ANALİZ
Giriş Tarihi : 25-02-2021 07:44   Güncelleme : 25-02-2021 07:44

M. Yavuz Ay Yazdı: İslâmofobinin Merkez Ülkesi Türkiye ve 28 Şubat 1997 Darbesi..

M. Yavuz Ay Yazdı: İslâmofobinin Merkez Ülkesi Türkiye ve 28 Şubat 1997 Darbesi..

İslâmofobinin Merkez Ülkesi Türkiye ve 28 Şubat 1997 Darbesi  

İslâmofobi, kelime anlamı itibarıyla “İslâm korkusu”  demektir. Müslümanlara kin ve nefret besleme, düşmanlık ve ayrımcılık yapma, fırsatını bulduğunda şiddet uygulama gibi sonuçlar doğurmaktadır.

İslâm korkusu ile darbeler arasında doğrudan ve dolaylı birçok  bağlantı vardır.

İnancımıza, geleneksel değerlerimize dayanan birçok olumlu özelliğimizi, tarihten bugüne taşıyamazken; darbeler gerek Osmanlı Devleti gerekse Türkiye Cumhuriyeti’nin süreklilik arz  eden bir kısır döngüsü olmuştur. Değer ifade eden ne varsa potansiyel suçlu,  gayrimeşrû ilân edildi. Suçlu bulunmuştu : İslâm!

Osmanlı modernleşmesinin itici gücü  “seyfiye, kalemiye ve ilmiye” sınıfının öncüleri kurtuluşumuzu İslâm’ın başvuru kaynağı olmaktan çıkarılmasına bağlamışlardı. Saltanat ve bürokrasisinin de destek verdiği bu tür modernleşmeye aydınlar, gazeteciler, yazarlar çoğunlukla taraftar olmuştur. Giyim kuşamdan, evlerde kullanılan eşyalara, kadın erkek ilişkilerinden eğitim sistemine dek kökten değişim rüzgârları her yeri kasıp kavurmuştur.

Yönetici elitin ve Batı tarafından devşirilmiş aydınların ortak hassasiyeti haline gelen, İslâm’ı aşağılama, değersizleştirme, itibarsızlaştırma, yok sayma çabaları, halkı da etkilemiştir.   Büyük oranlarda “İslâm’dan korkan Müslümanlar” yığınına dönüşen bir toplum yapısı su üstüne çıktı.  Çok şiddetli manevî yıkım toplumsal bütün katmanları etki  altına aldı...

Sistematik ya da bireysel  düşmanlığı besleyen İslâmofobinin tezahürlerine kimi Batı ülkelerinde rastlanmaktadır. Bu bağlamda Batılı ülkeler suçlanmaktadır. Konumlanış farkı olsa da  gayrımüslimlerin İslâmofobisinden önce Müslümanım diyen insanların İslâm korkusu üzerine düşünmemiz gerekiyor.

Ortalama  on yılda bir niçin ülkemizde  darbe yapılır? sorusunun kalkış noktamız açısından cevabı şudur: İslâmofobinin merkez ülkesi Türkiye’dir!

Darbeci şahıs ya  da guruplar, millet için “yönetime el koyma” zorunda kaldıklarını ifade ederler. Şahsi çıkarları asla söz konusu değildir(?!).

Osmanlı döneminde,” din elden gidiyor!” diye darbeler yapılırken, günümüzde “laiklik elden gidiyor!” teraneleriyle darbeler yapılıyor. Her iki dönemin darbecileri aslında birbirinin aynıdır. 

Osmanlı dönemi, ilmiye/kalemiye/seyfiye sınıflarının çıkar mücadeleleri neyse Cumhuriyet dönemi darbecilerinin çıkarları aynı kavşakta buluşur. Provokasyon, medyatik manipülasyonlar, seküler ya da din referanslı sembolleri kutsamalar, yalan  riya ikiyüzlülük açısından ruh ikizi gibidirler.

Darbeciler, kendilerini garanti altına alacak mevzuatı hemen yürürlüğe koyarlar. Asıl önemlisi bir sonraki darbenin tohumlarını ekerler… Geleceğin darbecileri, mevcut darbecilerin kucağında büyür… Bir bayrak yarışı gibi darbeciler, darbe hazırlıkları ve eylemlerine ilişkin dosyalarını sonraki kuşağa devrederler. Her yeni darbe; geçmiş darbe birikimlerini  içine alan, günün şartlarına uyarlanan yeni taraflarıyla daha  kapsamlı hâle gelir…

28 Şubat 1997 Postmodern Askerî Darbesi, bütün darbelerin alaşımına benzer. Diğer darbelerde görünür olmayan sözüm ona sivil unsurlar, 28 Şubat’ta teyakkuz halinde darbenin taşlarını döşemişlerdir.

1960 Askerî Darbesinin plânlayıcılarından Alpaslan Türkeş, yıllar sonra anılarında, “en kötü yönetim, en iyi darbeden daha iyidir!” itirafında bulunmuştur.

Beşli Çete diye anılan odalar, barolar, işadamları derneğinin, darbede aleni tutum sergilediğine şahit olduk.

“Silâhsız  kuvvetlerin darbesi”, “Topyekûn savaş!” gibi gazete manşetlerinin anlatmak istedikleri üzerine 28 Şubat Darbesine modern ötesi (postmodern) tanımlaması yapılmıştır.

Darbeler, büyük manevi yıkımların pençesinde yetersiz memleket kaynaklarının talanına da zemin teşkil etmiştir…  

Dayatılan seküler, laik, ulusçu kimlik modelinin faturası ağır olmuştur. Kaynakları kıt ülkemizin yaklaşık 200 milyar doları darbeciler ve çanakçıları tarafından talan edilmiştir.

 Merkez Bankası rezervleri, Başbakan Mesut Yılmaz ve Bakanlar Kurulu’nun gözleri önünde yağmalatılmıştır. Bir  gecede zenginlikler el değiştirmiş, olan her zamanki gibi halkımıza olmuştur.

28 Şubat, inanan insanlarımız için ciddi bir sınavdı. Birçok noktada zayıflık gösterdik, tavizler verdik. Dayanışma duygusunun konuşulduğu kadar yoğun olmadığı gözlemlendi. Başörtüsü için işinden okulundan alınan dindar kadın ve kızlar çokça istismar edildiler.

Darbelerden kurtulmak için ne yapılmalı?                                                                                                                                                    

Normların tüm yöneticilere uygulandığı, görev ve yetkilerin  sınırlandırıldığı bir yönetim modeli üzerine düşünmeli, araştırmalı, karşılaştırmalar yapmalıyız.

Müslümanların inandıklarını iddia ettikleri dinlerinden korkmaları, durumun vehametini ortaya koymaktadır. Oysa biçimsel bir devlet modeli önermeyen, ilkeler ortaya koyan, adaleti emreden bir dinin nasıl yalanlandığı, etkisizleştirilmeye çalışıldığı ortadadır.

Hülasa,  “İslâm korkusu”nu yenmiş, adaleti önceleyen bir anlayışla  hukuk devleti inşa edilmesi halinde darbelerden kurtulmak mümkün olacaktır.   

Hertaraf.com