Ali Bulaç
Giriş Tarihi : 15-02-2021 08:57   Güncelleme : 16-02-2021 21:38

Ali Bulaç Yazdı: Ahlaki Krizimizin Sebepleri- 5- Hadis sepetindeki çürük elmalar

Ali Bulaç Farklı Bakış'ta yazdı...

Ali Bulaç Yazdı: Ahlaki Krizimizin Sebepleri- 5- Hadis sepetindeki çürük elmalar

Kamusal ve toplumsal ahlak üretmememizin sebeplerini araştırırken, Kur’an-ı Kerim’den sonra varlık, hayat ve insan anlayışımızın teşekkülünde ikinci derecede rol oynayan hadislere de bakmak gerekir. Hadisler “sıhah ve müsnedler” adı altında çeşitli mecmualarda toplanmışlardır. Hadis mecmualarını bir elma sepetine benzetmek mümkün. Sepetin içinde sağlam ve lezzetli elma olduğu gibi az kaliteli veya tamamen çürük elmalar da var. Bize düşen çürükleri sağlam olanlarından ayırmaktır, yoksa sepetin tamamını çöpe atmaya kalkışmak değil. Kısmet olursa hadis usulünde hayati derecede önemli olan “metin kritiği”nden hareketle sahih hadisleri uydurma (mevzu) hadislerden nasıl ayırmak gerektiğiyle ilgili bir yazı kaleme almaya çalışacağım.

Hadis mecmuları ile ahlak konusu yakından ilişkilidir. Öyle olması tabiidir, çünkü Kur’an’ın beyanıyla hem Hz. Peygamber “En üstün ahlak üzere” yaratılmıştır (68/Kalem, 4), hem de kendi ifadesiyle “Güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderilmiştir.” (Muvatta, Hüsnü’l ahlak, 8; Ahmet ibn Hanbel, Müsned, II, 38.)

Nitekim hadis kitaplarında Resulullah (s.a.)’ın ahlaka ilişkin hitapları Kitabü’l edebKitabü’l birr veya Kitabü hüsnü’l ahlak” başlıkları (bablar) altında toplanmıştır. Bu bablarda rivayet edilen hadislerin her biri, insana kurtuluş yolunu gösterecek, onu ahlaki kemal ve yetkin erdemlere sevkedecek parlak yıldızlar hükmündedirler.

Fakat maalesef, elma sepeti örneğimizdeki gibi sahihler yanında uydurma rivayetler de yok değildir ve bunlar “Peygamber sözü” kabul edilip zihni tutum ve davranışlarımızı belirliyor, ahlaki hayatımızın çürümesine mesnet teşkil ediyor.

Bu bölümde 1. “Allah’ın halifesi ve Allah’ın gölgesi” 2. Zorbalara itaat ve sabır 3. Hilekârlık ve entrikanın meşrulaştırılmasına (“Savaş hiledir”) dayanak gösterilen uydurma rivayetler üzerinde duracağız.

  1. “Allah’ın halifesi, Allah’ın gölgesi”

Diğer yazılarımızda sıkça atıfta bulunduğumuz üzere, Hz. Peygamber (s.a.)’in irtihalinden sonra yerine geçen Hz. Ebu Bekir’e “Allah’ın halifesi” ünvanı verilince, o buna itiraz etmiş ve ünvanını “Allah’ın Resulü’nün halifesi” diye tashih etmişti. Dile ağır geldiği için sonraları ya tek başına “halife” veya “emir-emirü’l mü’minin” kullanılır olmuştur.

