ANALİZ
Giriş Tarihi : 26-03-2021 07:35   Güncelleme : 26-03-2021 07:35

Ümit Aktaş Yazdı: Borçlandırılmış İnsan

Ümit Aktaş Yazdı: Borçlandırılmış İnsan

Ümit Aktaş Farklı Bakış'ta "Borçlandırılmış İnsan" başlıklı bir yazı kaleme aldı.

İşte o yazı: 

Hayata gelmektir belki ilk borçluluk. İslam buradan bir umut çıkarır, Hıristiyanlık ise bir günah. Aile ya da cemaat, nispeten bu duyguya kapılmaksızın toplumsallaştığımız basamaklardır. Nietzsche’ye bakarsanız kredidir toplumu kuran; yani borçluluk. Bu ise topluma tebelleş olan devletleşmenin harcıdır. Borcunu sürekli başımıza kakan, hayatımızla da olsa ödetmeye çalışan devletin. Ve hatta salt bu borcu daha rahat ödeyelim diye parayı icat eden. Ne rahatlık ama!.. Lâyüseldir devlet. Şiddet tekelini olduğu kadar, parayı basma tekelini de kendi elinde tutar. Kâğıttan sanal âleme doğru süren yolculuk, katı olan her şeyi buharlaştırır. Modernliğin parçaladığı dünyadaki kaos tehdidine karşı yegâne sığınaksa devlettir; muhafazakâr aklın aldandığı hile. Muhafazakârlık gerçi, aldanmaya teşnedir. Yeter ki hayatının düzeni, zihninin konforu bozulmasın.

Oysa devlet, bir savaş aygıtıdır. Siyaset ise savaşın ehlileştirilmesi için sürülmüştür piyasaya. Alman neoliberalizmi, yani ordoliberalizm, ABD liberalizminin vahşi kapitalizme özgü tırnaklarını gizler, bakışlarını yumuşatır. İnsanları üretici kölelerden (proleterlikten) müteşebbisliğe yükseltir. Tıpkı para simsarı bankanın yüzündeki gülümseyiş gibi, disiplin devletinden hegemonik ilişkilere doğru değiştirir tavrını. Eh, müşteri velinimetimizdir! Paran yoksa kredi kartın var. Sözleşmeci bir iktisadın tarafı olarak, devletin şemsiyesi altındasın. Ve artık ne bir ailenin ne de cemaatin mensubusun; olanca yapayalnızlığınla bireysin. Modern şehirde kaybolmuş biri değil, her türlü kurum ve aygıtla izlenen birisin. Yeter ki üret ve harca! Evin mi yok, araban mı?.. Ve hatta eşin? Devlet yanında; tek koşul: Borcunu ödeyeceksin! Yani: çalışmalısın! Ama tüm bunlar için bir başına gücün yetmez; birlikte çalışmalısınız!

Kredi, yani çağdaş borçlanma biçimi, birlikteliğin de güvencesidir. Görünmeyen bir borç zinciri, hepimizi birbirimize bağlar. Vergilendirilmiş maliyetiyle tüketim araçlarının devletlû güçlere olan borcunun faizle artırılmış bedeli ancak bu koşullarda ödenebilir. Bir yurttaş olarak yurdunun sana bahşedemediği bir evlik toprağın, bunun üzerine inşa edilmiş hücremsi bir evin ve bir bineğin maliyeti budur: Bir ömür boyu ödemek! Bir tür hukuki kölelik yani. “Hiç kuşkusuz ‘emekçi’ artık sadece üretimin basit bir unsuru olarak görülmez, doğrusunu söylemek gerekirse, o artık bir üretim gücü de değildir.” Foucault’nun deyişiyle o, “’bireyin kendisiyle, zamanla, çevresiyle, gelecekle, grupla, aileyle olan ilişki biçimini’ belirleyen bir ‘yaşam tarzı, üslubu’ ve ‘girişimci’ ahlaki duruşu ile el ele giden bir sermaye-yetenek, bir ‘makine-yetenek’ haline gelmiştir.”[1]

Ordoliberallerin amacı, üretici bireyleri proleterliğin edilgen yabancılaşmışlığından çıkararak toplumsallaştırmak. Maliyeti ağır da olsa ve kendisi tarafından da ödense, bir tür ortaklaşalıktır bu. Böylece toplumsal çatışmalar önlenecek, hınçlı ilişkiler biraz olsun yumuşayacaktır. Devletin açtığı krediler sayesinde o da artık bir mülk sahibidir. Yani bu ülkeye aitliğini hissettirecek çakılı bir kazığı, sıkıştığında uygun faizlerle krediler açan bir hamisi (devleti) vardır. Yoksul ama kimsesiz biri olmaktansa, varsıl ama borçlu biridir. Bir tür kendi kendisinin patronu yani.

