Mücahit Gültekin
Giriş Tarihi : 07-02-2021 09:36   Güncelleme : 12-02-2021 06:22

Mücahit Gültekin yazdı: Boğaziçi Protestoları Üzerine..

Mücahit Gültekin yazdı: Boğaziçi Protestoları Üzerine..

Mücahit Gültekin İslami Analiz'de "Boğaziçi Protestoları Üzerine.." başlıklı bir yazı kaleme aldı...

İşte o yazı: 

Sosyal/siyasal bir olaya ilişkin hakkaniyetli bir çerçeve çizmek olayı bir kaç mercekten değerlendirmeyi gerekli kılıyor. Maalesef ülkemizde çeşitli katmanlardan ele alınarak değerlendirilmesi gereken pek çok olay kategorik olarak değerlendiriliyor. Genelde iki taraf oluşuyor ve olaylar tarafların önkabul filtresinden geçirilerek yorumlandığı için herkesin kendine ait gerçeği oluşuyor. Öznel gerçeklik bir defa oluştuktan sonra olayın kendisinin ve bileşenlerinin yerine geçiyor ve olaydan ziyade öznel gerçekliklerin yankılanıp durduğu bir monologun içine hapsoluyoruz. Boğaziçi olayları için de bu durumun geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Şüphesiz, bir olayın tarafı olmak (örneğin Boğaziçi protestolarının lehinde ya da aleyhinde) başlı başına bir sorun değil. İnsan taraf olarak gerçekliği bütün katmanlarıyla görmeye gayret edebilir ve görebilir de. Ama önyargılı olmayan bir taraftarlık, görülenlerin kişinin kendi düşüncesini değiştirmesine izin verir.

Bu yazıda, konuyu, protestonun/protestocuların algılanması, protestoların bir bileşeni olarak LGBT, protesto sürecinde yapılan manipülasyonlar ve itirazların/taleplerin gerekçesi olmak üzere dört başlık altında değerlendirmeye çalışacağım.

*

Boğaziçi Protestolarının Politik Anlamı

Bir protestonun anlamını, bir eylemcinin değerini ne belirler? Eylemin ya da eylemcinin kendisi bunda ne kadar etkilidir?

28 Nisan 1960'da Demokrat Parti'yi protesto eylemlerinde vurulan İstanbul Üniversitesi öğrencisi Turan Emeksiz, bir kez ölüp üç kez gömülen biri olarak "cesedin politik kullanımına" dramatik bir örnek oluşturur. Beyazıt Meydanı'nda öldürülen Emeksiz, DP yönetimi tarafından sessizce Mevlanakapı Mezarlığı'na gömülmüş; darbeciler yönetime gelince ise oradan çıkarılıp, "Hürriyet Şehidi" olarak Anıtkabir'e defnedilmiştir. 80 darbesinden sonra, 24 Ağustos 1988'de "Hürriyet Şehidi" olarak görevini tamamladığından Anıtkabir'den çıkarılıp, bu sefer "sade bir vatandaş" olarak Cebeci Mezarlığı'na gömülmüştür. Emeksiz'i vuran kişinin kim olduğuysa "bir türlü" belirlenememiştir.

Afganlı savaşçıların "mücahid" konumundan çıkarılıp, "terörist" sınıfına dahil edilmesi bir başka örnektir. 1980'li yıllarda Rusya'yı ülkelerinden çıkarmak için savaşan Afganlılar mücahidken, şimdilerde ABD'yi ülkelerinden çıkarmak için savaşan Afganlılar "terörist" olarak anılmaktadır. Bugünlerde de Putin protestolarından gayet memnun olan ABD, kendi ülkesindeki protestoları "yerli terörizm" olarak isimlendiriyor.

Örnekleri çoğaltabiliriz, ama asıl soru şudur: Ne zaman direnişçi, ne zaman isyancı oluruz? Hangi savaşçılar "mücahid", hangi savaşçılar teröristtir? Hangi mücadele özgürlük, insan hakları ve demokrasi içindir; hangisi faşizmin, diktatörlüğün ve totaliterizmin ayak sesleridir?