“Allah’ın halifesi” ünvanını ilk kullanan Emevi devletinin kurucusu Muaviye’dir. (1) Muaviye’nin bu ünvanı kullanmasının sebebi, kan davası güderek “Hz. Osman’ın katillerini cezalandıracağım” iddiasıyla Hz. Ali’ye karşı ihtilal yapmış ve bu gerekçe ile Şam’da bağımsızlığını ilan etmişti. Ne var ki hem Hz. Ali’nin şehadetinden, hem Hz. Hasan’ın antlaşma ile iktidar yarışından çekilmesinden sonra da sözünde durmadı, Hz. Osman’ın katillerinin peşine düşmedi. Öyle yapsaydı bu, onun yeni bir problemle karşılaşması anlamına gelecekti. Muaviye’nin bu savsaklayıcı tutumu Hz. Aişe dahil çok kimsenin hoşuna gitmemişti. Giderek onun Hz. Osman’ın kanını iktidarı için araçsallaştırdığı yönünde bir kanaat oluşuyordu. Böyle olunca Muaviye kendine “yeni bir meşruiyet” aracı bulma arayışına girişti; kendini “Allah’ın halifesi” ilan etti; halka da “Ben Allah’ın sizin üzerinize güç ve kuvvet verdiği kaderinizim” deyip yönetimine “kutsal, ilahi, aşkın” bir delil bulmaya çalıştı. Sonraları Emeviler, Bizans Kralı Jüstinyen’in “Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi (Zillullah fi’l arz)” sıfatını alacak, bu da Osmanlı padişahları tarafından da kullanılacaktır. Kanuni Sultan Süleyman, Fransa kralına yazdığı mektubunda “ben Allah’ın yeryüzündeki gölgesiyim” demektedir:

“Ben ki sultânü’s-selâtîn ve burhânü’l-havâkîn tâc-bahş-ı hüsrevân-ı rû-yi zemîn zıllullâhi fî’l-arzîn…” (1-10 Rebiülahir 932 / 15-24 Ocak 1526)

  1. Selim de “Selimi” mahlasıyla şu mısraları yazar:

Serîr-i saltanat oldı müyesser

Bi-hamdillâh cihân ḫalkına şâhuz

 İrişdi feyz-i Hak çün kim Selîmî

 Didüm târîhini ẓıll-ı İlâhuz“.

Sultanlık müyesser oldu. Hamdolsun cihan halkına şahız. Hakk’ın feyzi Selimî’ye erişti. Allah’ın gölgesiyiz. (II. Selimson mısra ile tarih düşürmüş: H. 974/M. 1566.)

 

  1. Zorbalara itaat ve sabır

Hz. Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğu iddia edilmiştir:

Sultan, yeryüzünde Allah’ın gölgesidir ki, kullarından her mazlum ona sığınır. Eğer adalet ederse (Allah katındaki) ücretini alır. Halkın da bu duruma şükretmesi gerekir. Eğer (sultan) haksızlık, zulüm yaparsa, onu vebali ona aittir, halk ise sabır etmekle yükümlüdür.” (2)

İbn Teymiye de bu hadisi şöyle yorumlamıştır: “Allah’ın emir ve yasaklarının tatbik edilmesi, cihad ve hac gibi ibadetlerin yerine getirilmesi ancak sultanla mümkün olur. Bunun içindir ki, Peygamberimiz, yolculuk yaparken bile, birinin imam/reis olmasını emretmiş ve rivayette ‘Sultan, yeryüzünde Allah’ın gölgesidir.’ diye ifade edilmiştir. Bu yüzden denilebilir ki; altmış yıllık zalim bir sultanla beraber yaşamak, bir tek gece sultansız yaşamaktan daha iyidir. Tecrübeler bunu doğrulamaktadır.” (3)

  1. Sabır

Sahih’lerde bile yer alan bir rivayete göre Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Yöneticisinden hoşa gitmeyen bir şey (muamele) gören kimse sabretsin. Çünkü kim yöneticiye itaatten sapacak olursa, cahiliye devrinde ölmüş gibi ölür.” (Buhari, Fiten, 2; Müslim imare, 56. Bu tür hadisler için bkz. Buhari, Cihad, 109, Ahkam, 1; Müslim, İmare, 32-33; Nesei , Bey’at, 27; İbn Maci, Mukaddime, 1; Tirmizi, Fiten, 47, Ahmed ibn Hanbel, Müsned, V, 42, 49.)