Türkiye’yi kapalı bir taşra iktisadından küresel ilişkilere açan bu “borçlandırılmış insan imalatını”, yani biyopolitik imalat sürecini sağcı iktidarlar başlatmıştır. Şimdilerde özlediğimiz o yoksulluğumuza dönmek, bir dağ başında yapayalnız yaşamak, artık imkânsızdır. Sorun sadece, Mustafa Kutlu’yu gocunduran o parayla satılan su mevzuu değil, kirlenmemiş bir kaynak bulabilmenin, turizmciler, maden şirketleri ve hatta su tacirleri tarafından el konulmamış, asfalt bir yolun gitmediği asude bir dağ başını bulabilmenin; onu da geçtik, bizatihi yaşamanın bir dert haline geldiği şehrin kargaşasından, terapistlerin, yaşam koçlarının veya “sosyal hakları kamu borçlarına” dönüştüren popülist siyasetçilerin tuzaklarından kurtulabilmek için bir sığınak bulabilmenin imkânsızlığıdır.

Bu borçlandırılmış yaşamanın sizi getirip bırakacağı yer, üzerinizdeki baskının günbegün artacağı bir “kriz ekonomisi”dir. Bu kriz bahaneli ekonomi, ücretleri gerçek anlamıyla artırmak şöyle dursun, çalışanları, ücretlerinden yapılan doğrudan veya dolaylı kesintilerle sürekli daha da yoksullaştırır. Bu kesintiler ise devasa bir öğrenci kitlesini, çocuklarımızı yani, zorunlu bir eğitimden geçirme (çocukluk yaşlarını geciktirme) ve dış politik girişimleri desteklemek için yapılan silahlanma harcamaları (komşularla didişme) arasında tüketilmekten öteye gitmez. Bir de küresel ekonomiye bağımlılığın borçları vardır tabi; ülkeyi bir kriz dengesinde ayakta tutan!

Bu koşullar içerisinde neoliberalizm, bir borçlandırılmışlık tuzağına yakalanmış halkı yönetmek için demokrasiyi mümkün olduğunca kısıtlar. Daraltılmış bir demokrasi ise siyaseti salt iktidara, bir açıdan sermayedarların el koydukları bir finansal iktidara indirgeyen bir seçim sisteminden ibarettir. Hatta buna bile gerek yoktur çünkü kamuoyu araştırmacıları sonuçları belirlemede daha yetkin yöntemler geliştirmektedir. Böylece 1950’lerden itibaren köylerinden koparılarak şehirlere yığılan köylüler, bu kez de şehirlerin taşrasına yığılarak yeniden yurtlandırılırlar. Ama bu kez yeniden yurtlandırılmanın bedeli, beceriksiz siyasilerin ülkeyi sözüm ona kalkındırma çabalarını, daha doğrusu iktidar ortakları olan sermayedarları finanse etmektir. Artık geriye dönecekleri bir köyleri bile yoktur. Hem dönebilseler bile oradaki hayatın bedeli, şehirdeki köleliklerinden daha pahalıya gelecektir.

Buna çare olarak üretilen cemaatler veya politik biçimler ikilisinden cemaatler, kendilerini savunmacı kapalı toplumlar olarak inşa eden tepkin yapılar oldukları için, olup biteni anlayarak dar bir ölçekte de olsa selamete çıkarıcı yollar üretmektense, kendisine sığınanları kültürel (dinî) araçlarla yumuşatarak ehlileştirirler. Dolayısıyla bu cemaatler, varlıklarını iktidarlarla kaimleştiren barınaklar olmak yerine, hakka tâbi muhkem yapılar olmayı göze alamadıkları sürece, bir geçiş sürecinin geçici uğrakları olmaktan öteye gidemeyeceklerdir. Bu durumda ise kendiliklerini ifade etme biçimi olarak aidiyet, çerçevesini trollerin çizdiği kimlikçi bir hınçtan başka bir anlama gelmeyecektir.

Toplumların denetiminin ve yönetiminin giderek akıllı makinelerin insiyatifine bırakıldığı ve bireyin büsbütün etkisizleştirildiği şartlarda, cemaatler kadar partiler de, toplumun geleceğine dair kararlar almadaki oldukça önemli işlevlerini hakka ve adalete uyarlı bir biçimde yüklenememektedirler. Bir aygıt (akıllı makine), sadece verili bilgilere dayalı kararlar verebilirken, insanlar meseleye çok yönlü bir bakışla, bilincin etkinliği ve sorumluluğu ile karar verebilmektedir. Ama proleterleştirilen insanlık giderek bu niteliklerinden uzaklaşmaktadır. O zaman ise siyaset de giderek partiler arası bir oyuna, cemaatler ise toplumu bu oyuna eklemlemenin ve rıza üretiminin araçlarına dönüşmektedir. Bu durumda ise sahicilik kadar hak ve adalet arayışları da küstahlık ve radikallikle suçlanabilmektedir.

