SÖYLEŞİ
Giriş Tarihi : 22-04-2021 08:16   Güncelleme : 25-04-2021 10:53

Muhammed Emin Yıldırım: Bu Ramazan'da, özellikle ümmetin birbirini hatırlama noktasında bir sorumluluğumuz vardır.

Kısaca her tarafta Ramazan’ın heyecanını yansıtmamız gerekiyor. Dışardan gelen bir insan bizim toplumumuza girdiğinde İslâm toplumunun Ramazan’da bir başka heyecan yaşandığını fark etmesi gerekir. Dolayısıyla bu heyecanı bizim en üst düzeyde yaşamamız lazım. Ama israfa, ama eğlenceye, ama işin ruhunu öldürecek adımlara karşı da duyarlı olmamız gerekiyor.

Muhammed Emin Yıldırım: Bu Ramazan'da, özellikle ümmetin birbirini hatırlama noktasında bir sorumluluğumuz vardır.

Milli Gazete'den Nedim Odabaş, Muhammed Emin Yıldırım hoca ile bir Ramazan Söyleşisi yaptı.

İşte o söyleşi: 

Bütün mü’minlerin iftardan sonra yatsı namazında camilere koşup orada Allah’a yakarmaları gerekirken, teravih dediğimiz o güzel ibadeti cemaatle ihya etmeleri gerekirken o verimli ve bereketli dakikaları başka başka yerlerde harcamak bir kere Ramazan’ın ruhuyla örtüşmeyecek bir şeydir. Bu konuda herkesin daha duyarlı olması lazım.

Bu ayın asıl vermesi gereken ruhu ve manayı gölgede bırakacak tavır ve davranışlardan uzak durulması lazım. Çünkü Ramazan bir kere geliyor. Bir sonrakine kavuşma konusunda hiçbirimizin garantisi yok. Elimizden geldiğince Allah bizi ulaştırdığında o güzel günlere ihyası adına gayret içinde olmalıyız ki; en azından o bereketten, o umumi rahmet rüzgârından payımıza düşeni alabilelim.

Ramazan’ın mü’minler için ehemmiyeti nedir hocam?

Aylar, günler, geceler hepsi Allah’ın bize bir ikramı. Hepsi hayır ve bereket getirir. Allah’ın bize gönderdiği hiçbir nimette şer yoktur. Allah’ın kuddüs olan bir ismi var ki, o ismin tecellisinin şöyle de bir anlamı var: Allah, bereketli kıldığı günlerin, gecelerin içerisinden bazılarını çeker ve onlara farklı bereket daha ihsan eder. Onlara farklı bir bereket ihsan etmesi diğerlerinin bereketten mahrum olduğu anlamına gelmez. Farklı bir biçimiyle onların daha fazla bereketi içlerinde taşıdığı anlamına gelir. Ramazan dediğimiz ay böyle bir ay. Ramazan, 12 ay içerisinde Kur’ân’ın doğumunun gerçekleştiği ay. Ramazan, içerisinde bin aydan daha hayırlı bir gece Kadir Gecesi’ni saklayan bir ay. Bu ay hem nübüvvetin hem Kur’ân’ın doğum ayı olduğu için de farklı bir rahmet ve bereketi içerisinde barındırıyor. Tabii biz mü’minler olarak yaptığımız her işi, her sözü Peygamber (sas) ve sahâbenin örnekliğinde, rehberliğinde yeniden gözden geçirmeliyiz. Söz konusu olan Ramazan’ın ihyası olduğunda da sormamız gereken sorular şu olmalı: “Peygamber aleyhisselatu vesselam bu ayı nasıl ihya etti? Sahâbeye de bu ayın ihyası konusunda neleri gösterdi, neleri öğretti, onlardan neler isterdi?..”

