ANALİZ
Giriş Tarihi : 20-03-2021 09:07   Güncelleme : 23-03-2021 20:07

Ahmet Özcan yazdı: 20. Yüzyılın En Vakur Yüzü İmam Humeyni, İran ve Türkiye...

'20. Yüzyılın en vakur yüzü İmam Humeyniydi'deydi' dedi. ' O'nun duruşu, bakışları, heybeti ve edasında baştan sona vakar vardı. Hiçbir şeye, hiçbir güce eyvallah etmeyen bir vakar. Bu yüzüne yansımıştı. Yaptıkları, söyledikleri, hataları, sevapları bir yana. Ben sadece bir yüzde yoğunlaşmış o vakur ifadeyi, o dünyanın bütün şeytanlarına meydan okuyan cesaret ve yukardan bakışı kastediyorum.

Ahmet Özcan yazdı: 20. Yüzyılın En Vakur Yüzü İmam Humeyni, İran ve Türkiye...

2006 Yılında ‘YARIN’ dergisinde yayınlanan bu makaleyi İmam Humeyni sonrası İran eleştirilerini ağır bulmakla birlikte okumaya değer bulduğumuz için ‘Ekran Gazetesi’ okurları için alıntılıyoruz…

20. Yüzyılın En Vakur Yüzü İmam Humeyni, İran ve Türkiye...

Sanırım birkaç yıl önceydi. Bir gün çok sevdiğim bir arkadaşım, hiç beklemediğim bir anda, hem de yolda yürürken bana döndü ve, 'sence 20. yüzyılın en vakur yüzü kim?' dedi.

Şaşırdım. Hem beklemediğim bir soruydu, hem de doğrusu soruyu da tam anlamamıştım. Gayrı ihtiyari hafızamı yoklamaya başladım. Gözünü bana dikmiş cevap bekliyordu. Bazen bir cevap, insanın tüm kimliğini de ele verebilir. Bu nedenle hızlıca ama temkinli bir düşünme moduna girmiştim. İsimler geçiyordu kafamdan: Malcolm X, Aliya İzzetbegoviç, Dudayev, Che Guevera Belki..Enver Paşa Yok.. Daha evrensel bir kahraman olmalıKahraman mı? Evet, biz Teksas, Tommiks, Tarkan okuyarak büyümüştük. Lider, kahraman demekti.. Şöyle hem yakışıklı, hem yönetebilen hem de hep kazanan bir tip olmalıydı. Peki kime torpil geçmeliydim. Bir çok kahramanım vardı. Hangisini seçsem ötekine haksızlık edecektim. Çaresiz saydım bu isimleri. Kafasını iki yana salladı, 'Bu soruyu kime sorsam yanlış anlıyor' dedi. 'Ben 20. Yüzyılın en iyi, en büyük, en görkemli liderini sormuyorum, 20. Yüzyılın en vakur yüzü kim diye soruyorum? En vakur yüz, bakış, duruş?'..

 

Soruyu şimdi anlamıştım. Bu defa yüzler geçiyordu hafızamın perdesinden. Ama aynı isimlerin yüzleri. En çokta, Che'nin yüzü tabii. Çünkü, adeta bir sosyal mühendislik çalışması gibi, en şık posterler ve çekici fotoğraflar yıllardır Che'ye aitti. Sonradan bunun bir Avrupa, özellikle Fransa kökenli Anti Amerikan propaganda çalışmasının ürünü olduğunu öğrenecektik. Ama beynimize kazınmıştı işte o uzaklara bakan gölgeli Che resimleri.

Çaresiz, 'bu kadar' dedim. 'Bunlar benim kahramanlarım. Hepsi de vakur işte'.

'Bence İmam Humeyni' dedi. Kayıtsızca. Döndü yürümeye başladı. Şok olmuştum. Evet, nasılda Humeyni de aklıma gelmemişti. Ama, nasıl olurdu. Arkadaşım MHP eski tüfeklerinden biriydi. Üstelik bir büyük sağ parti liderinin de yakın arkadaşıydı. Dönüp yüzüne bir daha baktım. Gayet ciddiydi. '20. Yüzyılın en vakur yüzü İmam Humeyniydi'deydi' dedi. ' O'nun duruşu, bakışları, heybeti ve edasında baştan sona vakar vardı. Hiçbir şeye, hiçbir güce eyvallah etmeyen bir vakar. Bu yüzüne yansımıştı. Yaptıkları, söyledikleri, hataları, sevapları bir yana. Ben sadece bir yüzde yoğunlaşmış o vakur ifadeyi, o dünyanın bütün şeytanlarına meydan okuyan cesaret ve yukardan bakışı kastediyorum. Bu en fazla Humeyni'de vardı'.

