Atasoy Müftüoğlu
Giriş Tarihi : 14-02-2021 08:19   Güncelleme : 25-02-2021 08:19

Atasoy Müftüoğlu yazdı: Siyasal nitelik kaybı yaşıyoruz, sağcı-muhafazakar etkilerden kurtulmalıyız

Müslümanlar olarak, İslamı da araçsallaştırmak suretiyle sürdürülen, sürdürülebilen propaganda dili ve söyleminin sefaletinin suç ortakları olmaya devam ediyoruz, edebiliyoruz.

Atasoy Müftüoğlu yazdı: Siyasal nitelik kaybı yaşıyoruz, sağcı-muhafazakar etkilerden kurtulmalıyız

Atasoy Müftüoğlu İslami Analiz'de "Eleştirel Farkındalık Üzerine" başlıklı bir yazı kaleme aldı..

İşte o yazı: 

İçe ve geçmişe kapanan İslam toplumları, içe ve geçmişe kapandıkları tarihten itibaren, karşı karşıya geldikleri çok büyük tarihsel sorunları farketme yeteneklerini kaybettiler, bu yeteneği kaybettikleri için de, yüzlerce yıl ağır sorunları biriktirdiler, bunlara cevap veremediler. İçe ve geçmişe kapanmak, akıl ve iletişim alanından ayrılmakla sonuçlandığı için, İslam toplumları ve kültürleri, modernliğin ırkçı niteliğini-karakterini, ilerleme ideolojisinin tahakküm ideolojisi olduğunu, uygarlaştırma dil’i ve söyleminin sömürgeci haklılaştırma adına üretildiğini, evrenselcilik ve özgürlük gibi modern büyük ideolojik kurguların emperyalizme hizmet edecek şekilde yapılandırıldığını, modernliğin her dönemde, bugün de bir şantaj aracı olarak kullanıldığını, dünyada emperyalizmin özgürlüğü dışında bir özgürlük yaşanmadığını, modern zamanlar boyunca, ideolojik-ırkçı evrenselcilik fikrinin, beyaz adamın sömürgeci ayrıcalıkları adına sistematik bir biçimde istismar edilebildiğini, bugün de aynı ölçüde istismar edilmekte olduğunu gereği gibi göremediler, algılayamadılar ve anlayamadılar. Bütün bu nedenledir ki bugün, İslami düşünce-kültür-ilahiyat hayatı, Avrupamerkezli bir modernlik merkezinde, Avrupamerkezcilik eleştirisi yapmaya çalışıyor.

Modern-Avrupamerkezci yorumun ideolojik gücü-etkisi-iktidarı-iradesi ve otoritesi, İslami-ahlaki yoruma, İslami-ahlaki yorumun meşruiyetine geçit vermiyor. Bu nedenledir ki bugün, bu entelektüel tekeli kıramadığımız/aşamadığımız için, temel sorunumuz olan, varoluşsal sorunumuz olan İslami meşruiyetin yeniden kurulması sorununu gündeme getirmeye cesaret edemiyor, Batı merkezli tarihin/kültürün/uygarlığın, İslam’a, Müslümanlara haksızlık temelinde şekillendiğini kanıtlayamıyoruz. Bugün, tarihin sonu’nu değil, Doğu-Batı karşıtlığının sınırlarını aşan bir tarih yaklaşımının imkanları üzerinde konuşmak gerekiyor. Modern-seküler-ideolojik yorumun gücü-iradesi-iktidarı-baskısı, Müslüman zihinler üzerinde ahlaki hasarlar-bilinç hasarları oluşturduğu için, bugün, İslami anlamda yargı-yorum iradesinden, bağımsızlığından söz edilemiyor.