Öncelikle şunu net bir şekilde ifade edelim: Bir kere Ramazan’a has ve Ramazan’la sınırlı bir Müslümanlık yok bu dinde. Ramazan’da zirveye çıkan bir Müslüman hali var aslında. Dolayısıyla Ramazan’da belli bir dindarlığımızın, İslâm’a olan ilgi ve alakamızın çoğalacağı, Ramazan’dan sonra ise tamamen hayattan çekileceği bir anlayışın İslâmî bir anlayış olmadığını biliyoruz. Zaten aleyhisselatu vesselam Efendimiz’in hayatında da bu çerçeveden örneklikleri görüyoruz. Siyer kaynaklarından Peygamber Efendimiz’in (sas) yılın 3 ay dışında geri kalan 9 ayında da inanılmaz bir derecede nafile ibadetlerine önem verdiğini, infaklarını çoğalttığını, hayır ve hasenatlarını artırdığını, insanlara karşı ilgi ve alakasını artırdığına dair örnekleri okuyoruz. Ama Recep ayı girdiği andan itibaren Allah Resûlü’nde bu olanların daha da arttığına şahit oluyoruz. Nafile ibadetlerin tamamında -farzlar zaten ikame ediliyor- ciddi bir artış söz konusu oluyor. Recep’ten Şaban’a geçince Şaban ayında bu artışın devam ettiğine şahit oluyoruz. Şaban ayının 15’inden sonra ise o vakte kadar ne kadar artış olmuş ise o miktarın iki katına çıktığını görüyoruz. Hatta Şaban’ın 15’inden sonra Aişe anamız bize tarif ederken, “Ne Resûlullah (sas) bizi tanırdı, ne biz onu tanırdık.” diyerek herkesin ibadetlerini artırdığına dair çarpıcı bir beyanı vardır. Ramazan’a girince Resûlullah Efendimiz (sas) Ramazan’ı üç ona ayırıyor. İlk on, orta on, son on. Rahmet günleri, mağfiret günleri, cehennemden azat ediliş günleri… Orda da Peygamber Efendimiz (sas) 10’ar 10’ar hayatındaki nafileleri, ibadetleri, hayırları artırdığına şahit oluyoruz. İlk ona girince Şaban’dan getirdiği heyecanı ziyadeleştirdiğini görüyoruz. Orta onda bunun daha da fazlalaştığını, son onda tekli gecelerde Kadir Gecesi’nin de aranacağı zaman dilimidir malum, daha da artırdığını görüyoruz. Peygamber Efendimiz (sas) en başta Ramazan’da, Ramazan’ın taçlı gelini olan Ramazan’a has bir ibadet olan teravih namazlarına ciddi bir önem verdiğine şahit oluyoruz. Hatta teravihi bazen öyle bir uzatarak kılıyor ki, vakit sahura kadar yaslanmaktadır.

 

RAMAZAN’IN KIYMETİ KUR’ÂN’DANDIR

Ramazan’ı Ramazan yapan en büyük kıymet bu ayda Kur’ân-ı Kerim’in nâzil olmasıdır. Kur’ân çok büyük bir rahmet kaynağı olduğu için Ramazan ve onun içinde bulunan Kadir Gecesi’nde inmesinden dolayı değer kazanan bu gece, mü’minler için çok farklı bir değer ihtiva etmektedir. Eğer biz bu kıymeti ve değeri hakkıyla anlarsak Ramazan’ı Ramazan yapan en büyük ruhun Kur’ân olduğu bilincine varırız. Biz aslında orucu bile Kur’ân’ın bize rahmet olarak verilmesine karşılık bir şükür olarak tutuyoruz. Oruç genelde bir şükür olarak ortaya konur. Mesela Resulûllah’ın Efendimiz’in (sas) hayatında görüyoruz, sevindiği zaman oruç tutuyor. Allah’ın bir ikramına mazhar olduğu zaman oruç tutuyor. Şükrünü eda ediyor yani. Çoğunlukla oruç tuttuğu gün olan Pazartesi için “Ya Resûlullah! Neden pazartesileri oruç tutuyorsun?” diye sorulduğunda “O gün ben doğdum, o gün Kur’ân doğdu.” demiştir. Dolayısıyla biz Ramazan’daki oruçlarımızı, teravih namazlarımızı, gece namazlarımızı ve artırdığımız bütün nafile ibadetlerimizi bile o aydaki en önemli değer olana Kur’ân üzerinden anlamalıyız. Hal böyle olunca bir mü’minin Ramazan’a değer vermesinde en önemli kavramı Kur’ân’dır. Biz bu arada şunu öğreniyoruz. Resûlullah’ın “Kur’ân arzı” diye tarif ettiğimiz Cebrail ile karşılıklı Kur’ân okuması bize mukabele olarak intikal etmiştir. Peygamber Efendimiz bile Ramazan’larını mukabele ile geçiriyor. Biz de okuyoruz elhamdüllillah. Ama tabii ki Peygamber aleyhisselatü vessalamın sahâbeye öğrettiği gibi okumalıyız. O öğrettiği okumada bir tefekkür boyutu var. Bir taakkul boyutu var. Bir tedebbür boyutu var. Bir tahakkuh boyutu var. Bir tezekkür boyutu var. Bütün bunların hepsi düşünmeyle ilgili kavramlar. Biz de en başta bunu ortaya koymak durumundayız. Biz Kur’ân’la irtibatımızı güçlendireceğiz mü’minler olarak, onunla beraber sahâbeye Peygamberimiz’in öğrettiği tefekkür boyutlu, düşünme boyutlu yapmak durumunda kalacağız. Ayrıca o aya varmadan başlayacak muhasebe. Varsa hayatımızdaki eksiklikler, noksanlıklar, aşırılıklar adına da bazı adımların atılması gerekiyor. Hayır hasenatların çoğaltılması, iyiliği emredip kötülüğü nehyetme noktasında sorumlulukların hatırlatılması, bunun gereğinin yerine getirilmesi ve bununla alakadar olarak Allah’ın bizden kul olarak istediği her şeyin en zirve halini Ramazan’da yaşayacak şekilde, çünkü Ramazan 11 ayın sultanıysa biz de bütün amellerimizi 11 ayın sultanına göre istihdam etmek durumundayız. Böyle yaptığımız zaman o ayı en iyi şekilde ihya etmek adına bir şeyler yapmış olacağız.