Evet, son derece ciddiydi, şaka yapmıyordu ve galiba haklıydı. Humeyni resimleri geçmeye başladı zihnimden. Evet, Amerikaya, Şah'a, şii taassubuna, her şeye meydan okuyan ama hiç kıpırdamadan duran o müthiş soğukkanlı duruş. Bir an İsrailci- mason basının malum manşetleri geldi gözümün önüne. 'Kara Molla', 'Molla kendini kolla', 'Molla öldü', 'Mollalar İran'a'. Yıllarca İran deyince sadece bu ifadeler telkin edilmişti topluma. Bu ABD-İsrail ağzı, toplumun bir kısmında etkili olmuş, İran, Devrim, Humeyni kelimeleri adeta kin ve tiksintiyle hafızalara kazınmıştı.

Acaba bu telkin beni de mi etkilemiş ve bilinçaltımda Humeyni'yi unutturmuştu. Sonra hayır dedim, kendi kendime, beni etkileyen, İran'daki gördüklerim, İran'ın siyasetleri ve devrimle sonrasını ayırmamı sağlayan Ali Şeriati'ydi. İsrailci-mason basının saldırdığı İran'ı da Humeyni'yi de bu nedenle ayrı tutmak gerekir... Hem de sadece inat olsun diye. Biliyoruz ki, oligarşi neye saldırıyorsa, o doğrudur. Ama bu inat dışında kendi özel değerlendirmelerime gelince tabii ki başka eleştirilerim vardı.

Arkadaşım beni eskilere götürmüştü. Günlerce düşünüp durdum. 1980'lerin havasını yeniden soludum. İmam öldükten bir yıl sonra gazeteci olarak İran'a gitmiştim. Şahın sarayını gezdirdiler. Sonra İmam Humeyni'nin evini. Fotoğraflarında gördüğümüz gibi, bir kanepe, bir telefon ve yerde bir halı olan mütevazi odası.. O dünyayı titreten adam işte bu evde yaşıyordu. Ama asıl etkilendiğim olay bu değildi. Evden çıkıp, hemen köşedeki bakkala girmiştik. Bir şeyler almak için bakkalla yarı Türkçe yarı tarzanca konuşmaya çalışırken adam Türk olduğumuzu ve 'İmamın evini' görmeye geldiğimizi anlayınca ağlamaya başladı. Bir arkadaşın yardımıyla az çok bir şeyler konuşmaya çalıştık. Hüngür hüngür ağlayarak çekmecesinden eski bir defter çıkardı. Sonra işaretlemiş olduğu bir sayfayı açıp bize gösterdi. İyice boşalmıştı artık. Farçsa Azerice karışık ağlayarak bir şeyler söylüyordu. Bir arkadaşımız dönüp bize anladığı kadarını tercüme etti. Adam Humeyni ailesinin eski komşusuymuş. Yıllardır o mahallede bakkallık yaparmış. İmam'ın devrimden önce sürgündeyken de, devrim sonrasında da ailesini, kendisini iyi tanırmış. Gösterdiği defter ise, veresiye defteriymiş ve Humeyni ailesinin borçları yazıyormuş. O sayfayı öpüp duruyordu, 'bana borçlu öldü İmam, o işte böyle bir adamdı, hakkımı helal ettim, bu borçları almayacağım, ama o işte böyle bir adamdı' diyordu. Sayfayı gösterdi bize, gerçektende, bir veresiye borç sayfasıydı, 7 ekmek, 5 yumurta, 1 kilo şeker, 3 ekmek, bir paket çay. Şu kadar tümen alındı, şu kadar kaldı.vb Hepimiz yıkılmıştık. Nede olsa o yıllarda yeğen Yahyanın işleri, Semra Özal'ın papatyaları, oğul Özal'ın servetinin konuşulduğu bir ülkeden gelmiştik. Bir devrimci liderin, dünyaya meydan okumuş bir kişiliğin tam göründüğü gibi yaşadığına bizzat şahit olunca, o defteri görünce hepimiz çökmüştük. Demek üç ekmek beş yumurta borç takmıştı bakkalına İmam... Demek, sadece Amerika'ya Rusya'ya değil, bizatihi yaşama, dünyaya da meydan okumuş, seni de takmıyorum demişti ha..

