ANALİZ
Giriş Tarihi : 08-03-2021 21:43   Güncelleme : 12-03-2021 10:11

Gökçe Görsel yazdı: Müslüman Kadınlar Feministlerin Nesi Olur?

Her zaman yeni bir ortama (özellikle feminizmle alakalı) girmek konusunda tereddüt eden biri olarak Kadınlar Camilerde’nin bir iftarına katılmak bana şaşırtıcı derecede çok iyi geldi.

Gökçe Görsel yazdı: Müslüman Kadınlar Feministlerin Nesi Olur?

Siyasi İslam, cini lambadan çıkarmıştır.” 
Ziba Mir-Hosseini

 

Geçtiğimiz aylarda bir Sosyoloji doktora öğrencisinin “Türkiye’de Feminist Hareket” başlıklı anket çalışmasına rastlantı sonucu katılmıştım. Bir çırpıda cevaplayıp geçtiğim bu anketten bir ay kadar sonra anketin sahibi B. bana ulaştı ve benimle daha detaylı bir mülakat gerçekleştirmek istediğini söyledi. Doğrusu “öylesine” doldurduğum ufak bir anketin geniş çaplı bir mülakata dönüşmesi beni heyecanlandırmıştı. Öte yandan daha önce hiç bu türden bir mülakata katılmamıştım, bunun da ötesinde kendimi feminist olarak tanımlamakla birlikte bu alanda konuşabilecek yetkinlikte görmüyordum. Ama görüşmenin büyük oranda kişisel deneyimlere dayalı olacağını tahmin ettiğimden aklımdaki soru işaretlerini bir kenara koyup B. ile görüşmeyi kabul ettim. Yaklaşık 1 saat süren bu görüşmede B.’nin soruları sayesinde konuştukça açıldım ve benim de daha önce fark etmediğim pek çok şeyi düşünme olanağı yakalayarak epey mutlu oldum. 

B.’nin sorularından biri yaklaşık olarak şu minvaldeydi: “Türkiye’de feministler arasında bir kutuplaşma olduğunu düşünüyor musun?” Bu soru üzerine çok düşünmeden, içimden geçen ilk şeyi doğrudan söyledim. O da şuydu: “Bu soruyu 10 sene önce sorsaydın cevabım evet olurdu ama şu an, özellikle son 3-4 senedir böyle düşünmüyorum.” Mülakattan sonra düşündükçe de bu görüşüm değişmedi. Fakat cevabıma dair kafa yordukça beni bu duyguya sevk eden olayların neler olduğunu fark ettim ve bu farkındalık beni başka bir noktaya taşıdı.

Feminizmle –veya daha “yumuşak” bir ifadeyle şimdilik kadın hareketi diyelim buna- tanışmam üniversite yıllarına dayanıyor. Bu tanışma ilginçtir ki laik bir perspektiften değil, dini bir bakıştan oldu. Elime büyük oranda tesadüfen geçen, “İslam’da kadının yeri”ne “başka” açılardan bakan birkaç kitap okudum. Bu noktada kendimi yavaş yavaş kadın hareketinin içinde hissetmeye başlamıştım. Fakat kadın hareketi söz konusu olduğunda karşıma çıkan insanlar gayet seküler, gündelik pratikleri ve “dertleri” benimkinden çok farklı, fazlasıyla radikal tavırlı ve mutlaka renkli saçlı, ayrıca piercingliydiler. Çevremde böyle insanlar yok muydu? Evet, elbette vardı. En azından bu sıfatları bünyesinde birer birer barındıran pek çok insan tanıyordum. Ama yaşam pratikleri benden fazlasıyla farklı bir kadın hareketi grubuna dahil olup “Yalnız sen başını örtüyorsun, kendini metalaştırıyorsun. Bu feminizme aykırı. Sen nasıl feministsin?” sorgulamalarına maruz kalmaya cesaretim yoktu. Dahası bu sorulara verecek cevabım da tam anlamıyla mevcut sayılmazdı.  

