşüncelerini, Siyonizm ve ABD ile ilişkilerini alenen paylaşıyorlar. Onlar için Arap milliyetçiliği ve İslam; hiçbir ideolojik, politik veya kültürel önemi olmayan bir folklorik unsur haline gelmiştir. Kendi halklarının ve bölge halkının iradesine hiçbir saygıları yok. Bütün bu unvanları (Arapçılık ve İslam) kaybettiler. Bununla birlikte, Arap medyası üzerinde güçlü bir kontrolleri var çünkü bu medyanın %80'i monarşik Arap petrolü tarafından finanse ediliyor. Kısacası, büyük bir yerel ve uluslararası saldırı ile karşı karşıyayız.

İnanıyorum ki, ne kadar güçlü olursa olsun hiçbir ülke veya hiçbir parti tek başına böyle bir saldırı ile yüzleşemez. Türkiye bile mevcut kabiliyetleriyle, ekonomik ve askerî imkânları ne kadar büyük olursa olsun bölgeyi tek başına savunamaz ve işleri tek başına yürütemez. Çünkü Türkiye, çağrıda bulunduğumuz sosyo-politik ve güvenlik paktına ve diyaloğa katılmadan bireysel olarak harekete geçerse, bölgedeki diğer güçler bundan rahatsız olacak ve “Yeni Osmanlı ile mücadele” başlığı altında bir direniş başlatacaktır. Türkiye'deki bazı insanlar, Osmanlı İmparatorluğu'nu aynı eski aşırı milliyetçilikle diriltme fikrine sahip olabilir, ancak bugünlerde bu imkânsız.

Bugün, İsrail ve bölgedeki ABD varlığına karşı direniş eksenine liderlik eden ve silahlı ulusal kurtuluş hareketini Batı varlığına karşı yöneten İran, aynı zamanda daha geniş bir bölgesel diyalog (henüz başaramadı) için diğer güçlerle işbirliği yapmak zorundadır. Ancak belirtmem gereken bir avantaj var, o da Türkiye-İran ikili işbirliğinin neredeyse kusursuz olması. Bununla birlikte, her iki ülkenin üzerinde anlaşamadığı birçok bölgesel sorun vardır ve bunların en önemlisi diğer bazı konulara ek olarak Suriye’deki çatışmadır. Filistin konusunda bile ikisi arasında farklılıklar mevcuttur. İran'ın müdahalesi, Filistin direnişini her mümkün yolla ve koşulsuz olarak desteklemeyi amaçlayan silah ve teçhizat yardımıyla ABD ve İsrail'e meydan okuyan bir angajman haline geldi. Türkiye ise Filistin halkını Siyonizm’i rahatsız etmeden destekliyor. İsrail'i bir devlet olarak tanımasını geri çekmeyi reddediyor, ABD'yi rahatsız etmiyor ve Filistin direnişini silahla desteklemiyor. Bu sorunları çözmek için bir diyalog olmalı.

İbn Haldun'un bölgeyi kontrol edecek tek asabiyye (sosyal olarak uyumlu grup) kavramından uzaklaşan bir Doğu Konfederasyonu inşa etmeyi amaçlayan diyaloğun bölgeye ideolojik barış getireceğini düşünüyorum. Çünkü Türk bloğu büyük bir Sünni bloğunu ve İran ekseni de İslam Ümmetindeki en büyük Şii bloğunu temsil ediyor. Bu nedenle iki ülke arasında daha fazla işbirliği; Siyonistlerin, ABD'nin ve ümmetimizin tüm düşmanlarının -ve hatta aramızdaki Tekfircilerin- bizi zayıflatmak için ateşlemeye çalıştıkları bu mezhepçi çatışmayı sonlandıracak bir soluk getirecektir. Diğer bir deyişle, Doğu Konfederasyonu çağrısı yapan bizlerin, ne yaptığımızı ve bunu neden yaptığımızı kamuoyuna açıklayan bir entelektüel sistem kurmamız gerekir. Hareketimiz gizli ya da özel olmamalı ve taktiklerimiz net olmalı ki hiçbir grup hâkimiyet kurmakla suçlanmasın.

Burada en önemli şey bir mezhebin kendi potansiyeliyle hegemonya kurması fikrinin tamamen ortadan kaldırılması gerektiğidir. Partileri, güçleri, hareketleri, düşünürleri, yazarları ve gazetecileri hegemonya yoluyla değil diyalog ve konferanslar yoluyla bölgesel düzeyde sosyal, askerî ve siyasi birliğe itmeliyiz. Bu yaklaşım mali, ekonomik, askerî ve güvenlikle ilgili kapasitelerin konsolide edilmesini kolaylaştıracaktır. Herkesin başkasının doktrininden, milliyetçiliğinden ve hatta aşiretinden korkmasına yol açan, bölgede hüküm süren endişe verici fikirleri de ortadan kaldıracaktır. Herkesin bölgede (ülkelerimiz arasında) büyük bir füzyon olduğunu hissetmesi için -kaybedenler olmaksızın herkes için bir kazan-kazan durumu yaratacak nükleer bir füzyon- bu gereklidir.