Bir yanda bizim buraların o şark ihtişamı, o milyon dolarlık servetiyle öğünen liderler, o eş dostu üzerine trilyonluk ihaleler, o hırsızlık, arsızlık, doymak bilmez iştiha, o nemrut suratlar, firavun özentiler, Karun soyluluk Ve şimdi elimizin altında Humeyni'nin veresiye defteri.

Bu şoktan, ertesi günkü Cuma namazında uyandık. Tahran'ın en büyük camisinde, hınca hınç bir kalabalık. Yoksul yığınlar, kış ortası yazlık elbiseleri ile kadınlar, erkekler, çocuklar... Yerlerde kar vardı ve özellikle uzun çadorlarının altında zar zor seçilen çıplak ayaklarıyla kadınlar. Evet, çıplak ayaklar. Ya terlikli ya da tamamen yalınayak insanlar. Oturmuş hutbe dinlerken sağımızdan solumuzdan geçen o çıplak ayaklı insanlar. Kar altında ayakkabısız, yamalı, yırtık, eski elbiseli insanlar, insanlar, insanlar..

Ve birden siren sesleri, o hiç ama hiç sevmediğim resmi araçlarının 'çekilin böyük bi adam geliyor' diye bağıran iğrenç sirenleri. Kaçışan insanlar, açılan yollar. Ve son model simsiyah pırıl pırıl cipler. İçinden inen mollalar, eşleri ve çocukları. Siyah gözlükler, parıldayan elbiseler, korumalar, eşlik edenler, yalakalar, kendini onlara göstermek için bir birini çiğneyenler. Bütün bu sahnelere alışık kayıtsız geri kalan kalabalık.. Biz ikinci şoku yaşıyoruz. Humeyni'nin veresiye defteri Mollaların cipleri Çıplak ayaklı kadınlar... Korumalı güneş gözlüklü havalı molla eşleri

 

Zihnime takılan Bertrant Russell'in bir cümlesi; 'Sayın Lordum, bunca serveti, uşakları, malikaneleri, koşumlu arabaları elde etmek için doğum sancısı dışında hangi acıları çektin acaba?!'

Allahım, binbir gece masalımıdır, bir şark destanımıdır, bu nasıl bir şizofrenidir, bu ne yaman çelişkidir? Devrimin üzerinden yıllar geçmiş ama belli ki devrilen sadece Şah Rıza olmuş. Şimdi daha çok şah var. Sarıklı şahlar, çadorlu prensesler Şehit kanlarının kırmızısı, Hüseyni yiğitlerin siyah yası, ve kırmızı halılar, siyah cipler Bir tarafta Ali Şeriati, Mustafa Çamran, Humeyni ve öbür tarafta Rafsancani, Laricani, belki Mehdi Bazargan...

Bazar olarak nitelenen köklü fars aristokrasisi, devrimi içerden fethedip 'İran için İslam' formülüyle bir tür Şii Emeviliği ihdas etmişti. Ve İslam, devrim ve Humeyni, şimdilik İran'a lazım birer sembol haline dönüştürülüp her tarafa sıvanmıştı. Bunu kazıyınca altından kim bilir daha neler çıkacaktı. Devrim, derin İran tarihinde bir büyük ama kısa ömürlü patlama gibiydi. Değişen tek şey, mollaların Fars aristokrasisinin dengeleyici karşı kutbu olmaktan çıkıp, o aristokrasiye eklemlenmesiydi. İran, artık ruhanilerinde yüksek sınıf sayıldığı bir tür geç ortaçağa girmişti. Mollalar, İran yüksek sınıflarının yeni perdesiydi. Perdenin arkasında hala onlar duruyordu. Ve mahalle bakkalından veresiye alışveriş yapan bir adam, sadece geçici bir önder olabilirdi. O ölünce, Bazar, yanına mollayı da alıp her şeye el koymuştu. İran defteri de, benim için böylece kapanmıştı.

Bunları düşünürken, neden arkadaşımın o sorusuna Humeyni'nin de aklıma gelmediğini anlamıştım. Ben o tarihten beridir, Humeyni'yle İran'ı, Ali Şeriati'yle İran'ı, devrimle İran'ı hep kafamda ayrı tutmuştum. Sanki bu isimler apayrı, hayali bir destanın zaman ve mekan ötesi kahramanlarıydı ve İran ise, yanıbaşımızda, büyük eski bir komşu ülkeydi. Bu ayrımı yaptığımdan beridir, Humeyni ismini İran'dan kopartıp, bambaşka bir yere gömmüş, üzerine de kırmızı beyaz laleler ekmiştim. Hafızam herhalde bu nedenle 20. yüzyılın bu vakur yüzünü hemen bulup çıkartamamıştı.