Hatta askeri bir müdahale ne zaman istibdat, ne zaman hürriyettir? Örneğin bir kesim için 27 Mayıs bir darbe değil, bir devrimdir. Kimilerine göre de buz gibi bir darbedir, hem de ABD darbesi.

Bu örneklerin gösterdiği gibi sosyal/siyasal bir olayın anlamını belirlemek, taraflardan hangisinin doğru anlamı temsil ettiğini ortaya koymak her zaman o kadar kolay değildir. Kim olduğunuz, söz konusu olayın sonuçlarından nasıl etkileneceğiniz, o olayın sonuçlarının üçüncü tarafları nasıl etkileyeceği, sizin üçüncü taraflarla olan ilişkileriniz olaya ilişkin duruşunuzu büyük oranda belirleyecektir. Tabii ki, bir olayı analiz etmek için kullandığınız faktörlerin sayısı arttıkça yapacağınız değerlendirme daha kompleks olacaktır. Hesaba katılması gerekirken dikkate alınmamış, ya da hesaba katılmaması gerekirken dikkate alınmış bir etken yanlış tarafta durmanıza neden olabilir. Şunu net olarak söyleyebiliriz: Taraflarını en kolay belirleyenler sadece bir faktör/kriter kullananlardır. Ama söylediğim gibi bu haksız ya da yanlış değerlendirmelere yol açabilir.

Bir ayı aşkın bir süredir devam eden Boğaziçi protestoları için de bu durumun geçerli olduğu çok açık. Türkiye'de pek çok olayda olduğu gibi bu olayda da tek faktörlü değerlendirmelerin yaygın olduğunu görebiliyoruz. Tek faktörden kastım daha çok politik pozisyon. Birkaç kritik örneğe bakabiliriz. 

Mesela bugünlerde Boğaziçi protestolarının yanında duran Karar Gazetesi'nin bazı yazarları, Gezi Parkı eylemlerinde tersi bir konumdaydılar. Davutoğlu ve Babacan gibi siyasal figürler için de aynı şey geçerli, her ikisinin de açıklamaları arşivlerde kayıtlı. Gerçekten de iki protesto arasındaki farklardan mı kaynaklanıyor bu görüş değişikliği yoksa siyasal pozisyonun değişmesinden mi? Mesela imkanımız olsa, Gezi'yi bugüne, Boğaziçi'ni geçmişe taşısak Babacan ve Davutoğlu'nun ya da Karar yazarlarının görüşlerinde bir değişiklik olur mu? Geçmişte çok totaliterdiler de yavaş yavaş mı demokratikleştiler?

ABD gibi görüşleri değişmeyenler var bir de. ABD sözcüsü, yapılan gözaltılara ilişkin endişelerini dile getirip, cinsel azınlıklara uygulanan baskıyı kınadığını açıkladı. Gezi olaylarını pozitif değerlendiren ABD medyası, Boğaziçi protestolarını da olumlu pencereden değerlendiriyor. New York Times'taki uzun bir değerlendirme, protestoları "özgürlükçü" bir konuma oturturken; Boğaziçi'ni de "Robert Kolej'inin bir parçası ve Batı'ya eğilimli, liberal" bir üniversite olarak tanımlıyor. BBC'den, DW'den, The Guardian'dan benzer örnekler sunmak mümkün. Genelde Türkiye'deki "otoriter rejime" vurgu yapılıyor. Daha önceki yazılarımızda ifade etmiştik, "otoriterlik", "özgürlük" gibi kavramlar günümüzde çoğunlukla ideolojik amaçlar için kullanılıyor. Mesela Suudi Arabistan, ABD için hiç de otoriter değil. İsrail'i söylemeye gerek bile yok.