  1. İtaat
  2. Yine Müslim’de yer alan bir rivayete göre Seleme İbni Yezîd el-Cu’fî, Hz. Peygamber (s.a.)’e sorar:

– Ey Allahın Peygamberi! Kendi haklarını bizden isteyen, fakat bizim haklarımızı vermeyen yöneticiler başımıza geçerse, bize nasıl davranmamızı tavsiye edersiniz?

Hz. Peygamber yüzünü çevirdi. O tekrar sordu. Hz. Peygamber yine yüzünü çevirdi. Sonra tekrar sordu. Bu arada Eş’as İbni Kays, Seleme’yi çekti. O zaman Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

“-Dinleyin, itaat edin. Onlar kendilerinden, siz de kendinizden sorumlusunuz.” (Müslim, İmâre 49)

  1. Hz. Huzeyfe’den de şu rivayet nakledilmiştir. Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

“-Benden sonra benim doğru yolumdan gitmeyen ve benim sünnetimle amel etmeyen hükümdarlar olacaktır.”

“-Ben buna yetişirsem ne yapayım, yâ Resûlâllah?” diye sordum.

“Dinler ve itaat edersin. Sırtın dövülse ve malın alınsa bile yine dinle ve itaat et.” diye buyurdular.” (4)

c.”Kötü ameller”i Allah’a havale etmek

“Abdullah İbni Mesut, Hz Peygamber’in şöyle buyurduğunu rivayet eder:

– “Benden sonra, adam kayırmalar ve yadırgayacağınız bazı işler olacaktır” buyurdu. Ashâb:

– Ey Allahın Resûlü! O zaman nasıl davranmamızı tavsiye edersiniz? diye sorunca, şöyle buyurdu:

– “Siz üzerinize düşen görevleri yaparsnız, kendi hakkınızı ise Allah’tan beklersiniz”. (Buhâri, Menâkıbu’l-enbiyâ 8;  Fiten 2 ; Müslim, İmâre  45, 48)

 

  1. Namaz kılan zorbaya itaat

Mü’minlerin annesi, Ümmü Seleme(r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu:

“Üzerinize birtakım emirler gelecektir (يُسْتَعْملُ عَليْكُمْ أُمَراءُ). Bazı uygulamalarını maruf bulacak bazılarından istikrah edeceksiniz. Kim kerih görürse (onların yaptıklarından) beri olur. Kim de münker görürse selamete erer. Fakat kim de hoşnut olur da onlara uyarsa (isyan etmiş) olur.” Bunun üzerine sahâbe:

–Ya Resûlallah! Onlarla savaşmayalım mı? diye sorunca, Efendimiz:

–“Aranızda namaz kıldıkları sürece hayır” buyurdu.  (Müslim, İmâre 63)

Bu ve benzeri rivayetler zımnen değil, doğrudan yöneticilerin zorbalığına (zulüm) cevaz vermektedir. Zorbalığı kalıcı hale getiren şey ise zorbanın “namaz kılması”dır. Yönetici namaz kılıyorsa her türlü hukuksuzluğu ve zulmü yapsa da, yine ona itaat edilir. Söz konusu rivayetler belli başlı İslam bilginlerinin gayrimeşru yollarla başa gelip de fiili durum yaratan, İslami kamu hukukuyla ilgili hükümlere aldırış etmeyen hükümdarların “namaz kılmaları” halinde onlara başkaldırmayı tecviz etmemişlerdir. Bilginleri bu fikre sevk eden gerekçe “fitne” ateşinin yakılması durumunda medeni/sivil hayatın anarşiye döneceği, çok sayıda kanın döküleceği ve kamu düzeninin tamamen bozulacağı korkusudur. (5)

Ancak bu rivayette, Hz, Peygamber’in içine düşmesi mümkün olmayan iki paradoks var: Biri Kur’an’ın zulme karşı açık tavrına rağmen, zulme namazla verilen cevaz; diğeri zulmü ve haksızlığı (fahşa ve münker) gidermeyen namazın makbul namaz olamayacağına ilişkin hükümdür.