'Yakın komşumuz İran'a gelince Yüzünü batıya dönmüş bir Türkiye için İran (ve tabi diğer doğu ve Arap komşularımız), hatırlamak bile istemediğimiz bir geçmişin, geri kalmış doğunun, her şeyin din diliyle konuştuğu tutucu bir dünyanın başladığı yerdi. Cumhuriyetle birlikte bu dünyaya arkamızı dönmüş ve bilinçli bir kayıtsızlıkla davranmıştık. Doğumuzla ilişkilerimiz, artık batı üzerinden, Lozan'da karşımızda oturanların çizdiği sınırlar dahilinde ve onlar adına yürütülür olmuştu. Sadabat paktı, Bağdat paktı, Cento, Ceo, hatta İKÖ üyeliklerimiz, hep bu sınırlara riayetin ürünüydü. Bunun dışında, özellikle batıcı elitlerimiz için doğu artık yoktu ve mümkünse bir daha olmamalıydı.

Milletimiz ise, kah İslamcılık üzerinden, kah Turancılık üzerinden doğumuzla hep ilgili oldu. Mazlum Müslüman kardeşlerimiz veya esir Türkler, daima aramızdan birilerini ilgilendirdi. Sanki bir farz-ı kifaye yerine getiriliyordu ve bir tür çağdaş Hudeybiye anlaşması hükmündeki Lozan'ın dayattığı bu dramatik kopuşa rağmen toplumun bir yanı, bütünü adına kardeşlik hukukunu hep saklı tuttu. Geri kalan sıradan yığınlar için komşularımız, tarih derslerinde ya da basında verildiği kadar haberdar olunan, Avrupa'dan ve Amerika'dan bile uzak yerler olarak kaldı. Öyle ki, İran, Irak, Suriye, Ürdün, Mısır( Tabi Bulgaristan, Arnavutluk, Bosna, Romanya, Azerbaycan, Gürcistan, Kırım, Kafkasya) kimi düşman, kimi yabancı, kimi bizi arkadan vurmuş, kimi de tamamen uzak diyarlar olarak soğuk savaş boyunca beyinlere kazındı. Çöl arabı, acem kurnazlığı, hırsız Bulgar, üç kağıtçı Azeri, çingene roman diyerek aşağılandı; bu ülkelerin soğuk savaşta seçtiği safla da birleşince komünist, Baasçı, Rus yanlısı vb. özellikleriyle sunuldu hep. Soğuk savaşın bitişinden sonra bütün bu batı gözüyle telkinin etkisine rağmen, o farzı kifaye görevi yapanların saklı tuttuğu dinamikler harekete geçti. Özellikle 80'lerin sonu ve 90'ların başından itibaren yakın ve sıcak bir komşu siyaseti gündeme girdi. Bosna katliamı bütün Balkanları, Filistin'deki Siyonist zulümler ise Ortadoğu'yu daha yakın hale getirdi. İran, devrim ihracı nedeniyle, Suriye ise PKK'ya desteği yüzünden hala kapalıydı ama geri kalan Müslüman komşularımızla iyi kötü yeniden tanışma fırsatları doğdu.

İran, hala kapalı, adeta vebalı bir ülke kimilerimiz için. Rejim meselesi, aslında işin bahanesi. Bölgenin ikinci büyük devleti olarak İran'la olası bir Türkiye işbirliğinin nelere kadir olacağını iyi biliyor yasağı koyanlar. Birde tabi tarihsel İran-Roma savaşları, Osmanlı-Safevi savaşları, yani derin jeopolitik çelişkiler var. Ama en azından son 300 yıldır İran'la barış içindeyiz ve son dönem rejim kaygılarını saymazsak, hemen hiçbir ciddi problemimiz de yok.