İktidara yakın duran televizyon kanalları, gazeteler ve yorumcular ise protestolarla gezi benzeri bir sürecin tetiklenmeye çalışıldığını, Boğaziçi'ndeki oligarşik düzenin korunmak istendiğini, hükümeti zor durumda bırakmak için protestoların kullanıldığını, terör gruplarıyla ilişkili kişilerin protestoları provake etmeye çalıştıklarını ifade ettiler.

Bu örnekler protestonun içerdiği yalın anlamdan çok o protestonun siyasal çıktılarının, politik anlamının önemli olduğunu gösteriyor. Peki, bu denklemde protestocuların yeri nedir?

Protestocular derken iki ana gruptan bahsediyoruz; öğrenciler ve öğretim üyeleri. Öğrenciler bu denklemin hem en güçlü hem de en zayıf halkası; protestoların meşruiyeti açısından en güçlü, protestoların çıktılarını yönetmek açısından ise zayıf halka. Tabii ki protestocuların öğrenci kanadının tek bir bloktan oluşmadığını, farklı gerekçelerle meydana çıktıklarını ya da ortak gerekçenin dışında asli gerekçelerde farklılıklar olduğunu söyleyebiliriz. Öğretim üyelerinin ise organize hareket ettiklerini görüyoruz.

Sonuç olarak en genel hatlarıyla iktidar ve iktidara yakın çevrelerin protestoların karşısında olduğunu; Türkiye'de iktidar karşıtı çevrelerin, yurt dışında ise ABD'nin ve Avrupalı ülkelerin ve biraz sonra ayrı bir başlıkta değineceğimiz BM'nin protestonun yanında yer aldığını söylemek mümkündür. Tabii ki bu bütün protestocuların da onların yanında yer aldığı anlamına gelmez, protestoların farklı gerekçelerle karşısında olanların illa iktidarın yanında olduğu anlamına gelmediği gibi. Yani, sadece ABD'nin protestoları destekleyen bir yaklaşım sergilemesinden yola çıkarak protestocuların da ABD'yi desteklediği çıkarımı yapılamayacağı gibi tersi bir çıkarım da yapılamaz. Tabii ki, protestoların yanında olanların bu desteği nasıl algıladığı da önemlidir. Hem anti-emperyalist olduğunu söylemeleri, hem ABD desteğinden memnun kalmaları beklenemez. Ancak genel olarak herhangi bir rahatsızlık gözlemlemiyoruz. Hatta bazıları bunu "dünyadan Boğaziçi protestolarına destek" şeklinde algılıyor. ABD'nin protestolara ilgilisi, protestoların kendisinden daha çok sonuçlarıyla ilgilendiği anlamını taşıyor.

Protestoların Bir Bileşeni Olarak LGBT

Öncelikle LGBT hareketlerin protestoların ilk gününden itibaren meydanlarda yer aldığını belirtmemiz gerekir. Gerek iç, gerekse dış basında yer alan fotoğraflarda "gökkuşağı bayraklarından" dolayı protestocular arasından kimlikleri seçilebilen tek grubun LGBT hareket olduğunu söylemek mümkündür. LGBT hareket, protestolardaki "belirginliğine" rağmen Kabe saldırısına kadar protestoların değerlendirilmesi açısından merkezi bir konumda değildi. Fakat bu saldırıdan sonra Boğaziçi protestoları adeta LGBT hareketin damgasını taşımaya başladı ve protestoların algılanma biçimini kökten değiştirdi. O yüzden bu konunun sağlıklı bir şekilde değerlendirilmesi önem taşıyor.

LGBT hareketin protestolardaki görünürlüğünün temelde iki tür rahatsızlık yarattığını söyleyebiliriz: İnançları gereği rahatsızlık duyanlar ile, protestoların amacına ulaşmasını engelleyici buldukları için rahatsızlık duyanlar; ben buna "stratejik rahatsızlık" diyorum. Konu, rektör atamasına karşı olanların sert tartışmalarına neden oldu; protestocular içinde LGBT bayraklarını istemeyenler vardı. Bu bayrakların, protestoların etki gücünü zayıflattığını ifade ediyorlardı genel olarak. Ancak protestoların ilk gününden itibaren meydanlarda olan LGBT hareketler özetle şunu söylediler: "LGBT hakları insan haklarıdır. Bayrağımızla, cinsel kimliğimizle, sloganlarımızla protestoların içinde olmaya devam edeceğiz. Biz bu muhalefetin bir parçasıyız."

