KÜLTÜR-SANAT
Giriş Tarihi : 08-02-2021 20:29   Güncelleme : 12-02-2021 06:19

Türkiye’de “Byung-Chul Han’ın Psikopolitika” kitabı okundu, okunuyor…

Türkiye'nin farklı illerinde genellikle her ayın ilk pazarı yapılan etkinlik bu ay İstanbul’da geçen ay olduğu gibi yine Korona Virüsü nedeni Zoom programı ile uzaktan katılım ile yapıldı.

Türkiye’de “Byung-Chul Han’ın Psikopolitika” kitabı okundu, okunuyor…

Türkiye'nin farklı illerinde Üstad Atasoy Müftüoğlu’nun Tavsiye ettiği kitaplar okunarak Entelektüel Bilinç İşçiliği etkinliği ile Mütalaa ediliyor.

2012 yılından beri devam eden etkinlikte bu ay Türkiye’de “Byung-Chul Han’ın Psikopolitika Neoliberalizm Ve Yeni İktidar Teknikler” kitabı yapıldı yapılıyor..ve

“Byung-Chul Han Psikopolitika” kitabının mütalaasına Zehra Yıldırım kitabın yazarı hakkında bilgi vererek başladı, daha sonra kitabın genel bir değerlendirmesini yaptı.

Daha sonra tüm katılımcılar kitap üzerinde değerlendirmeler yaptılar.

İşte Byung-Chul Han’ın ‘Psikopolitika’ kitabının mütalaasından notlar:

Geçmişte toplumu disipline eden yönetim modeli ile bugün var olan özgürlükçü model arasındaki farkın ya da fark sandığımız benzerliklerin ne olduğu aktarılmaya çalışılıyor kitapta.

Disiplinden uzak olan bu özgürlükçü modelin bizi bugün nasıl büyük handikapların içine sürüklediği dijital çağın örnekleriyle anlatılmaya çalışılıyor.

Aslında özgürlük olarak algıladığımız şeylerin sunulan tercihlerden ibaret olduğunu vurguluyor Chul-Han.

Disiplin edici modelin anlaşılması için sık sık, J. Orwel’ın 1984 kitabındaki Big Brother’in kurduğu sistemden ve Bentım’ın bir hapishane inşa modeli olan panoptikonundan söz ederek karşılaştırmalar yapıyor. Yine Fuco’nun disiplin iktidarından söz ediyor…

Onların bu sistemlerinde her şey kontrol altına tutmak için gözetlemek ve baskı kurmak esastır. Yönetime gözün iktidarı hakimdir.

Fakat bugün var olan özgürlükçü modelde baskı aracı olacak hiçbir şey kullanılmıyor ya da yapılmıyor. Çünkü artık toplumu gözetim altında tutmanın en kolay yolu, toplumu özgürleştirdiklerini söyleyerek yaşamlarını kendi rızalarıyla şeffaflaştırmaktan geçiyor. Kitapta Şeffaflığın diktatörlüğü kısmında bahsediyor bundan…

Burada sorulacak soru şu: Disipline edici yönetim ile adı özgürlükçü sistem olan yönetim arasında ne fark var? Chul-Han’a göre bu sistemlerin yöntemleri farklı fakat amaçlanan şeyler ve sonuçları aynı. Biz ise bu sistemlerin içinde bu ayrıntıları sorgulamadan yüzen bir toplumuz.

Peki psikopolitika ile biyopolitika arasındaki fark neydi?

Fuco’nun tanımlaması ile kapitalist sistemin biyopolitika anlayışı bedensel ve biyolojik olanla bağlantılıdır. Yani görünüre dair olanla ilgilenir.

Fakat Chul-Han’a göre artık biyopolitika aşılmış ve psikopolitika ile insanların psikolojisine, duyguları ve heyecanları üzerinden etki edebilmek amaçlanmış ve bu başarılmıştır diyor.

Baktığımız zaman hiçbir cebr yani zorlama olmamasına rağmen biz toplum olarak bu sürece gönüllü olarak dahil olmuş oluyoruz. Bu gerek sosyal medya üzerinden gerekse de yaşam tarzımız üzerinden bize zaten sunulmuş oluyor ve biz bunlara gönüllü olarak razı oluyoruz. Aslında bizler dijital bir panoptikonun içindeyiz…

Psikopolitika: siyasetin insan psikolojisini baz alarak kurulan değişken durumdur. Foucault'un biyo-siyasetine karşı antitez durumundadır bu kavram. Liberalizm: serbestcilik manasına gelen siyasi felsefe iken neoliberalizm kapitalizmin bugünkü itibari ile mutasyona uğrayan halidir.