Ders kitaplarında anlatılmıyor, ama Osmanlı yıkılırken, İran'da işgal altındaydı. Kuzeyi Rusya'nın, Güneyi İngilizler'in işgalindeydi. Osmanlı kuvvetleri, özellikle İttihatçılar ve Teşkilat-ı Mahsusa elemanları, İranlı direnişçilerle işbirliği içindeydi. Kuzey İran'da Cengeli bölgesinde büyük bir direniş örgütleyen Mirza Küçük Han'a Enver Paşa silah ve para yardımı göndermiş, bazı İttihatçı subaylar ise askeri eğitim vermişti. Halil paşa ve Kazım Karabekir, İran'da işgale karşı halk ayaklanması çıkarmak için defalarca İran'a gidip gelmişlerdi. Meşhur Yakup Cemil'in İran ihtilali için görev istediği bilinir. Yani o çöküş yıllarında, iki ülkenin vatanseverleri bir birine destek olmuş, ortak bir direniş cephesi örgütlemek için yoğun temaslarda bulunmuşlardı. Sonraki dönemde ise bu ilişkiler, resmi düzeyde Lozan benzeri anlaşmalarla varlığına müsaade edilen İran'a Pehlevi hanedanlığı getirildikten sonra Şah Rıza ile Mustafa Kemal arasında da sürdü. II. Dünya savaşından sonra SSCB'yi kuşatma siyasetinin dörtlü hattı, Türkiye, İran, Afganistan, Pakistan, aynı dünya siyasetinin taşları hükmünde kontrollü ilişkiler içindeydiler. Ama Türk yönetici bürokrasisi ile İran aristokrasisi, derinlerden gelen nedenlerle hep birbirine kuşkuyla, kıskançlıkla ve mesafeli bakıyorlardı.

Mezhep farklılıkları, bu jeopolitik mesafeye jeokültürel bir katkı sağlıyordu. Şiilik, Osmanlıdan beri Türkiye'yi Sünniliğin başkenti olarak görüyordu. İranlılar, Azeri ya da Fars, son tahlilde İranlılıkla özdeş olan Şiiliklerinin ifade ettiği özgün bir milliyetçiliği hep korudular. Bu milliyetçilik, derinlerde bir yerlerde, İran'ın yakın batısını, yani Anadolu ve ötesini Roma olarak gören, dolayısı ile öteki olarak algılayan bir sınıra sahipti. İran Türkiye sınırı, Pers-Roma sınırıydı. Mezhep farklılığı, işte bu kadim jeopolitik diyalektiğin din diliyle ifadesinden başka bir şey değildi.

Yine de, aktif bir çelişki oluşturmayan bu iki rakip coğrafya kendi hallerinde barış içinde yüzyıllardır yan yana yaşadı. Devrimden sonra İran, anglo-sakson güçle köprüleri atıp, Avrupa, Rusya ve Çin'le yakınlaşınca, iki ülkenin yönetici elitleri arasındaki mesafe daha soğuk bir hal almıştı.

İran; devrim, Irak'la savaş, Afganistan'da Taliban yönetimiyle gerilim ve ABD ambargosuyla tecrit gibi yoğun ve kritik bir 25 yıl yaşadı. En önemlisi içerde sosyolojisi devrimci İslam sayesinde bir hayli değişti. Dışarıda ise müttefiklerinin değişmesi nedeniyle batısından kopuk bir doğulu ülke durumuna düştü. Oysa gerçek doğu, İran'dan sonra başlıyordu ve İran, aslında çokça bahsedilen Doğu ile batı arasında köprü konumunda bir ülkeydi.

Irak işgaliyle hem Afganistan hem de Irak yönetimlerinden kurtulan İran'ın petrol fiyatlarının artışını da sayarsak bu süreçten en karlı çıkan ülke olduğunu söyleyebiliriz. Devrimci çizgisini terk ettikten beridir İslam dünyasından ve anti emperyalist ülkelerden çok, Şii ekseni ve reelpolitik ilişkilere dayalı bir dış siyaset güden İran, hem Anglosaksonlarla el altından, hem Katolik batıyla açıktan yürüttüğü meşhur Fars diplomasisi sayesinde adeta oyun kurucu bir konumda bulunuyor. Rusya, Hindistan ve Çin'le ilişkilerinde de aynı oyun kuruculuk marifetini görebiliyoruz. Petrol ve gazını en ustaca jeopolitik bir silah olarak kullanan tek ülke İran desek abartmış olmayız. Tüm bu süreç boyunca rejimi yumuşatma denemeleriyle iç bütünlüğünü de muhafaza eden İran'ın şimdi nükleer güç olma çabasını doğru anlamanın tek yolu, öncelikle İranlılığın son 25 yıllık krizli geçmişi ile derin İran'ın 2500 yıllık Pers-Sasani-Safevi çizgileri arasındaki iç çelişkiyi tespit etmekten geçiyor.