Bu konuda protestolar lehine bir duruş sergileyen taraftan pek çok kişinin yorumunu dinledim, yazısını okudum. LGBT meselesini büyütmemeye, önemsizleştirmeye çalıştılar. İktidarın özellikle bu konuyu öne çıkarıp "din" üzerinden halkı yanına çekmeye çalıştığına vurgu yaptılar. Ancak bu yorumların yanıltıcı olduğunu söylemeliyiz. Bunlar ya LGBT hareketi doğru anlamamışlardır ya da taktiksel olarak böyle davranmaktadırlar. Yukarıda da söylediğimiz gibi LGBT grupsal kimliklerini açıkça ortaya koyarak ilk günden itibaren meydanlara çıktı. Ayrıca o protesto alanı içinde uluslararası belgeler ve kurumlar açısından LGBT hareketin hayli güçlü olduğunu söyleyebiliriz.

ABD sözcüsünün açıklaması bunun açık bir örneğidir. Ancak uluslararası destek bununla da sınırlı kalmadı. BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği de 3 Şubat'a "LGBT'lere yapılan ayrımcılığı, yetkililerin transfobik ve homofobik yorumlarını kınadıklarını" açıkladı.

O yüzden LGBT hareketten Boğaziçi protestoları özelinde "stratejik rahatsızlık" duyan iktidar karşıtı çevreler de, LGBT hareketin "sapkınlığına" dikkat çeken, inançları gereği rahatsız olan iktidar çevrelerinin yaklaşımı da çelişkilidir. Her iki tarafın çelişkisini de biraz açmak istiyorum.

İnançları gereği rahatsız olanlar; bir taraftan uluslararası metinlerin bağlayıcılığıyla bu yapıların legalliğini onaylarken, diğer taraftan ise bu yapıların faaliyetlerinden rahatsız oluyor. Uluslararası toplum karşısında, politik ve hukuki belgeler imza edilirken verilmesi gereken mücadeleyi vermeyip, bunun sonuçlarından rahatsızlık duymak bir çelişki olarak ortada duruyor. Eğer yerimiz AB medeniyeti diyorsanız, AB değerleri bunlar. LGBT'cilerin söylediği gibi: "alışacaksınız". LGBT hareketin Türkiye'de kimi dindarları da yavaş yavaş ikna etmesinde bu çelişkilerin payı yok mu?

Sayın İçişleri Bakanı Süleyman Soylu katıldığı bir programda LGBT'nin ABD ve Avrupalı ülkeler tarafından Türkiye'ye pazarlandığını ve ABD tarafından LGBT derneklere milyonlarca dolar akıtıldığını söyledi. Peki bu nasıl oldu? ABD'nin LGBT derneklere "ekonomik desteği" AB'ye uyum politikalarının "tam gaz" devam ettiği 2005'te başlamıştı. 28 Şubat'ın soluğunu hâlâ ensesinde hisseden dindar kitleler o günlerde AB'nin kendisine kucak açmasını memnuniyetle karşılıyordu. İlk LGBT dernek, KAOS GL o yıl resmileşmişti. Ankara Valiliği TMK 56. madde gereği karşı çıkınca AB Komisyonu "Eşcinsellik insan haklarının çok önemli bir parçası. Ankara Valiliği'nin bu yaklaşımı kabul edilemez." açıklamasında bulundu ve derneğin kapatılmasının önüne geçildi. Hemen sonrasında George Bush'un kabinesinde Savunma Bakanı Yardımcısı olan Paul Wolfowitz Dünya Bankası Başkanı sıfatıyla KAOS GL'yi ziyaret edip ekonomik yardımda bulundu. Dünya Bankası bir sonraki yıl KAOS GL'ye ikinci kez hibede bulundu. AB'nin siyasi, Dünya Bankası'nın ekonomik duyarlılığı "herhangi bir dernekle" karşı karşıya olmadığımızın güçlü bir işaretiydi. Nitekim 2011'de imzalanan İstanbul Sözleşmesi'nde LGBT hareket "sexual orientation" ve "gender identity" kavramlarıyla hukuk hiyerarşisinin en tepesinde kendisine yer buldu. Ama söylediğim gibi o yıllarda bunlar İslami kamuoyunun çok dikkatini çekmiyordu, uzun yıllar da çekmeyecekti.