  1. a) Kur’an-ı Kerim’de 300’e yakın ayet zulümle ilgilidir: “Allah zerre miktarı zulmetmez” (4/Nisa, 40); “Zulüm Allah’tan değil, kullardandır” (3/Al-i İmran, 182); “Zulmedenlerin ülkeleri yıkılıp gider” (18/Kehf, 59); Haksızlık ve yağma ile şımarıp azanların etkin olduğu ülkeler yıkılır, o ülkelerde onları uyaracak faziletli kimseler olmaz (11/Hud, 116) Zorbalık üzere kurulu düzende zalimler birbirleriyle dayanışma içinde iktidarlarını sürdürürler (45/Casiye, 19). İnsanlar farklı inançlara ve dinlere mensup olsalar bile karşılıklı ihtiram içinde yaşamalıdır, düşmanlık sadece zulme ve zalimlere karşı olur: “Zulmedenlerden başkasına karşı düşmanlık yoktur” (2/Bakara, 193).
  2. b) Namaz dinin esası ve ruhudur. Birçok fonksiyonu yanında en önemli fonksiyonlarından biri insanı kötülüklerden korumasıdır: “Sana Kitap’tan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklar (fahşa)dan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah’ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tür. Allah yaptıklarınızı bilir.” (29/Ankebut, 45)

Şimdi bu hadisin sıhhatini kritik ettiğimizde, son bölümünün Kur’an’ın ruhuna aykırı olduğu anlaşılmaktadır. Kendisinden sonra zorba yönetimlerin ortaya çıkacağını Hz. Peygamber haber vermiştir, bu ihbari hadislerden biridir, ama “–Ya Resûlallah’a, “ Onlarla savaşmayalım mı?” sorusuna, Efendimiz’in: –“Aranızda namaz kıldıkları sürece hayır” dediği iddia edilen hüküm cümlesi sonradan birileri tarafından eklenmiştir:

Popüler “din kültürü”müzde bu rivayetten istihraç edilen sonuçlardan bir şudur: “Devlet başkanı, seçim, tayin, şûra kararı, kendi gücü ve benzer yollardan herhangi biriyle gelebilir.” Eğer devlet başkanı “kendi gücü veya benzeri yollardan herhangi biriyle” yönetimin başına geçebiliyor ve bu ümmet tarafından meşru görülüyorsa, ondan İslami hükümlere uyup adaleti tesis etmesi, hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı kalması beklenemez. (6)

Hiç kuşkusuz yönetime karşı silahlı mücadele, şiddet, terör ve darbecilik meşru değildir ve elbette İslam bilginlerinin altını çizdiği gibi toplumsal düzeni altüst eder, kan dökülmesine yol açar. Ama İslam bilginleri neden Batı’daki gibi “iktidarın şiddet kullanılmadan, belli periyodlarda ve seçimle el değiştirmesi ilkesi” üzerinde imal-i fikr etmediler; Kur’an’da ve Hz. Peygamber’in tatbikatında seçim, biat ve istişare/şura gibi amir hükümler varken, bunları fiilen yürürlükten kaldırıp güvenliği yücelttiler, böylece zorba yönetimlere dolaylı cevazlar verdiler?

Denilecek ki Batı’da 850 yıllık kanlı mücadelelerden sonra “şiddetsiz iktidar devri” sağlanabildi. Bu doğru ama İslam bilginleri de kansız yollarla siyasetin devrinin teorik zeminini oluşturmadılar. Batı’da erken dönemden başlamak üzere filozoflar, bilim adamları, düşünürler teokratik ve mutlakiyetçi yönetim biçimlerinin dışında alternatif yönetim biçimleri ve siyaset felsefeleri üzerinde düşündüler, muazzam bir literatür oluşturdular.