Son 25 yıl, yani Devrimci İran, yani Ali Şeriati ve Humeyni çizgisi, esasen İran tarihinde bir parantezi ifade ediyordu. İran'ın Mecusilikle Sasani döneminde, Şiilikle de Safevi döneminde içine girdiği bölgeden kültürel olarak izole olma ve bölgeye dönük siyasal olarak emperyalist hegemonya atakları yapma çabaları ile kıyaslanırsa, 79 devrimi, bu tür bir çizginin de eleştirisi ve hatta tam tersine bir tür evrenselleşme ve bölgeyle kaynaşma çabasıydı. Devrimci ruh, şii-iran milliyetçiliğini kırıp evrenselliği sağlamıştı, Şeraiti-Humeyni İslam algısı ise Ali Şiası anlayışı ve Darut Takrib (Mezheplerin yakınlaştırılması) çabalarıyla Sünni dünyayla barışmayı simgeliyordu. İran, ilk defa Humeynizm sayesinde kılıcını Sünniliğe değil, gavura kaldırmıştı. Bugün işte bu çizgi, -Humeynizm mi diyelim?-sanılanın aksine yenilmiş ve geri çekilmiştir. İran'da egemen olan, artık Humeynizm değil, kadim İranlılık milliyetçiliğidir.

İşte fanatik mollalar ve fars aristokrasisi,Humeyni çizgisini içerden sabote ederek devrimi başka bir rotaya soktu. Ve İran'ı, milliyetçi, Şii ekseninin patronajına oynayan, büyük güçlerle dans eden bölgesel hatta küresel bir güç olma çizgisine geri çekti. İran'ın Irak siyaseti, bu çizginin tescili olarak tüm islam dünyasında dikkatlice gözlemlendi ve not edildi. Nükleer silah sahibi olma çabası, bu manada İran rejiminin ya da devrimci İran'ın korunması görüntüsü altında esasen Fars aristokrasisinin sahiplendiği bir atak olarak görülebilir. Ahmedinejad'ın sert çıkışları, bu nedenle elverişli bir perdeleme, İran halkına, bölgedeki Şii dinamiğine ve kısmen de anti Siyonist ve anti Amerikan dünyaya, bu yeni İran'ın doğuş adımını haklı ve meşru bir kılıfla atabilmenin perdesi gibi görünmektedir.

Şüphesiz, Ahmedinejad, Humeyni çizgisinden gelen, saf devrimci, inanmış bir mümin yüzüne sahiptir. İran'daki çıplak ayaklıları, sokağı ve hala devrimci kalabilmiş kitleleri temsil etmektedir. Ama sorun da buradadır. Ahmedinejad, Laricani'nin temsil ettiği aristokratlarla Rafsancani'nin temsil ettiği aristokrasiye eklemlenmiş mollaların parantezinde, idealizmle realizmin çatıştığı yerde, sosyolojik olarak etkili ama ekonomi-politik ve jeopolitik açıdan aristokrasiye mahkum bir portredir. Bu nedenle, İran'a Ahmedinejad perdesinin gerisine bakarak anlamayı çalışmayı denemek gerekmektedir.

ABD ve küresel koalisyonun İran'a dönük saldırganlığının nedenlerini biliyoruz. İran'ın devrimle saf değiştirmesini hazmedemeyen anglo-sakson güçlerin intikam hırsı, yeniden İran'ı hizaya getirme çabası, Yahudi lobisinin şirretlikleri, kontrol dışı ülkelere ders verme kabadayılığı, İran üzerinden AB, Rusya ve Çin'e gövde gösterisi Tüm bu jeopolitik nedenlerin hepsi de doğrudur. Ama bir de meseleyi, İran-Kontra skandalı, Bosna'da ABD ile dolaylı işbirliği, Petrol fiyatlarının artışının, Afganistan ve Irak'taki gelişmelerin en fazla İran'a yaraması gibi tersinden okumaya başlarsak, İran-ABD gerginliğinin, İngiltere üzerinden İran'a yeni bir rol teklifi için bir tür pazarlık olduğu da söylenebilir. Clausewicst'ten biliyoruz ki, 'savaş, politikanın silahla sürdürülmesi'dir. İran'a dönük bir saldırı, İran'ı yeniden dünya sistemine devşirmek için yürütülen bir pazarlığı kızıştırma hamlesi gibi de görünmektedir. İran saf değiştirise, Türkiye için de Ortadoğu içinde daha tehlikeli bir sayfa açılacaktır. O zaman, kimsenin şüphesi olmasın, medyamız 'kara molla' haberleri yerine İranlı mollaların Kant, Hegel okuyan, internet kullanan aydın din adamları olduğu, İran'ın eski Türk yurdu olduğu, Fars kültürünün aslında bizim kültürümüzün köklerinden biri olduğu türünden haberlerle dolup taşar. Aryan ırk ve ari kültür üzerine övgüler dizilip, kürtlerden sonra Türklerin de aslında aryanlıktan kopma bir ırk olduğu tezleri gündeme gelebilir. Hatta medeniyetin doğum yeri Yunan'dan taşınıp İran'a aktarılabilir. Yeter ki, İranlılar saf değiştirip anglo-sakson cepheye iltihak etsin! Bu işler böyledir...