 

“ORUÇ, TAKVAYA ULAŞTIRMALI”

Hocam Ramazan ayının timsali orucumuzu nasıl tutmalıyız?

Bunu Kur’ân-ı Kerim söylüyor zaten. “Ey iman edenler, sizden öncekilere oruç farz kılındığı gibi size de farz kılındı.” (Bakara, 2/183). Buradan bir tarihçe öğreniyoruz. Demek ki oruç sadece ümmet-i Muhammed’e farz kılınmış bir ibadet değil. Peki niçin? “Umulur ki takvaya erersiniz.” Aslında burada orucun anahtar kavramı, orucun ortaya çıkarmaya çalıştığı anahtar kavramı takvadır. Zaten oruç bizde takvaya ulaştırıyorsa, takvanın ortaya çıkmasını sağlıyorsa maksat hasıl olmuş olur. Peki nedir takva? Takva, Allah’tan hakkıyla sakınmaktır. Bu sakınmanın içinde Allah’tan korku da var. O sakınmanın içinde Allah’ın rızasını kazanmak adına iştiyak da var. O sakınmanın içinde hukukullaha (Allah’ın haklarına), hududullaha (Allah’ın sınırlarına) riayet ederek yaşamak da var. Bir gün Ubey b. Ka’b’a (ra) soruyor Hz. Ömer (ra): “Ey Ubey! Sen Kur’ân’ı çok iyi bilen birisin -Gerçekten öyledir, Peygamberimizin Kur’ân’ı almamız gereken dört sahâbeden biri olarak Ubey’i saymıştır.- Takva nedir? Biz takva denilince ne anlamamız gerekir?” dedi. Ubey b. Ka’b da Hz. Ömer’e dedi ki, “Ömer önünde dikenli bir yol olsa sen o dikenli yolda nasıl yürürsün?” Hz. Ömer dedi ki, “Cübbemi cellabemi kaldırırım, çok dikkatle bakarım yola, o dikenlere basmayacak ve canım acımayacak şekilde nasıl yürüyebileceksem dikkatle yürürüm.” Ubey b. Ka’b dedi ki, “İşte takva budur.” Aslında takva, kulluk yolunda hassasiyetle yürümektir. Ne azalmışsa o hassasiyetin yeniden kazanılması adına bir adım atmaktır. Dolayısıyla oruç ibadetinin takvayla kazandırdığı çok önemli şeyler var. Takvanın temelinde öyle bir şey var ki; o şey hayata hakim olursa gerisi de onun arkasından gelecektir.