Özetle, iktidar çevrelerinin temel çelişkisi; uluslararası statüko karşısında masada direnmeyip bunun sonuçlarını sahada gördüğünde ise "milli ve manevi değerlerimiz" diyen; diplomatıyla çözemediği sorunu "kolluk güçleriyle" çözmeye çalışan bakış açısıdır. Doğal olarak LGBT hareketler "Neden o zaman bu belgeleri imzaladınız?" diye soracak, uluslararası kurumlar imzalan belgelere dayanarak sizin tutumunuzu kınayacaktır.

Stratejik açıdan rahatsızlık duyanlar da aynı çelişkiyle karşı karşıya. CHP'nin protestolara "yarım ağız" destek vermesi, toplumsal duyarlılıklarla karşı karşıya gelmemek için. Atamaya karşı çıkarken LGBT saldırısıyla aynı karede görünmemek için.    

Ama nereye kadar?

Sosyal medya mecralarında protestocuların LGBT bayraklarına tepki gösteren onlarca yorum okudum. Yorum derken LGBT bireylere yönelik envayi çeşit küfür. Hemen hepsi de özetle aynı şeyi söylüyordu: "Temiz eylemimizi kirlettiniz! İktidarın eline fırsat verdiniz!"

Benzer yorumları Cüneyt Özdemir de 3 Şubat 2021'de kendi youtube kanalında yaptığı programda dile getirdi. Şunları söyledi Özdemir: "Bence çok dikkat etmek lazım. Mesela bu illüstürasyon meselesinde de... Abi Boğaziçi'nde öyle bir ortam yarattılar ki, sanki LGBT bireyi olmayanı Boğaziçi'ne almıyorlar gibi bir ortam var yani. Böyle bir şey olabilir mi ya? Yani provokasyona... Sen sanat tartışmasını yap ama abi malzeme verme insanlara ya! Kendi meşruiyetini elinden kaydırıyorsun." Özdemir, aynı programda 5-10 dakika sonra ise, "LGBT birey olmak suç değildir. Anayasal bir haktır." dedi.

Görebildiğim kadarıyla en gerçekçi yaklaşım, Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Elemanı Feyzi Erçin'den geldi. Kendisine LGBT mevzusu sorulan Erçin tam da benim söylediğim şeyi açıklıkla ifade etti: "Bu konunun ön plana çıkarılması hukuken de yanlış, ahlaken de yanlış. Bence ön plana çıkarılmasının sebebi kamuoyunda aleyhte bir görünüm yaratılması ve bence bunun tam tersi sonuçlanacak. Çünkü hem ahlaken hem hukuken Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere aykırı olacak olan her türlü beyanın manevi sonuçları da olacaktır."

Yani, işin aslı, her iki tarafın da rahatsızlığı "hukuk" dışıdır.

LGBT hareketlerin bu eleştirilere "LGBT hakları insan hakkıdır" hashtag'iyle cevap vermesi bu açıdan anlamlıdır. Çünkü, uluslararası belgeler LGBT haklarını insan hakkı olarak tanımlayarak, herkes gibi bütün haklara sahip olduğunu vurgulamaktadır. Ayrıntısına vakıf olmak isteyenler AB Konseyi'nin yayınladığı belgelere bakabilirler. Bu belgeler, ne kadar "az", "marjinal" ya da "küçük" yapılar olursa olsun LGBT yapıların söyleminde "haklı ve hukuki", o yapılara karşı oluşan tepkilerin ise ne kadar geniş ve yaygın olursa olsun "homofobik ve transfobik"; yani haksız ve yasa dışı olarak görüleceğini ortaya koyar. 