İran'ın anglo-sakson cepheye iltihakı, tabii ki yeniden kurulmakta olan ABD-Rusya yeni soğuk savaş oyunu içinde İran'ı eski rolüne razı etmeyi, petrolün kontrolünü, Çin'e şantaj yapabilmeyi ve tüm bölgede islam kartının yarısıyla daha oynayabilmeyi içeren son derece elverişli ve çok yönlü bir imkana sahip olmak demektir. Batı, bu nedenle İran işinde Irak'takinden daha fazla ısrarlı olacak gibidir. İran ise, diplomatik becerisi, jeopolitik imkanları ve enerji gücüyle oyunu iyi oynamakta, pazarlıktan en karlı taraf olarak çıkmanın yollarını aramaktadır. Bu işin sonunda, küresel bir aryan imparatorluğu hevesleri bile çıkabilir. Hasan Sabbah'tan Şah İsmail'e kadar İran'ın yakın tarihi, batıyla oldukça girift ama oldukça stratejik ittifakların mümkün olduğunu da göstermektedir.

Bu operasyonda Türkiye ne yapacaktır? Irak işgalinde kenar duran, Afganistan işgalinde görev alan Türkiye, Suriye için diplomatik arabulucukla idare etmektedir. Ama İran işi, çok boyutlu ve sıkıntılıdır. Her şeyden önce, Irak'ın parçalanmasının müsebbibi olarak Şiiler dolayısı ile İran görülmekte, buna karşılıkta kuzey Azerbaycan üzerinden İran Azerbaycan'ına dönük istikrarsızlaştırma hamlelerinde Türkiye'ye rol teklif edilmektedir. Siyasal elitlerin bir kısmı bu role teşne görünürken, bir kısmının bu işten her koşulda uzak durmaya çalışmayı tercih ettiği anlaşılmaktadır. Birinciler, buna uygun siyasal ve bölgesel malzemeler toplamakta, ikinciler ise şimdilik topu BM'ye atarak oyalama siyasetiyle yetinmektedir.

Şüphesiz, bir devlet aklıyla bakıldığında, yanıbaşımızda-kim olursa olsun-nükleer bir gücün eşitsiz var oluşu rahatsız edicidir. Irak'la-yani yarısı şii bir müslüman ülkeyle-haklı durumda bile olsa 8 yıl savaşmış bir ülkeden bahsediyoruz. Bu durumda, aramızdan birilerinin dini ve tarihi nedenler dışında, daha teknik ve soğukkanlı nedenlerle düşünüp, ona göre stratejiler geliştirmesi doğaldır. Ama mesele bunu Türkiye'den durarak yapabilmektir, batı adına ve onların dayatmasıyla değil... Bu nedenle, İran'la nükleer işbirliği ve ortak nükleer çalışmalara yönelme seçeneği üzerinde düşünülmelidir.

Şurası açıktır ki, Türkiye ve İran'ı karşı karşıya getirecek her tür siyaset ihanettir. Bunun tartışması bile abestir. Irak işgalinde amerikancılarımızın bir kısmı teşhir olmuştu. Şimdi İran'a dönük operasyon sırasında geri kalan amerikancılar, İsrailciler ve İngilizcilerde teşhir olacaktır. Bunların ideolojik maskesi önemli değildir. Kemalist, Liberal, solcu, Türk milliyetçisi, hatta İslamcı bir maske takmış olabilirler. Gazetelerde bildik laikçilik kılıflı Uğur Mumcu vb. cinayetler üzerinden 'kara Molla rejimi' diskurları telkin edilebilir, bazı kalemler İsrailci masonik ağızla yayınlarına hız verebilir, bazı milliyetçi yayınlarda daha fazla Azerilere özgürlük nidaları duyulabilirBazı İslamcılardan ise Ehli Sünnetçilik adı altında Şii düşmanlığı görünümüyle bu dalgaya su taşınması, yine bazı solcularında İranlı muhaliflerin insan hakları sorunlarını daha çok gündem yapması mümkündür. Tüm bunlardan, deşifre edeceğimiz saklı ajanlara ulaşacağız. Bunun tam tersini de İran'dan görebiliriz. Türkiye düşmanlığı, Türkiye'ye karşı mezhebi ya da ideolojik hasmane yayınlar, Doğalgazı kesme türünden rafine şantajlarİnşallah tüm bunlar gerçekleşmez ama İran'a dönük operasyon yaklaştıkça, işte bu gerilimli karşıtlaşmaların da artacağı söylenebilir. Her şeye rağmen, Türk-İran dostluğu her iki tarafın sağduyusunun vazgeçilmez çizgisi olmalıdır.