 

“SAHURA MUHAKKAK KALKALIM”

Gecelerini kıyamla Ramazan gecelerinin o güzel namazıyla süsleyen aleyhisselatu vesselam Efendimiz, sahurun bereketine teşvik ediyor sahâbe-i kirâmı. “Bizimle geçmiş ümmetler arasındaki oruç arasındaki en temel fark, sahurdur.” diyor. Ve sahura kalkılmasını ısrarla söylüyor. Bu sadece bir yemek yemek meselesi değil, gecenin bereketinin farkına varma meselesidir ve Efendimiz (sas) özellikle sahâbeyi teşvik ediyor buna. Zaten beş vakit namazların Mescid-i Nebevi’de kılındığı bir Medine ortamından bahsediyoruz. Dolayısıyla Peygamber Efendimiz (sas) Ramazan gecelerinde birkaç gün Mescid-i Nebevi’de sonraki günlerde kendi hanesinde teravih namazlarını kıldıktan sonra, gecenin bir vaktinde sabah namazı için Mescid-i Nebevi’ye geldiğinde ashâb-ı kirâm, Efendimiz’deki o ibadet coşkusunu ve ibadet neşesini fark ediyorlardı. Sonra Peygamber Efendimiz’in (sas) hayır ve hasenat olarak Medine’deki yoksullara, fakirlere, miskinlere, müellefe-i kulûba -kalplerini İslâm’a ısındırmak için vesileler zorladığı kimselere-, yolda kalmışlara, borçlulara, kölelere inanılmaz derecede ilgi gösterdiğine şahit oluyoruz. Mü’minlerin anneleri olan kendi hanımlarını da bu hayırlara teşvik ettiğini görüyoruz. O günlerde Peygamber Efendimiz’in (sas) yanına kim gelse idi çok farklı bir biçimde Ramazan’ın iklimine şahit olacaktı ve görecekti. Bunları yapan Peygamber Efendimiz (sas), Ramazan’ın son on günü biraz daha hayattan çekilerek itikaf dediğimiz bir bakıma Hira tecrübesini yeniden yaşamanın anlamı olan Allah’la baş başa kalma zamanlarını çoğalttığına şahit oluyoruz. Hatta hiçbir nafile ibadetin kazası olmazken, Peygamber Efendimiz (sas) hicretin 8. yılında Mekke’nin fetih günü -ki bir Ramazan’a denk geliyordu- Medine’den dışarı çıktığı için o yıl yapamadığı itikafını bir sene sonra tekrar ediyor. O sene 20 gün olarak itikafını yapıyor. 10 gün o yılın, 10 gün de geçen yılın kazası olmak üzere. O günlerde Efendimiz’in (sas) Cebrail ile karşılıklı olarak Kur’ân okuduğunu biliyoruz. Mukabele geleneği olarak bize kazandırılan aslında siyerdeki İslâm tarihindeki hadislerdeki karşılığı o.

 

“MUKABELE, RAMAZAN’IN EN GÜZEL GELENEĞİDİR”

“Arz” dediğimiz Efendimiz’in okuyup Cebrail’in dinlediği o güzel gelenek bugün Kur’ân ayı olan Ramazan’ın en güzel geleneğidir ki, sahâbe bunu gördüğü için onlar da ellerinden geldiğince dikkat ederlerdi. Burada dikkat etmemiz gereken bir şey var. Ramazan özellikle yaz aylarına gelince -ki bu sene de sıcak mevsime denk gelecek- insanlarda bir rehavet oluşuyor. Genel anlamda Ramazan’ın bereketi, uykunun, rehavetin çoğaldığı bir mevsime dönüştürülüyor. Ama biz Peygamber Efendimiz’in (sas) hayatına baktığımız zaman hicrî 2. yılın sonlarına doğru Ramazan sahâbenin gündemine giriyor. Oruçla beraber tabii. O 8 yıllık Ramazan hep yaz aylarına denk geliyor ve Allah Resulü (sas) ilkinden itibaren hep cihat için yollardadır. Hicrî 2. yılda Efendimiz (sas) Bedir yolcusudur. Ondan sonraki süreçte de biz onu her sefer de cihatta görüyoruz. Ramazan’ı bir cihat ayına dönüştürdüğüne de şahit oluyoruz. Dolayısıyla bizim de buradan kendi dünyamıza almamız gereken mesajlar var. Peygamber Efendimiz’in (sas) infak konusunda, sadaka konusunda, tebliğ ve davet konusunda, cihat konusundaki hassasiyeti bizde de oluşmalı ve Ramazan hakkıyla ihya edilecek bir gayrete dönüştürmeli ki, asıl vermesi gereken ruh alınmış olsun. O ayda alınan ruh geri kalan ayların imamı olsun ve Ramazan’da kazanılan seviye geri kalan ayları etkileyecek bir seviyeyi de etkileyecek noktaya gelmiş olsun.