Yüksek lisansa başladığım ilk dönem “Roman ve Kadın” temalı bir ders beni feminizme dair teorik okumalar yapmaya itti. Okudukça zihnim genişliyor, kadınların görünür ya da görünmez ne çok baskıya maruz kaldığını bir kez daha fark ediyordum. İlgimi en çok Black Feminism çekmişti. Bana feminizmin sadece beyazlara ait olmadığını, beyazların başlattığı bu kadın hareketinin siyahların dertlerine çare olmadığını göstermesi bakımından çok etkileyiciydi. Tıpkı başörtülü Müslüman bir kadın olarak benim dertlerime çare olmayan Türkiye’deki “Kemalist feminist” hareketi gibi yani. Bu dersin final ödevi olarak biraz da tesadüfen seçtiğim Cihan Aktaş’ın öykülerindeki kadınlar bana yepyeni bir alan açtı. Nasıl yani benim gibi Müslüman kadınların dertlerinden bahseden öyküler, romanlar yazılabiliyor, bunun üzerine teorik tartışmalar da mı yürütülüyordu? 

Tüm bunlar olup biterken ben düşünsel olarak zenginleşsem de hâlen daha kadın hareketinde aktif rol alacak gücü ve cesareti kendimde bulamıyordum. Reçel Blog’un yaklaşık olarak bu dönemlerde açıldığını (sanırım 1 sene kadar öncesiydi) hatırlıyorum. Blogdaki yazıların bana güç verdiğini ve “Evet yahu yalnız değilmişim. Benimle benzer dertlere sahip, benzer şeyler üzerine düşünen kadınlar da varmış.” dediğimi. 

Fakat benim için esas kırılma Kadınlar Camilerde hareketinin aktifleşmeye başladığı dönem oldu. Camilerdeki kadın bölümleri üzerine uzun yıllardır öyle çok düşünüyor, dertleniyor, birileriyle kavga ediyor, kendi çapımda söyleniyordum ki bu somut ve belki de “basit” (insanlık için küçük ama biz Müslüman kadınlar için hayati) mesele üzerine başkalarının da kafa yorduğunu görmek beni çok heyecanlandırdı. Her zaman yeni bir ortama (özellikle feminizmle alakalı) girmek konusunda tereddüt eden biri olarak Kadınlar Camilerde’nin bir iftarına katılmak bana şaşırtıcı derecede çok iyi geldi. Bu süreç Havle Derneği ile ve hatta ilk konferansına ufak bir sunumla katkıda bulunmamla devam etti. 

Geçtiğimiz ay Nebiye Arı’nın Müslüman Feministler belgeselini çevrimiçi olarak da olsa izleme fırsatı yakaladım. Belgeselin güzelliği bir yana, gösterimden sonraki soru cevap kısmı benim için çok besleyici oldu. Öncelikle şunu söylemem gerekir ki belgeselin izleyicileri arasında erkeklerin ve seküler feministlerin oranı azımsanmayacak kadar çoktu. Seküler feministler belgesel vesilesiyle Müslüman feministleri daha iyi anladıklarını ifade ettiler ve kafalarında her zaman dolaşan o “Müslümanlık ile feminizm çelişmiyor mu? Başınızı örtmeniz kadının metalaştırılmasına teşvik etmiyor mu?” cinsinden sorularını sordular. (Bu soruların tamamen Müslüman feministleri anlama çabasından kaynaklandığına şüphem yok.) O an fark ettim ki hep konuşmaktan, sorguya çekilmekten korktuğum seküler feministler “benim alanıma” girip beni sorgulamak için değil anlamak için bana soru soruyorlar. 

İşte şimdi B.’ye verdiğim cevabın nedenini anlayabiliyorum. Ataerkil, faşizan iktidar politikaları cumhurbaşkanının kızının bile İstanbul Sözleşmesi’ni onayladığını söylemesine sebep oldu. Seküler ve Müslüman feministler ataerkil otoriteye karşı birbirlerini dışlayan değil, anlamaya çalışan yeni bir topluluk oluşturmaya başladılar. Bunda Twitter gibi alanlarda yaratılan çeşitli ilişki ağlarına dayalı yeni kamusal alanın etkisi yadsınamayacağı gibi “terörist”, “vatan haini”, “imansız” gibi sıfatların neredeyse tüm kadınları hedef alması da etkili elbette. Yani bu hikâyede feminizmlerin çeşitlenmesi feministlerin bölünmesini değil tam tersine daha da birlik olmasını sağladı. Öyleyse yaşasın kızkardeşlik.

Reçel