Türk-İran ilişkilerinin rasyonel zemini, her iki büyük devletin ve yakın komşunun karşılıklı bağımlılıklarını artıracak adımlardır. Bu bağımlılıklar içinde tatlı bir rekabetle, sıcak bir dostluk bir arada götürülebilir. Ama düşmanlık asla! Kim ki, Türkiye ile İran arasına düşmanlık tohumları ekiyor, Kim ki Abd-İsrail ağzıyla konuşuyor, kim ki milliyetçilik ya da mezhepçilik adına komşularımızla yabancılaşmayı pekiştiriyor, her iki tarafta da bunu yapanlar her iki ülkenin hainleridir. Çünkü, İran diz çöktürülürse Türkiye de parçalanır.

İran-Roma savaşları İslam'ın doğuşuyla bitmiştir. Osmanlı-Safevi savaşları, İran jeopolitiğinin son bir hamlesiydi ve oda Osmanlının kesin galibiyetiyle bitmişti. Bu galibiyet, İran'ın batısına dönük emperyalist bir siyasete bir daha yönelmeyeceğine dair zımni ahitini ifade etmiştir. İşte bu ahit sürmektedir ve sürmelidir. Türkiye'ye düşen, bir şekilde Fars aristokrasisini, mollaları, ve Ahmedinejad'ın temsil ettiği sokaktaki İran'ı bu ahitin İran'ın varlık ve bekasının teminatı olduğuna ikna etmektir. Tabi aynı şekilde Türki'ye de İran'a dönük hasmane bir tutum içine girmemelidir.. Çünkü doğuya doğru kadim siyasetimiz, her zaman arkamızı sağlama almayı ve Doğu'nun haysiyet kalesi olarak davranmayı içerir. Osmanlı da, doğuya arkasını dönmüş görünse de Cumhuriyet dönemi de, bu kadim siyaseti sapmadan uygulamıştır. Bugün bundan sapmamızı gerektirecek hiç bir neden yoktur. Ama günün birinde mesela, İran, ahitini bozarsa, ona dersini verecek olan küresel şeytanlar ya da savaş veya beşinci kol faaliyetler değil, Müslüman dünyanın yerli iradesi ve İran halkının Ali şeraiti- Humeyni çizgisindeki sosyolojisinin ortak vicdanı olacaktır, olmalıdır. Bu vicdan, bölgemizdeki Türk, Arap, Fars, Kürt ve diğer Müslüman halkları, Ortodoks Hristiyanları, Siyonist olmayan Doğulu Yahudi azınlıkları, kardeş, dindaş, kandaş ya da yoldaş olarak, aynı vatanın, aynı milletin, aynı devletin büyük ve esenlik dolu ülkesini birlikte kurmayı öğütlemektedir.

Emperyalizm er ya da geç çekip gidecek, işte bu vicdan galip gelecektir. Türkiye, işte bu vicdanın kale burcudur.

İmam Humeyni, yaşasaydın, eminim sen de işte bu vicdanın da seslerinden birisi olurdun. Senin o vakur yüzündeki ifadeyi taşıyan bir Türk lider çıkarsa bu topraklardan, senin evine benzer bir evde oturup, senin bakkalın gibi bir bakkalda veresiye alış veriş yaparsa, bu vicdan, şu an egemen olan tüccar siyasetçilerin, hırsız oligarşinin, yobaz bürokratların ve şeytan medyasının esip gürlediği garip ülkemizin üzerinden aydınlık ve esenliğin, bağımsızlık ve özgürlüğün, adalet ve cumhuriyetin sancağı dalgalanmaya başladı demektir.

Bize düşen, bu vicdanın sesini gür tutmak, şer planlarına karşı halklarımızın selameti ve huzurunu, bu vicdanla temin edebilmektir.

Başka türlüsünü düşünmek bile istemiyoruz.