 

“RAMAZAN’DA HATİM YAPMALIYIZ”

Ramazan ayı Kur’ân ayı dediniz… Kur’ân’la nasıl bir bağ kurmalıyız?

Elbette ki hepimiz hatim dediğimiz Kur’ân-ı Kerim’i baştan sona okumak ve bitirmek yönünde bir azim ve gayret içinde olmalıyız. Kur’ân-ı Kerim’le irtibatımız adına tertil üzerine okumak gibi bir sorumluluğumuz var. Onu tertil üzerine yaparken tecvid dediğimiz Allah Resûlü’nün bize öğrettiği şekilde okumamız var. Bir de işin tefekkür boyutu var. Biz okuduğumuz âyetlerin her birini sanki Allah bizimle konuşuyor gibi okumalıyız. Zaten Resûlullah’ın (sas) “Her kim Kur’ân okursa Allah’la konuştum desin.” Beyanlarından bu ifadede herhangi bir yanlışlık olmadığı görülecektir. Hal böyle olunca Kur’ân’ın ana metnini Arapça okurken mealinden ne dediğini, tefsirinden de ne demek istediğini okumak durumundayız. Belki tüm kardeşlerimiz Kur’ân-ı Kerim’in anlamı üzerinde yoğunlaşamayabilirler, kendimize alışkanlık etmeliyiz. Hiç değilse Ramazan gündüzlerinde veya gecelerinde veya ilk fırsat bulduğumuzda her gün üç beş tane âyetin anlamı üzerinde durmak zorundayız. Biz namaz kılıyoruz elhamdülillah, o namazlarda okuduğumuz sûrelerin anlamlarını bile bilmiyoruz. Fatiha’nın anlamını bilmiyoruz. Camiden çıkan insanlara mikrofon uzatsak belki on tane insana, belki yüz tane insana sorsak kaç tanesi Fatiha’nın anlamıyla ilgili bize onun mealini verebilecektir. Ya da yakın anlamlarını. Dolayısıyla bu bizim çok önemli bir eksiğimiz. Özellikle Ramazan’da bu eksikliklerimizi giderme adına çabamız olması gerekiyor. Gelelim meselenin Kadir Gecesi boyutuna. Malum olduğu üzere Resûlullah (sas) Ramazan’ı üç ona ayırıyor, “Evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu cehennemden azat” diye buyuruyor. Cehennemden azat günleri, Kadir Gecesi’nin de aranacağı on günüdür. Peygamber Efendimiz, “Siz Kadir Gecesini son on günde arayın.” buyuruyor. Aslında ilahi bir rahmettir, Ramazan’ın her gecesinin Kadir Gecesi gibi ihya edilmesi için söylenen şey. Ama siz onu son on günü ve tekli gecelerde arayın. Hal böyle olunca bu sene 29 çekeceği için 19’undan başlıyoruz. Genel olarak ümmetin ortak zeminde buluştuğu 27’nci gece üzerinde duruluyor ama kesin olarak 27’nci gecedir diye bir şey yok. Ama biz son on gününde aramalıyız ve son on günün her gecesini olma ihtimalinin üzerinde durarak elimizden geldiğince ihya etmeliyiz. Peki ne yapmalıyız Kadir Gecesi? Mesela kaza namazı mı kılmalıyız? Farklı biçimde ibadetler varsa onları mı yapmalıyız? Nedir Kadir Gecesi’nin en önemli ameli? Onu da Resûlullah’tan öğreniyoruz. Hz. Aişe annemiz Resûlullah’a (sas), “Kadir Gecesi’ne erişirsem nasıl dua edeyim?” diye sordu. Bu ne anlama geliyor? Demek ki o gecenin en önemli ibadeti dua. O duanın da ne olduğunu öğretti. “Allah’ın sen afüvsün/affedicisin, kerimsin, affı seversin beni de affet.” Dolayısıyla biz de Kadir gecelerine de eriştiğimizde yapmamız gereken bu duadır.

 

“RAMAZAN’DA PAYLAŞMAYI, BÖLMEYİ, BÖLÜŞMEYİ ARTIRALIM”

Hocam Ramazan ayı sadaka ve zekât ayı. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?