Özetle AK Parti'nin bu konuyu özellikle gündemde tutarak direnişin haklı taleplerini gölgeleme stratejisi izlediğini öne sürmek gerçekçi bir yorum değil. AK Parti'nin çelişkisine yukarıda işaret ettim. Ama LGBT mevzusunun protestoların yan bir unsuru olmadığını, gerek LGBT yapıların açıklamaları, gerekse ABD ve BM'nin yaptığı açıklamalar bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. Stratejik açıdan rahatsızlık duyanlar eğer birini suçlamak istiyorlarsa, LGBT yapılara ve onları bütün bir dünyanın gündemine getiren, koruyup/kollayan ABD, BM gibi uluslararası kurumlara bakmalıdır.

Protesto Sürecinde Yapılan Manipülasyonlar

Diğer taraftan ülkemizde sosyal ya da siyasal bir olayın sadece bir kişinin eksen alınarak değerlendirilmesi gibi önemli bir handikap var. Türkiye'de neredeyse her sosyal olay Erdoğan ölçeğinde değerlendiriliyor: Bu iş "Erdoğan'a mı yarıyor? Yarıyorsa karşısındayız!" Ya da tam tersi. Eğer "işe yararlılık" bir ölçüt olarak kullanılacaksa bakmamız gereken bir olayın emperyalist kurguya hizmet edip etmediğidir. Buraya bakarken de adalet hassasiyetiyle hareket edilmeli. Hasmımız da olsa yapmadığı, etmediği, söylemediği bir şeyle onu suçlayamayız. Ancak ABD'nin ve uluslararası statükonun çıkarlarının "insan hakları, demokrasi" gibi kavramlarla ifade edilirken, tersinin "otoriterlik, diktatörlük" vb. kavramlarla itham edildiği gerçeğini görmezden gelemeyiz.

Sonuçta herkes kendi esas aldığı ölçütlere göre değer biçiyor bir olaya. Bu da bir noktaya kadar doğal bir şey. Mesela Boğaziçi'nde protestolar devam ederken, AGD'nin Beyazıt Meydanı'nda yaptığı protesto ne anlama geliyor? AGD'nin protestosunu "muhalif" olarak mı değerlendirmeliyiz, iktidar yanlısı mı? Peki Saadet Partisi İstanbul İl Başkanlığı'nın açıklaması? Her iki açıklamadan da memnun olanların sayısı az. Neden? AGD Kabe'ye yapılan saldırıyı görmezden gelip, protestoları destekleyen bir açıklama yapsaydı muhtemelen sol/liberal çevreler ayakta alkışlardı. Ama tam tersine polisin AGD'ye müdahale etmemesini gündeme getirdiler. Diğer taraftan Yeni Şafak Gazetesi AGD'nin açıklamasını sahiplenirken, İstanbul İl Başkanlığı'nın açıklamasından rahatsızlık duydu.Dahası bu açıklamayı manipülatif bir şekilde haberleştirdi. Sanki İl Başkanlığı, "Kâbe'ye yapılan saldırıyı umursamıyormuş" izlenimi vererek haber yaptı. Halbuki, açıklama bu saldırının kabul edilemezliğini açık bir şekilde ifade ediyordu. Ama Yeni Şafak açıklamanın o tarafını görmezden gelmeyi, göstermemeyi tercih etti. Neden? Halbuki bir olaya kendi değerlerin ölçeğinde bakmak başka bir şey, manipülasyona dayanmak başka bir şey. 

