MAKALE
Giriş Tarihi : 28-03-2021 08:36   Güncelleme : 29-03-2021 21:59

“21. Yüzyılda Hz. Fatıma Olmak” Yarışmasında Birinci Olan Yazı: Leyla Taşdemir Yazdı: Sonsuzluğun Perdelerini Kaldırmak

Hz. Fatıma’nın varlığı nasıl bulunur? İnsan kendi benliğinde Hz. Fatıma’yı nasıl yaşar? Hz Fatıma’nın tüm erdemlerini gösteriyorken kitaplar sayfalar boyu bilgilerle; onu aramak, onu tanımak nerede, hangi mekânlarda bilinmek istiyor?

“21. Yüzyılda Hz. Fatıma Olmak” Yarışmasında Birinci Olan Yazı: Leyla Taşdemir Yazdı: Sonsuzluğun Perdelerini Kaldırmak

Yaşamın içinde birbirinden habersiz ve zamansız çekilmiş boşluktaki fotoğraflarda buluyorum, dünyayla bağlılığı. Bir perdenin puslu yansıması, sonbahar yapraklarının kuru hışırtısı, iç içe geçmiş oda kapılarının kahverengileri, neşeyi içine sığdırmış kumların dinlenişi, akşam güneşinin duvara asılı sevilen bir resme düşen ışıltısı… Tüm bu yapabildiğim betimlemelerde varlığımın sonsuzluğu beliriyor. Aynı zamanda dünyayla bağlılık denildiğinde… Beliriyor, başlıyor ve kayboluyor. Şayet boşluktaki tılsımlarla kurulan ünsiyet -bu bir fotoğraf da, bir ezgi de olabilir- hiç bilmediğin ama kalbinin özlemini çektiği ruhunun bilmediği, hiç tanımadığı çiçekleri koklatmayı özletmiyor mu insana? Ya da insana hiç tanımadığı yerleri aratmıyor mu?

Her insan, kalbindeki yankıların durağı ve bu yankılardan çıkan seslerin kendi merkezine giden yokuşların, düzlüklerin şarkısı değil midir? Bu düzlükleri, kimisi küçük yaşında, kimisi kendimi arıyorum dediği yaşta, kimisi sahiplenici “ben’ini” yolcu ettiğinde, kimisi sevmeyi öğrenmek istediğinde, kimisi ise yalnızca yokuşlara ve düzlüklere sarıldığında… “Sevgili uzaklar, benliğimden uzak düşmek istemiyorum, demiyor mu?”

Kimisi yüzyılların ötesinden seslenir, kimisi tarihin sayfaları, taş duvarları, çizilen parçaları… Peki şimdi benim yaşadığım yüzyıl ya da şimdiye kadar yaşamış olan yüzyılların ya da yaşayacak yüzyılların insanları için nasıldır durum? Başka bir tarif yapılmış mıdır bizler için? Gökdelenler yarışırken ağaçlarla; sesler, bunca gürültü duyurmuyorsa insana kendi sesini, mekanikleşme yerini alırken her gün dönen dünya içinde…

Benlik nasıl yaşanılır tüm bunların içinde? Hz. Fatıma nasıl aranılır, nasıl yaşanılmak ister birçok zaman bu ıssız olan baş döndürücü mekânlar arasında? Bu her gün birbirini takip eden eylemler, günü bitirmiş olmanın verdiği geçici, küçük mutluluk kıvılcımlarıyla Hz. Fatıma’nın varlığı nasıl bulunur? İnsan kendi benliğinde Hz. Fatıma’yı nasıl yaşar? Hz Fatıma’nın tüm erdemlerini gösteriyorken kitaplar sayfalar boyu bilgilerle; onu aramak, onu tanımak nerede, hangi mekânlarda bilinmek istiyor?

Yaşam kimileri için bir parça ekmek, bir parça güneşle üşümekten koruyan güneş; kimileri için zaman kelimesinin bir illüzyon olmayışı… Yaşam kimileri için bitimsiz bir eğlence, kimileri için daha gitmesi gereken uzun yollar, kimileri için okuyacağı kitaplar, gezeceği yerler… Kimileri için bir babanın evine ekmek götürme isteği, kimileri için çok fazla anlam, kimileri için birkaç güzel hatıra, kimileri için bir secdenin asırları olurken; kimileri için birbiri ardınca sıralanan gece ile gündüz, baharla-yaz, yeşillerden griliğe giden mevsimlerin geçişleri… Ve tüm bunların arasında kendinle kurduğun ilişkinin seni nereden alıp nerelere götüreceğinin fotoğrafı, yani gönül bağlılıkların… Değil midir yaşam tüm bu yaşadıklarımız? Hatta yaşamadıklarımız?   

İnsanın gönül bağlılığı olan kişiler ve mekânlar her zaman tüm yaşadıklarımızın içinde naifçe çizdiklerimizin içindedir diye düşünüyorum. O yüzdendir “yaşam kimileri için…” diye başlayıp uzun uzun bitiremediğim cümlelerim. Her nereye gidiyor ve yaşıyorsan o yaşadıklarında gönül bağı kurduğun birlikteliğin yansımasından başka kimse değildir. Gökdelenler olabilir, bu yüzyıllar sana ait olmayabilir, kalabalıklarda kendini duymuyor olabilirsin ya da tüm yeşillikler senin etrafında dönebilir. Uzak düştüğün yakınlıklar olabilir. Yakınlığı bulduğum dediğinde bu bir rüya olabilir.

Bu nedenle Hz. Fatıma olmak, mekânları kendine yük bilmediğin, kendi volkanlarından süzülerek taşıdığın tüm inceliklerinin ahengi olabilir. İnsan olarak –kadın olarak- her nerede ve hangi güçlüklerden geçmişsen ve yaklaşmışsan kendine “o anlatamadığın” olabilir. Hoşluğunu taşıdığın davranışlarının seni temsil edişi olabilir. Kendini neyle ve kimlerle tanımlıyorsan Hz. Fatıma’daki güzellik yansımaları benliğine yakışır olabilir. Çünkü insan yakınlık kurduklarıyla anlaşılır. Sevdiklerine benzedikçe eteğindeki incilerden vermek ister. Bu nedenle kendinde yaşamaya, yaşatmaya çalıştıklarının artık senden kopup etrafa saçılan tüm ışıkları değil midir Fatıma olmak? Yalnızca bu dünyada değil sonsuzluğunda olmak istediğin, görünmek istediğin yokluk perdelerini kaldırmaktır. Eksikliğini hissettiğin yokluklarına üzülerek çare aramak değil, eksik duyduklarını dillendirmektir iç sesinle. Gittiğin, düştüğün, kırıldığın yerleri yok etmek değil unutmayı dilemektir. Kelimelerinin gücü yettiğince zarif olmaktır. İyiyi yalnızca kendin için istememek, yargılarında hükümsüz olmaktır belki de. İnsanı var edenle kurulan birlikteliğin samimiyeti değil midir Fatıma olmak?

 Bu nedenle şimdi ve burada bambaşka, hiç bilinmeyen yönlerimizi yaşamamıza imkân var, imkânlar var. Bir başka düşünüş, bir başka davranış, başka bir arayış mesela… Mesela hiç bilmediğimiz ünsiyet. Hiç olmadığımız, varlığından habersizce yaşadığımız ve yaşayacağımız ama farkına vardığımızda sonsuzluğumuzdaki perdeleri kaldıracak bir ben olmaya ihtiyacımız var.

Öncelikle de bu “ben’i” olmaya çalışırken Fatıma’ya olan ihtiyacımız var…