Tabii Ramazan’ın böyle önemli bir canlılığı var. Elhamdülillah, bu ümmetin içindeki her ferdin sadece kendini değil, etrafındakileri de düşünerek bir kulluk yaşar. Bu bizim dinimizi diğer dinlerden ve düşüncelerden ayıran en önemli özelliğidir. Zekât dediğimiz şey mali yükümlülüktür. İnsanın Allah’ın kendine verdiği mal miktarı fıkıhta belirlenen miktarın üzerinde olduğu zaman maldaki ana hakkıdır. Bu kesinlikle belli olan rakamdır, olmazsa olmazdır. Bununla birlikte infak dediğimiz şey var. İnfak dediğimiz şey gönüllü yardımdır. Zekâtının dışında, zekâtını zaten verir. Zekâtının üzerine gönüllü olarak elinden gelen imkân neyse o çerçevede verir. Malum şu anda çok ciddi kriz ortamı yaşıyoruz. Hem İslâm dünyasında hem kendi memleketimizde. Bu kriz ortamının topluma çok büyük zararları var. Verdiği en büyük zarar da ekonomik anlamda yaşayacağımız daralmadır. Bu daralmanın aşılabileceği en önemli ayaktır bu infak meselesi. Zaten kriz ortamlarını iki türlü aşmak durumundayız. Bir yerde daralma varsa, kriz varsa Allah’a tövbe edilir, o krizin kalkması için günahlarımızdan tövbe ettiğimiz Cenab-ı Hakk’a beyan edilir. Oradaki tövbenin samimiyeti olarak da kullara infakta bulunulur. Ramazan’da bizim yapmamız gereken de bu. Şu anda dört milyonu aşkın muhacir insan bu memlekette yaşıyor. Memleketin kaç yıldır yaşadığı, ekonomik daralmaların getirdiği bir sıkıntı var. Bütün bunlarla karşı karşıya olduğumuz için biz Müslümanlar elimizden geldiğince paylaşmayı, bölmeyi, bölüşmeyi teşvik etmeli, buna göre davranmalıyız. Zaten burada en önemli mesele, varlıkta verildiği gibi darlıkta verilmesi gerektiğinin idrakidir. Her ne kadar şu anda bir daralma yaşansa da biz Ramazan’ı bir fırsat bilerek değerlendirerek elimizden geldiğince bu yardımlarımızı artırmak durumundayız.

 

“İBADETİN EĞLENCEYE AİT BİR YÖNÜ YOKTUR”

Ramazan “ibadet yoğun” geçirmemiz gereken bir ayken, bazı çevreler bu ayı oyun ve eğlence olarak idrak edecek bir yanlışın içine düşüyorlar. Bu konuda mü’min duyarlılığıyla söylememiz ve topluma hatırlatmamız gerekenler nelerdir?