İnsanlığın dünyası bir yanda teknolojik gelişmelerin büyüsüne kapılarak, tekniğin değerlerinden başka değer tanımayarak, ölçülebilir/tartılabilir bilgiyi yücelterek hayatını sürdürürken, bir diğer yanda da, bu gelişmelerin neden olduğu, güvensizlik-belirsizlik duygularının ürettiği büyük korkulara maruz kalıyor. Tekno-uygarlık ölçütlerinin belirleyici olduğu, dijital dünyada/çağda, dijital kuşaklar çevrimiçi tehdit ve tehlikeleri fark etmiyor, dünya çapında yozlaşma ve bayağılaşmanın ifadesi olan bu tehdit ve tehlikeleri bir hayat tarzına dönüştürüyor.

İslam düşüncesinin evrensel iletilebilirliğini imkansız kılan, İslam toplumlarını/kültürlerini/halklarını, kabileci/mezhepçi/yerli/milli aidiyet sınırları içerisine kapatan bir zihniyet-yaklaşım sebebiyle, İslam toplumlarında, Türkiye’de de yaşandığı üzere, benzeri görülmemiş bir kültürsüzlük derinleşerek yayılıyor, toplumsallaşıyor. Bu kültürsüzlük ortamında ehliyetsizlikler-liyakatsizlikler, maddi/dünyevi ayrıcalıklarla ödüllendirilebiliyor. Kentlerin beton ormanlarına dönüştürülmesi de bu çok büyük derin kültürsüzlük, estetik yoksulluk ve kuraklıktan kaynaklanıyor. Sözünü ettiğimiz derin kültürsüzlük ve estetik kuraklık sebebiyle, bugün, dini hayat büyük ölçüde icat edilmiş geleneklerin insafına terkedilmiş bulunuyor. Toplumlarımız hamaset-menkıbe-efsane-propaganda enflasyonu aracılığıyla sömürgeleştiriliyor. Bu nedenle zaman ve mekanı bütün boyutlarıyla, bütün renkleriyle algılayamıyoruz. Kabileciliklerin, yerli-milli kabilelerin kapalı dünyalarında, ancak, partizanlıklar/holiganizmler etkili olabiliyor. Kültürsüzlüğün derinleştiği, holiganizmlerin etkili olduğu toplumlarda Müslümanlar, ilkesel-anlamlı yenilgileri kabul etmek yerine, ilkesizlik/ahlaksızlık/adaletsizlik/çıkarcılık vb. pahasına kazanılan oportünist/pragmatist, utanç verici başarıları çılgınca alkışlıyor.

Ahlaki-ilkesel sınırları-alanları-ilişkileri pervasızca ihlal pahasına sürdürülen siyaset, ahlaki anlaşmayı hiçbir biçimde gündeme almıyor, gerçek konuşma yerine, sözde konuşma yolunu seçiyor. Sözde konuşma tarzı, yoğun ve sistematik bir biçimde polemikler üreterek karşıtlıklar/ayrımcılıklar ve nefret oluşturmaya yarıyor. Kültürsüzleşmeyle malûl olan toplumlarda/toplumlarımızda, siyasal oportünizm bir kahramanlık mertebesine yükseltilebiliyor. Hangi toplumda olursa olsun, adaletsizlikler, kendi doğrularını mutlaklaştırırken, muhaliflerin de yanlışlarını mutlaklaştıran bir zihniyetin normalleştirilmesiyle başlıyor. Bu yolla, adaletsizlikler sıradanlaşıyor. Hangi toplumda olursa olsun, kültürsüzlük entelektüel özgürlüğe hayat hakkı tanımıyor. Kültürsüzlükle malûl bulunan toplumlarımızda, medeniyet tasavvuru dili ve söyleminin eksiksiz bir propaganda klişesi olmaktan öteye geçmediğini, geçemediğini, geçemeyeceğini görmek gerekiyor. Kültürsüzlüklerin-holiganizmlerin etkili olduğu toplumlarda/toplumlarımızda, otoriter politik figürler, otoriter dini figürler, kendileri için bir meşruiyet tekeli oluşturuyor, bu tekel yoluyla kendileri için ayrıcalık alanları inşa ediyor. Farklı dini-politik yapıların-oluşumların-hareketlerin, kendileri için meşruiyet tekeli ve ayrıcalık alanları oluşturmalarının İslami-ahlaki hiçbir açıklaması olamaz.