Peki ya Şeyma Altundal'a yönelik yapılan hakaretler? Şeyma Altundal'a şiddet uygulandı mı uygulanmadı mı? Şeyma Altundal uygulandığını ifade etti. Polis uygulanmadığına delil olarak bir görüntü sundu ama bu görüntüler şiddet uygulanmadığına bir kanıt değil. Trol hesaplar tarafından sosyal medyada Şeyma "yalancılıkla" itham edildi. Peki bu kişiler bir genci sosyal medyada linç ederken hangi "değer ölçütüyle" hareket ediyor? Tek ölçütünüz "kim benin yanımda, kim karşımda" olursa olacağı budur, manipülasyon da size doğru gelmeye başlar. Propaganda üstünlüğü sizin haklı olduğunuzu göstermez. Propaganda savaşını kazanabilirsiniz ama güvenirliğinizi kaybedersiniz. Güvenirliğini kaybetmek, gerçekten kaybetmek anlamına gelir.

Aynı manipülasyonlar protestoları destekleyen cenahta da bol miktarda yapılıyor. Özellikle "Kabe saldırısını" görmezden gelen yaklaşım ortada. Hatta protestoların mayası haline gelen "Aşağı Bakmayacağız!" sloganı Yol TV'nin yaptığı manipülatif bir yayınla ortaya çıktı. Ama polis teşkilatının yaptığı açıklama bunun bir manipülasyon olduğunu ortaya koydu. Manipülasyon ortaya çıktıktan sonra Yol TV'nin açıklamasını da okudum ama açıkçası gösterdikleri gerekçe pek ikna edici değildi. İktidar çevrelerinin manipülasyonlarına karşı sert ve köşeli duranlar aynı tepkiyi Yol TV'nin manipülasyonuna göstermediler. Göstermedikleri gibi, "öyle olsa da artık bu bir slogan haline gelmiştir" denilerek manipülasyonu önemsizleştirdiler; Kabe'ye yapılan saldırıyı önemsizleştirdikleri gibi.

Protestoların Temel Gerekçesi ve Talebi

Protestoların temel gerekçesi hakkında bazı belirsizlikler olduğunu söylemeliyim. Bu konuda özellikle Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyelerine kulak vermeye, itirazlarının nedenini anlamaya çalıştım. Ayrıntılarda dile getirilen başka itirazlar olmakla birlikte genelde dile getirilen itirazları Melih Bulu'nun yeterliliği, siyasi geçmişi gibi kendisine yapılan itirazlar; rektörün dışarıdan olmasına ve atama usulüne yapılan itirazlar şeklinde üç başlık altında ele almak mümkün.

Bu itirazlardan en önemlisini, en azından dinlediğim öğretim üyelerinin vurguladıkları en önemli madde, usule yönelik yapılan itiraz. Bu itirazın ayrıntılarına girildiğinde farklılıklar olduğunu söyleyebiliriz. Yine de temel de rektörün seçiminde Boğaziçi'nde bugüne kadar uygulanan "teamüle" ve "seçime" vurgu yapılıyor. Fakat Boğaziçi'ndeki seçim öğretim üyelerinin kendi aralarında aldıkları karar gereği Cumhurbaşkanı'na tercih hakkı tanımıyor. Adaylar seçime girerken birinci olan kişinin lehine adaylıktan çekileceğine söz veriyor. Böylelikle Cumhurbaşkanı'nın önüne giden üç isimden birini seçme hakkı fiili olarak sıfırlanmış oluyor. Bu sistem 1992'den 2016'ya kadar bu şekilde devam etmiş. Öğretim üyeleri 2016 öncesine dönülmesini istiyor.

Prensip olarak üniversitelerin kendi yöneticilerini seçerken, öğretim üyelerinin tercihlerinin etkili ya da belirleyici olmasında bir sorun yok.

Ama Boğaziçi'nde öğretim üyesi olabilmek için yurt dışı doktoralı olma gibi bir teamül var.  Hatta çok açık ifade edilmese de bunun bir kural olduğunu söylemek de mümkün. "Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyeleri Atama ve Yükseltme Esasları" başlıklı Senato kararının 10. maddesi şöyle diyor örneğin: "Doktora derecesini Boğaziçi Üniversitesi’nden alan bir adayın Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak atanabilmesi için, doktora derecesini aldığı tarihten sonra en az iki yıl üniversite ile ilişkisinin kesilmiş ve uzmanlık alanında tam zamanlı olarak araştırmacı ya da akademik görevde çalışmış olması gerekir."