Kelami ve fıkhi cevazlar istibdat rejimlerine meşruiyet zemini oluşturunca, mülk sultanların oldu; şahlar ve padişahlar Allah’ın ve halkın mülkünü, ekonomik ve tabii kaynakları kendi arzuları, hanedanlarının refahı ve gücü için kullandılar. “Halk padişahın dininden (en Nâsu ala dini mülukihi)” olunca, toplum da ne hukuka riayet etti ne ahlakın en yüksek değer olması gerektiği kaygısını taşıdı. Bilginler fitne ateşi alevlenmesin diye zorba ve yağmacı yöneticilere cevazlar verdiler ama cevazlar işe yaramadı; ayaklanmalar, ihtilaller, darbeler, iç savaşlar sona ermedi.

Gazali, Farabi ve İbn Sina’yı –elbette birkaç yanlış görüşlerinden dolayı- tefekkürün ölüm vadilerine sürer, Selçuklu sultanı ve vezirinin hizmetinde dizayn ettiği Nizamiye medreseleri ile ilmin ve tefekkürün canına okurken; İbn Haldun da mülkün temellükünü asabiyete bağlayıp neredeyse zorbalığı ve talanı tarihin yasası, toplumun kaderi olarak anlaşılır kılarken, biraz da Resulüllah nasıl bir toplum tasarladı, nasıl reel politik ile ideal politik arasında denge kurdu, nasıl iktidarı zorba ve yağmacı yöneticilerin mülkü olmaktan çıkardı, bu konularla da ilgilenebilirlerdi. Gazali, İbn Teymiye, İbn Haldun vd.nin entelektüel gücü buna yeterdi.

Hala aynı mecradayız, tarihimizi tekrar etmekten başka Kur’an’ın ruhuna ve Hz. Peygamber’in sünnet ve siretine uygun yol bulamıyoruz.

Hiç şüphesiz şiddet, terör ve kan dökmenin dışında başka yol vardır. Bu yazıda yol üzerindeki engellerden biri olan “uydurma (mevzu) hadisler” faktörü üzerinde durduk. Sonraki yazımız Kelam ve kelamcılar olacaktır. (7)

Notlar

1) Geçen yazıda Muaviye’nin yapıp ettiklerini “vahiy katibi” sıfatıyla ele almıştım. Bazı okuyucular Muaviye’nin vahiy katibi olmadığını hatırlattı. Hiç kuşkusuz Muaviye’nin vahiy katipliği son derece şüphelidir. Çünkü Muaviye babası gibi ancak Mekke fethinde Müslüman olmuştu. Efendimiz de Mekke’de dikkate değer bir süre kalmadan Medine’ye dönmüş ve orada dünyadan irtihal etmişti. Sünni algıya göre Muaviye Efendimiz’in katibidir. (Bkz. İrfan Aycan, Muaviye Md. DİA.) Varsayalım ki “vahiy katibi”dir, amelleri onu adilane ve hakkaniyetli olarak kritik etmemize engel mi? Elbette hayır, çünkü Hz. Peygamber hariç kimse masum/layuhti değildir.

2) Beyhaki, Şuubu’l-İman, 9/475

3) İbn Teymiye, Mecmuu’l-Fetavî, 28/390-391.

4) Tac, III/44-45.

(5) Bkz. Ebu Hamid el Gazali, El İktisad fi’l i’tikad (İtikadda orta yol), çev. İ. Agah Çubukçu-Hüseyin Atay, Ankara-1962, s. 234.

(6) https://www.nurdanhaber.com/tr-tr/haberler/44867/namaz-kildiklari-surece-onlarla-savasmayin/

(7) Hadis kaynaklarından ahlaki yozlaşmaya mesnet gösterilen bir başka hadis “Savaş hiledir” rivayetidir. Bu konuyu ele aldığımız yazımıza şu linkten ulaşmak mümkün. “Savaş “hile“ midir, “taktik“ midir? (Hud’a ve hile). https://alibulac.net/2020/12/21/ahlaki-krizimizin-sebepleri-3/

Farklı Bakış