Latin kiliseleri hiç değilse bir kurtuluş teolojisi üretebilmişti. Bu tip bir sorumluluğu yüklenmekten imtina eden Müslümanların adına hiç kimsenin konuşmaması, suskunluğun erdemi olmaktan öte, düşüncenin kavramlar üretmenin sınırlarındaki engelliliğidir. Akil insanların giderek seyreldiği bu vasatta, kamusal alan ise popülist siyasilerin insafına bırakılmaktadır. Böylece bir yandan dilin bu sınırlanmışlığı tefekkürsüzlüğe bir bahane kılınırken; öte yandan ise kaosu önleme gerekçeli savaşçı politikalara destekler sunulur, methiyeler düzülür. Oysa, “kaosa karşı savaş açanlar yenik düşecekler, çünkü kaos savaş ile beslenir.”[2] Kozmosu sağlayansa, korumacı bir sakınımdan ziyade kavramsal istihkâmlar, yani düşüncenin temel araçlarıdır. “Fakat şimdi, maaşlı emek düzenine dayalı düzen çökmekte olduğundan ve modern rasyonalitenin evrensel çerçevesi de dağılmakta olduğundan, koruyucular avcılara dönüşüyor… İnsanlığın ihtiyacı olan şey ise, yeni bir ritmdir. ”[3]

Sağcılığın ürettiği politik yapılar geleneksel iktidar zihniyetini aşamadıklarından günümüzün siyasal sistemini kavrayamamaktadır. Bu halleriyle ise mevcut küresel ve yerel sistemlere eklemlenerek bir tür acentelik yapmaktan ve mümkün olduğunca bu işleyişin dışında durarak kendisini korumaya çalışan muhafazakârları da bu işleyişe eklemlemekten başka bir işlevleri bulunmamaktadır. Buna karşılık ise dünyanın en kötü şehirleşmesi bir yana, en çaresiz tüketicilerini üreterek, daha kendi ülkelerinin işleyişine vakıf olamamış muhafazakârları modernliğin en yoz biçimlerine muhatap ve maruz bırakma alçaklığını göstermektedirler.

Bunun sonuçlarını, yani rantçı bir inşai düzene ayak uydurmak için dinî ve tarihi hassasiyetleri bile hiçe sayan manzarayı görebilmek için bakışlarımızı vandalca bir hızla tahrip edilmiş “yerli ve milli” şehirlerimizden Körfez ülkelerine ve bilhassa Kâbe’nin bir kulübeye dönüştürüldüğü Mekke’ye doğru kaydırmak yeter. Oysa küresel sistemi birazcık olsun kavrayabilmiş cemaatler ve partiler, birbiriyle didişmek ve künhüne henüz vakıf olamadıkları bu sistemle bütünleşmek yerine, sistemin mümkün olduğunca dışında durarak belki mütevazı ölçekte de olsa özerk ve alternatif modeller oluşturabilirlerdi.  Bu gerçekleştirilebilir mi? Açıkçası bu tablo içerisinde ümitvar olmak için çok fazla sebebimiz yok. Ama bu olumsuz tablo, yine de bizleri Allah’a ve onun yarattığı eşsiz tabiata olan borcumuzu ifa edebilmekten, toplumları ve tabiatı tahrip etmek için ellerinden geleni artlarına koymayan küresel ve yerel efendilere karşı itaatsizliğimizi ısrarla sürdürme çabasından geri tutamaz ve tutmamalıdır da. Her ne kadar şimdilerde bir kez bu efendilerin kendilerine sunduğu o acı yemişle zehirlenenleri tevazuya ve hakkaniyetli bir hayata çağırmanın bedeli, hain çığlıklarıyla karşılanmaktan ve taşlanmaktan başka bir şey olmasa da.

[1] M. Lazzarato, Borçlandırılmış İnsanın İmali, Neoliberal Durum Üzerine Deneme, Dergâh Y. s. 70, 71

[2] Kaos, Savaş ve Şiir, Franco Bifo Berardi, Yort Y. s. 38

[3] Age, s. 39; Deleuze ve Guattari’nin “Felsefe Nedir”inden nakledilmekte.