Bu maddeden anladığımıza göre Boğaziçi'nde doktora yapmak da yeterli değil, başka şartlar aranıyor. Habertürk'ten Nagehan Alçı bu durumu kendi deneyimlerinden yola çıkarak şöyle açıklıyor: "Benim okuduğum 1996-2001 döneminde de özellikle akademisyen olmak isteyen arkadaşlarımıza hocalarımız 'Boğaziçili Boğaziçi'nde doktora yapmaz' derlerdi. Slogan gibiydi bu söz. Yani lisans diplomasının ardından doktora yapmak isteyenlerin İngiltere ve ABD’nin itibarlı üniversitelerine gitmeleri salık verilirdi."

Bunun üzerine Boğaziçi'ndeki öğretim üyesi profilinin dağılımının nasıl olduğunu merak ettim. Üniversitenin sitesinde 2017'de yayınlanmış olan Kurum İç Değerlendirme Raporu'nda yer alan istatistiklere ulaştım. Raporda verilen rakamlar şöyle: "Halen görev yapan 445 tam zamanlı öğretim üyesinin 318'i doktora derecesini yurtdışından, 76'sı Boğaziçi Üniversitesi’nden, 12'si Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden, 10'u İstanbul Teknik Üniversitesi’nden, 11'i İstanbul Üniversitesi’nden, 18'i ise Türkiye’deki diğer üniversitelerinden almışlardır."  Raporda ayrıca yabancı uyruklu 100 öğretim elemanının da akademik kadroda yer aldığı belirtiliyor. Yani öğretim üyesi profilinin %71'i yurt dışından doktoralı. Raporda ülkelere göre bir dağılım verilmemiş. Yurt dışında doktora yapmış olmak tabii ki, sorun değil. Sorun bunun bir "kural" haline gelmiş olması. Tabii ki bu tablodan, steril bir öğretim üyesi kadrosunun oluşturulduğu ve seçim de olsa belli bir filtreden geçmiş kişilerin ancak rektör seçilebileceği anlaşılıyor.

Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyelerinin ve basının sık tekrarladığı iki kavram var: Boğaziçi kültürü ve Boğaziçi geleneği. Bu kavramlarla ne anlatılmak istendiği çok açık olmasa da genellikle "liberal, her türlü görüşe saygılı ve hoşgörülü" şeklinde bir açıklama getiriliyor. Fakat anlaşılan bu hoşgörünün sınırları öğrenciden yukarıya doğru çıktıkça daralıyor, bazı sınırlar getiriliyor. Örneğin doktorasını ABD'de yapmamış birine pek hoşgörülü yaklaşılmıyor. Tabii ki, burada da muhtemelen "liyakat" kavramı devreye giriyor. İyi ama liyakat mührü dışarıda ise ve hep dışarıda kalacaksa bu, Boğaziçi'ni ithal bilime mahkum kılmaz mı? Buradan özgün fikirler çıkar mı?

***

Turan Emeksiz ismini ilk kez 16-17 yaşlarındayken Ahmet Kaya'nın "Katlime Ferman" şakısında duymuştum. Şarkıya "Turan Emeksiz" diye başlıyordu Ahmet Kaya ve şarkının bir yerinde "28 Nisan'dı yavrı heey! Ham meyveyi kopardılar dalından!" sözleriyle Turan'a gönderme yapıyordu. O zamanlar bilmiyordum Turan'ın kim olduğunu, yıllar sonra Türkiye-ABD İlişkilerinin Psikolojisi çalışmasını yaparken öğrendim.

İlginçtir, Turan'ı "Hürriyet Şehidi" ilan eden darbecilerin bildirisi, "NATO'ya CENTO'ya bağlıyız!" diye bitiyordu.

Yazının tamamını okumak için tıklayın