Zülküf Eser
Giriş Tarihi : 04-04-2021 13:43   Güncelleme : 06-04-2021 14:38

Zülküf Eser Yazdı: Bingöl Çobanları’na Dipnot

Zülküf Eser Yazdı: Bingöl Çobanları’na Dipnot

Bahara girdik. Kırlara, tepelere yeşillikler konmaya başladı. Güneş her zamankinden daha sarı, daha tumturaklı…

Ruhum yeni bir güne başlamanın sevinciyle kartopu gibi bembeyaz, musmutlu. Mersin ayaklarımın altında! Deniz uzak ve rüzgâr şiir gibi! Annemin torununu, biricik bebeğimi, Zehramı Kemalettin Kamu’nun mısralarına konuk ettiği baba ocağı Bingöl’e gelinlikler içinde uğurladık. Bembeyazdı. Sütbeyazı bir tazelikteydi. Bahtı da, yuvası da, rüyaları da beyaz, hep beyaz, bembeyaz olsun. Nenesi, dedesi bugünleri görmedi. Eminim ki çok görmek isterlerdi. Bembeyaz gelinlikler içinde kelebekler gibi yuvadan uçan papatyalarının mürüvvetini, yanaklarında biriken mutluluk fotoğrafını görmek isterlerdi ki haklarıydı da; ben de onların yüzlerinde biriken tebessümü! Mutluluk bu olsa gerek.  Huzur, saadet, dua, ebedi beyazlık ve mavilik…

Ah mutluluk! Cümle ümmeti Muhammedi’n (sav) yitik hazinesi! Ne paradadır, ne makamdadır, ne şöhrettedir, ne iktidardadır, ne de kulların takdim ettiği unvanlardadır. Mutluluk gönülden gönüle akan bir tebessüm çağlayanı gibidir. Bir türkünün nakaratında, bir sabah rüzgârının, pencerenin pervazına bıraktığı kıpırtıda, bir yaprak hışırtısında, bir gelinin ardından dökülen suyun bıraktığı şırıltıda saklıdır. Zehramı gönderirken ardından bakakalan gözlerimin ıslaklığında bu notaları yakaladım. Ağlarken mutluydum; mutluyken ağlıyordum. Buyrun, hayat bu işte. Zıtlıklar içinde görünen bir muamma. Gecenin bir yarısı, karanlığın destanlara sarındığı bir vakitte, bir düş bahçesinde kelebekler gibi pastoral maviliklere kanat çırpmak gibi bir şey!

Bingöl şimdi bir başka güzel, bir başka şiir, bir başka türkü, bir başka mavi… Sevdiğim, ciğerparem, fesleğenim, annemin torunu, biricik yavrum Zehram orada… Daha fazla yazamayacam. İki gündür okuyup okuyup gözyaşı döktüğüm Bingöl Çobanları ile baş başa bırakayım sizi sevgili dostlar. Esen kalın, güzelliklerle kalın, Allah ile kalın.

 

          Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum.

          Bu dağların en eski âşinasıdır soyum,

          Bekçileri gibiyiz ebenced buraların.

          Bu tenha derelerin, bu vahşi kayaların

          Görmediği gün yoktur sürü peşinde bizi,

          Her gün aynı pınardan doldurur destimizi

          Kırlara açılırız çıngıraklarımızla...

 

          Okuma yok, yazma yok, bilmeyiz eski, yeni;

          Kuzular bize söyler yılların geçtiğini.

          Arzu, başlarımızdan yıldızlar gibi yüksek;

          Önümüzde bir sürü, yanımızda bir köpek,

          Dolaştırıp dururuz aynı daüssılayı;

          Her adım uyandırır ayrı bir hatırayı:

 

          Anam bir yaz gecesi doğurmuş beni burda,

          Bu çamlıkta söylemiş son sözlerini babam;

          Şu karşıki bayırda verdim kuzuyu kurda,

          "Suna"mın başka köye gelin gittiği akşam.

 

          Gün biter, sürü yatar ve sararan bir ayla,

          Çoban hicranlarını basar bağrına yayla.

          -Kuru bir yaprak gibi kalbini eline al,

          Diye hıçkırır kaval:

          Bir çoban parçasısın olmasan bile koyun,

          Daima eğeceksin, başkalarına boyun;

          Hülyana karışmasın ne şehir, ne de çarşı,

          Yamaçlarda her akşam batan güneşe karşı

          Uçan kuşları düşün, geçen kervanları an!

          Mademki kara bahtın adını koydu: Çoban!

 

          Nasıl yaşadığından, ne içip yediğinden,

          Çıngırak seslerinin dağlara dediğinden

          Anlattı uzun uzun.

          Şehrin uğultusundan usanmış ruhumuzun

          Nadir duyabildiği taze bir heyecanla...

          Karıştım o gün bugün bu zavallı çobanla

          Bingöl yaylarının mavi dumanlarına,

          Gönlümü yayla yaptım Bingöl çobanlarına!