Bizim bir kere Ramazan eğlencesiyle Ramazan heyecanını birbirinden ayırmamız gerekir. Ramazan bir ibadet ayıysa, Ramazan ayında eğlence olmaz. İbadetin eğlenceye ait bir yönü yoktur. Böyle şeyler ibadetin ruhunu öldürür. Ruhunu öldürüp şekline sarıldığınız zaman da Allah’ın istediği şeyin dışında bir yöne kayılır. Dolayısıyla bizim burada Ramazan eğlencesi diye sunulan her şeyden kendimizi sakınmamız gerekiyor. Zaten şu anda bu ortamda bu eğlenceyi yapacak hiç kimsenin mecali kalmayacak. Ama iştiyak, ama heyecan, ama Ramazan’ın getirdiği güzelliğin en son noktaya kadar yaşatılması gerekir. Caddelerimiz, sokaklarımız, mabetlerimiz ve evlerimiz… Kısaca her tarafta Ramazan’ın heyecanını yansıtmamız gerekiyor. Dışardan gelen bir insan bizim toplumumuza girdiğinde İslâm toplumunun Ramazan’da bir başka heyecan yaşandığını fark etmesi gerekir. Dolayısıyla bu heyecanı bizim en üst düzeyde yaşamamız lazım. Ama israfa, ama eğlenceye, ama işin ruhunu öldürecek adımlara karşı da duyarlı olmamız gerekiyor. Hem gitmeme hem gidenleri uyarma hem de yapanları uyarma; kimse bunlar, belediyeler vs. ise onlara da gerekli uyarıları yapmak durumundayız. Geçmiş yıllarda bunun çok kötü örneklerini yaşadık ama bu seneki olağanüstü durum böyle bir şeyin yapılmasına müsaade etmeyecek. Eğer böyle bir şey olursa da mü’min tavrı, asla böyle şeylere icabet etmemesidir. Mümkün mertebe halkı da bu noktada şuurlandırmak lazım gelir. Bu arada tabii ki şeytan boş durmayacak ve Müslümanları hayırdan koparmak için bazı şeylerin ambalajlarını değiştirerek ortaya çıkaracaktır. Bu da bizim imtihanımız aslında. Biz Ramazan dediğimiz ayın bereketine, rahmetine, mağfiretine böyle inandığımız zaman bu sefer buna gölge düşürebilecek her türlü şeyden de uzak durmamız lazım. Ne yazık ki sizin de belirttiğiniz gibi yaşadığımız hayat seküler bir mantıkla ele aldığı için ibadeti bile magazinleştirecek bir boyuta taşıyor. Bu konuda gerek devlet kurumları gerekse belediyeler, bu sahadaki kurum ve kuruluşlar da gerekli hassasiyeti göstermiyor maalesef. Ramazan’ın ruhaniyetini zedeleyecek, Ramazan’ın ruhaniyetini ortadan kaldıracak işler yapılıyor. Burada biz ciddi bir duyarlılık göstermek durumundayız. Bütün mü’minlerin iftardan sonra yatsı namazında camilere koşup orada Allah’a yakarmaları gerekirken, teravih dediğimiz o güzel ibadeti cemaatle ihya etmeleri gerekirken o verimli ve bereketli dakikaları başka başka yerlerde harcamak bir kere Ramazan’ın ruhuyla örtüşmeyecek bir şeydir. Bu konuda herkesin daha duyarlı olması lazım, bu ayın asıl vermesi gereken ruhu ve manayı gölgede bırakacak tavır ve davranışlardan uzak durması lazım. Çünkü Ramazan bir kere geliyor. Bir sonrakine kavuşma konusunda hiçbirimizin garantisi yok. Elimizden geldiğince Allah bizi ulaştırdığında o güzel günlere ihyası adına gayret içinde olmalıyız ki, en azından o bereketten, o umumi rahmet rüzgârından payımıza düşeni alabilelim.

 

“BU RAMAZAN BU ÜMMETİN UYANIŞINA, VAHDETİNE, BİRLİĞİNE, DİRLİĞİNE VESİLE OLSUN…”

İslam coğrafyası acılı ve sancılı… Bu Ramazan ayında mü’minlerin birliği ve birliği adına tefekkür etmememiz gerekenler neler olmalı? Müslümanların birbirini hatırlaması, “gözyaşıyla imtihan edilen” kardeşlerini unutmaması adına üzerimize düşenler nelerdir?

İslam coğrafyaları da çok önemli imtihanlarla karşı karşıya. Bizim bu imtihanı bir âyet olarak okumamız gerekiyor. Her ne kadar insanlar farklı nazarlarla da bakıyorlarsa da bu koronavirüsün Rabbi de Allah’tır. Onunla da hayır murat etmektedir. Bu hikmeti kaçırmamamız gerekiyor. Her Ramazan’ımız farklı bir acıyı yaşayarak geçiyor. Bugün 2 milyar İslam coğrafyası darmadağın vaziyette. Suriye’nin hali içler acısı, Doğu Türkistan, Yemen öyle, Irak öyle, Arakan öyle ve üstüne bugünler de dünyanın her yerini kaplayan bir musibetle karşı karşıyayız. Madem Ramazan yardımlaşma ayıdır, tefekkür ayıdır, özellikle ümmetin birbirini hatırlama noktasında bir sorumluluğumuz vardır. Bu ayı bu manada bir mektebe dönüştürmemiz gerekiyor. Ne olursa olsun, şartlar neye zorlanırsa zorlansın ferdi sorumluluklarımızı, toplumsal sorumluluklarımızı hatırlamamız lazım. Şu anda yaraları sarma noktasında elimizden geleni yapmamız lazım. Elimizden gelenleri yaptıktan sonra da ellerimizi açıp Rabbimize sığınmamız lazım. Bu fiilî duanın ardından yapılan kavlî duadır. Önce fiili dualarımızı sonra kavlî dualarımızı çoğaltmamız lazım. Bu ümmetin bir ferdi olarak ümmet coğrafyalarında oluşan yangınları söndürme adına da elimizden ne geliyorsa yapmamız gerekmektedir. Rabbimizden niyazımız odur ki; inşallah bu Ramazan bu ümmetin uyanışına, vahdetine, birliğine, dirliğine vesile olsun…