Bütün büyük düşüncelerin/fikirlerin/anlatıların keyfi bir biçimde araçsallaştırılabildiği, bu nedenle de etkilerini kaybettiği bir zamanda ve dünyada yaşıyoruz. Bugün, her toplumda, İslam toplumlarında da, hayallerini/ihtiraslarını/narsisizmlerini gerçeklik olarak dayatan politik patoloji örnekleri var. Bugün, bütün bir insanlık gayriinsaniliğe doğru ilerleyen bir uygarlığın büyük alçalışına tanıklık ediyor. Koronavirüs küresel sağlık krizi örneğinde de takip edilebileceği üzere, öngörülemez olaylar/gelişmeler/krizler/felaketler karşısında yaşanan büyük çaresizlikler, sözünü ettiğimiz çok boyutlu gayriinsaniliklerle yakından ilgilidir. Koronavirüs küresel sağlık krizi bütün toplumların, bütün kültürlerin, bütün renklerin, halkların ortak insani/ahlaki/vicdani değerlere/anlamlara/ilişkilere tutunmak suretiyle, bu değerleri yaşatarak, bu ilişkileri yaşatarak, ortak insani dünyanın/imkanların paylaşılabildiği somut bir evrenselliğe ihtiyacımız olduğunu hepimize hatırlatıyor. Maruz kaldığımız küresel sağlık krizi, araçsal akılcılık temelinde, ırkçı-sömürgeci hiyerarşiler inşa eden dünya sisteminin, yapısal krizi konusunda bütün toplumları ve kültürleri uyarıyor. Bugün, bütün insanlığın araçsal akılcılığa değil, aklıselime, kalbiselime ihtiyacı var. İnsan yetiştirmeyi değil de uzman yetiştirmeyi amaçlayan modern-seküler eğitim sistemi sebebiyle, bugün insanlığın varoluşsal sorunlarına, kaygılarına, beklentilerine, umutlarına bütüncül anlamda nüfuz edebilecek, bu sorunlara/beklentilere ikna edici cevaplar verebilecek entelektüel kadrolara, kültür adamlarına, filozoflara, kamusal düşünürlere, evrensel bilgelere ve bilgeliklere sahip değiliz.

İnsanlığın ahlaki bir tarihe, ahlaki bir çağ’a, ahlaki bir dünyaya ihtiyacı var.

İslami varoluş biçimi, evrensel bilgi/dil/söylem ve düşünceyi iletişim yoluyla somutlaştırır. Kültür üretmek, içerik üretmek, iletişim kurmak, iletişime giden yolları açmak anlamı taşır. Mevcut olanı tüketmek, başkalarına maruz kalmak, başkaları tarafından üretilenlere mecbur ve mahkûm olmak demektir. Bizler, bugün, kolonyalist bilginin totalilerliğine maruz kalmaya devam ettiğimiz halde, bu bilgiyi kullanarak ona değer kazandırıyoruz. Bugün, İslami varoluş ve mevcudiyetin sınırlarını-işlevlerini, ne yazık ki, uygarlık misyonu söylemi aracılığıyla meşrulaştırılan Batılı beyaz aklın otoritesi belirliyor.