Psikopolitika neoliberalizmin yönetim politikasıdır. Aslında günümüzde özgürlük olarak sunulan şeyler bize sunulan tercihlerden ibarettir. Kitap orwel'ın 1984 kitabında Big Brother ve Benthamin panaptikonuna değinir. Benthamin big brotheri  Orwel'ın gözetim devletidir. Burada insanlar sürekli gözetim altındadır ve tekduzelesmeye başlamıştır. Ve yasaklar mevcuttur. Psikopolitika ise yasakların olmadığı, seçim şansının insanlara bırakıldığının sanıldığı ve  algılarının yönlendirildiği dijital hapishane konumundadır. Bu hapishanede kişi bilgilerini gönüllü olarak vermektedir Benthamin panaptikonunun aksine. 1984 ün tersi bir distopya'nın olduğunu söylüyor kitap. Orwel'ın korktuğu bizi bilgiden mahrum bırakmalarıydı. Şimdiki sorun bu kadar bilgi kirliliğinde hakikatin ne olduğu meselesi. Günümüzde biyopolotika aşıldı. Psikopolitika ile insanların zevklerine değiniliyor ve gönüllü olarak razı olmuyoruz bazı şeylere.

Özne dediğimiz şeyin adı kalıyor sadece özne yıpranıyor; tüm hayatımız satılık hale geliyor. Ferdiyetin yok olup bireyin her dakika yükselmesi bununda kişinin kendisini pazarlayarak yapması meselesi konuşuldu.

Varlığımızdan soyutlanıp yapaylaşıyoruz ve bu yapaylık bizi hakikatten uzaklaştırıyor.

Pandemi dönemini bile kendimize dönük olarak geçirmedik bize sunulan tercihlerden birini seçerek yaşadık. En bilindik örneğini verecek olursak eskiden yüzüne bakmadığımız mayalı ekmeklerin, bir anda işte ben de buradayım ben de ekmek yapıyorum adı altında, reklam amaçlı  toplu şekilde paylaşılması oldu.

İnternet başlangıçta sınırsız özgürlük sunacak gibiydi bugün topyekûn bir gözetlemeye, her şeyin kontrol edildiği, mahremiyetlerinin yok edildiği döneme denk geldi. Kişilerin ruh haritasının çıkarıldığı bir mecra burası. Etrafımızda baktığımızda neredeyse like kölesi haline gelmiş durumda olduğumuzu görürüz. Daha iyisini yapabilirsin baskısı yapamazsın baskısından daha katlanılmaz olur çoğu zaman. Ne kadar özgürlük istiyorsak o kadar köleleşiyoruz aslında.

Bir yerlerde görünür olabilmek için mahremiyetin satıldığı bir dönemdeyiz.  Mahremiyet hassasiyetini kaybettiğimiz gibi bunun farkındalığını da kaybediyoruz zamanla.

Kitapta geçen budala kavramı üzerine konuşulup bunun var olan sistemin dışına çıkanlar anlamında olduğu söylendi. Budala düşünülmeyeni düşünebilen kişidir. Başka bir değerlendirmeye göre de budala aslında peygamberin hirasını anlatan bir kavramdır. Toplumdaki aynılaşmayı bilinçli olarak kabul etmeyip kendini ayrı tutmaktır.

Söyleyeceği sözü olduğu zaman konuşan toplum bir mesele ile ilgili görüş bildiriyor ben de bildirmeliyim mantığı ile hareket etmeyendir. Herkes bir konuyu gündeme getiriyor diye biz de getiriyorsak, aslında bu konuya dair söyleyecek özgün bir yorumumuz yoksa ve ona rağmen değiniyorsak budalalık hakkını kaybediyoruz . Kendi tercihlerimiz ile kendi değerlerimizi yok ediyoruz.”

Chul-Han “Budala” kavramına çok faklı bir anlam yüklüyor kitabın 85. Sayfasında geçen şu ifadeler bunun açık göstergesi “Felsefe tarihi bir budalalıklar tarihidir. Sadece hiçbir şey bilmediğini bilen Sokrates budaladır. Her şeyden şüphe eden Descartes da. Cogito ergo sum budalalıktır. Düşüncenin iç kasılması başka bir başlangıcı mümkün kılar. Descartes, düşünmeyi düşünerek düşünmektedir. Düşünme kendi ile bağlantı kurarak bakir durumuna geri döner. Deleuze, Kartezyen budalanın karşısına başka bir budala çıkarır: "Eski budala kendinden çıkarak varacağı apaçıklıklar peşindeydi, bu esnada da her şeyden şüphe ediyordu ... Yeni budalaysa hiçbir apaçıklık istemiyor .. ., absürd olanı istiyor - bu tamamen yeni bir düşünme anlayışı. Eski budala hakikati, yeni budalaysa absürd olanı düşünmenin en yetkin konumuna geçirmek istiyor.” Bu ifadelerden açıkça anlaşılacağı gibi ‘Budala’ yazarın gözünde söylenmeyeni söyleyen bir anlamda tepkileri düşünmeden hakikatin mücadelesini  veren kişilik gibi gözüküyor. Arkadaşlarında söylediği gibi bizim kültürümüzde deli/veli söyleminde ifadesini bulan kişiler gibi duruyor. Budala gibi çok olumsuz bir kavrama bu kadar olumlu bir anlam yüklemek kitabın en ilginç ifadelerinden biri.