Bu, müşteri rejimlerinin bölgemize nasıl yerleştirildiğini, doğal kaynakların önemini ve coğrafi haritaların nasıl oluşturulduğunu tarihsel olarak gösterdiğim kitabımda yazdığım şeydir. Coğrafya, genellikle unuttuğumuz bir baskın faktördür. Coğrafya, sadece sınırlarla değil, aynı zamanda doğal kaynaklarla ve doğal coğrafyaların ovalar, dağlar ve vadilerle bağlantılı olmasıyla da ilgilidir. Petrol ve gaz rezervuarlarını ifade eder. Ekonomik nakliyat ve yolcuların seyahati ile ilgili olarak transit hatlar, enerji geçiş yolları ve bunların ördüğü ağların ve entegrasyonun potansiyelleri ile ilgilidir.

Bu nedenle coğrafya unutulmaması gereken baskın bir faktördür. Geçmişte açık bir coğrafyada, katı ulusal sınırlar olmadan yaşıyorduk. Bugün son derece utanç verici olan şey şu ki, Birinci Dünya Savaşı'ndan hemen önce inşa edilen Hicaz Demiryolu hattı, İstanbul'dan Hicaz’a kadar, Bağdat ve Filistin üzerinden tüm bu ülkelerden geçmekteydi. Bugün bu projenin bu bölgeleri birbirine bağlayacak bir kısmını bile uygulayamıyoruz.

Ne yazık ki bugün, Emirlik'in Siyonistlerle bağlarının normalleşmesinden sonra karşı karşıya olduğumuz en büyük tehlike şudur: işler Siyonistlerin istediği gibi giderse, Arap Yarımadası'ndan Hayfa limanına gidecek trenler göreceksiniz. Arap Yarımadası'ndan işgal altındaki Filistin'e gidip gelen günlük uçak ve gemi trafiğine tanık olacaksınız. Siyonistler ve müttefikleri, Ümmetimizin birliğine, Filistin'in özgürlüğüne ve Hz. Muhammed'in (s.a.a.) gerçek İslam’ına karşı komplo kuran bölgesel bir ağ kuracaklar. Onlar paralarıyla hepimizi baypas etmek istiyorlar fakat bizim hâlâ bu konfederasyonu inşa etme fırsatımız var.

Bu Doğu Konfederasyonu’nun ana hedefleri şunlar olmalıdır: İsrail'i yok etmek, bölgeyi Batı ve Amerikan hegemonyasından kurtarmak; ekonomik ağ kurma ve entegrasyon, bölgenin sosyal ve entelektüel yeteneklerini birleştirme; yatırım ve işbirliği için Levant devletleri arasındaki sınırların açılması ve Doğu İmparatorluğunu ulusal veya mezhepsel hegemonya yoluyla değil de tüm tarafların katılımı ve gönüllü bir şekilde yeniden canlandırmak. Bu hedeflere ulaşmak için bölge bilginlerinin, İslami siyasi düşünceyi yeniden formüle etmek ve modern İslam hukukunu yeniden incelemek için kolektif eylemi gereklidir. Yeni bir İslami bir kanun dediğimde, yeni bir kanun icat etmemiz gerektiğini kastetmiyorum…

Bu yeni bir düşünme biçimidir; bu, özellikle tüm gücümüzle birlikte olduğumuz için şiddetle ihtiyacımız olan yeni bir siyasi mantık… Biliyorum ki bugün Direniş Ekseni, yani Suriye, İran ve diğer yerlerdeki kapasitelere ek olarak Lübnan ve Filistin'deki direniş, zaferin kesinlikle bizim olacağı bir savaşla Siyonist düşmanı yenebilir. Ama soru şu: Bu zaferden sonraki ilk gün Levant Bölgesi nasıl görünecek? Türkiye hangi pozisyonu alacak? Mısır hangi pozisyonu benimseyecek? Siyonist rejimin mevcut müttefikleri hangi pozisyonu benimseyecekler? Zaferden sonraki durum nasıl olacak? Amerika'nın bölgeden çıkışının çok yakında gerçekleşeceğinden şüphe duyan var mı? Bu boşluğu kim dolduracak? Bu bölgede dengeyi kim koruyacak? Irak'tan büyük, Suriye'den, İran'dan, Türkiye'den ve Lübnan'dan büyük, herkesin yararına ve çıkarına hizmet eden bir proje yoksa tüm bölgeyi kasıp kavuran bu büyük yangını kim durduracak? Dinlediğiniz için teşekkürler.  

(Middle East Observer - Çeviri: Medya Şafak)