Türkiye’de içerisinde yaşayarak tecrübe ettiğimiz üzere, düşünce-kültür hayatı, genç kuşaklar için, yirmibirinci yüzyıl bilinci-dikkati-yoğunluğu temelinde evrensel bir aidiyet ufku-zemini-tahayyülü oluşturması gerekirken, sınırlı aidiyetler, etnik aidiyetler üzerinde yoğunlaşıyor. Romantik diriliş fantazileri zemininde bir tarih yorumu oluşturmaya çalışılıyor. Her iktidar, her konformizm, eleştirel yorum ve eleştirel üretkenlikten rahatsız oluyor. Her yeniden inşa için özeleştiri yeteneğine/cesaretine, içtenliğine ihtiyacımız olduğunu her nasılsa hatırlamak istemiyoruz. Eleştirel üretkenliğe sahip olmadığımız, özeleştiri yapabilecek yeteneğe/birikime/içtenliğe sahip olmadığımız için, entelektüel/felsefi anlamda Avrupamerkezci entelektüel/felsefi tahakkümü aşamıyoruz. Günümüzde, İslam toplumlarında, statüko, ancak hamaset diliyle savunulabiliyor. Hamaset söylemi, halen toplumlarımıza yönelik olarak uygulanmakta olan gayrı resmi emperyalizmle ilgili olarak, etkili olabilecek hiçbir şey söyleyemiyor.

Hangi toplumda olursa olsun, hayatı yaşanılabilir kılan eleştirel farkındalıktır, eleştirel duruştur. Eleştirel farkındalığa/duruşa sahip olmayanlar için, sürüklenmek ve savrulmaktan başka bir seçenek yoktur. Derin kültürsüzlükle malûl bulunan toplumlarda hiçbir şekilde yapısal bir değişim/dönüşüm ve inşa gündeme getirilemiyor. Romantik-hamasi kültür-medeniyet-tarih yaklaşımı, konformizmleri derinleştirerek sürdürmeye yarıyor. Bu tür toplumlarda Türkiye’de de görülebileceği üzere, bir dönem ideolojik-seküler mutlakıyetçilik toplumu sınırlandırır, kontrol ederken, bir başka dönemde de muhafazakar-dindar mutlakıyetçilik toplumu sınırlandırıyor, kontrol ediyor. Bir dönemde ideolojik klişeler gerçekliğin yerine geçerken, bir başka dönemde de hamaset gerçekliğin yerine geçiyor. Bugün, toplumlarımızda ahlaki meşruiyetin yerini propaganda yoluyla kurgulanan meşruiyet almıştır. Bunun içindir ki, toplumlarımızda güncel popülist politik gündem, dil/söylem İslami anlamların/değerlerin içini bütünüyle boşaltmış bulunuyor. Her popülizm toplumları derinden bayağılaştırıyor. Her önyargı toplumları cehalete sürüklüyor. İnsanların kişiliklerini, karakterlerini, tarzlarını, tercihlerini, duruşlarını biçimlendiren, bunlara anlam kazandıran bütün değerler hayatımızdan birer birer çekiliyor. Bütün değerlerin değersizleştirildiği şey toplumunda hiç kimse kendi konumunu ve kendisine dayatılan gerçekliğin mahiyetini sorgulama ihtiyacı duymuyor.

Eleştirel düşünceye/tarza/tavra/duruşa hayat hakkı tanımayan toplumlarda her tür bayağılık, her tür önyargı toplumsallaşabiliyor, toplumsallaştırılabiliyor. Toplumsal/siyasal gerçeklik içerisinde somut hiçbir karşılığı olmayan, somut hiçbir işlevi olmayan İslami kavramlar ve değerler, politik propaganda ve çıkar aracı olarak, kamusal akıl’la, kamusal hafızayla alay edercesine fütursuzca araçsallaştırılabiliyor. Toplumlarımızda çok ciddi bir siyasal ufuk ve nitelik kaybı yaşanıyor. Siyaset, tehditkar propaganda gösterileriyle sürdürülüyor. Geleneksel-eski çerçeveler, şimdi’yi, bugün’ü açıklamakta bütünüyle yetersiz kalıyor. Bu nedenledir ki yeni başlangıçlar, yeni umutlar, yeni imkanlar için, geçmişin birikimini, bütün boyutlarıyla eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutmak gerekiyor. Umut, karşı karşıya bulunduğumuz büyük kayıpların, büyük edilgenliklerin, büyük yabancılaşmaların, büyük bozgunların, büyük yenilgilerin farkına ve bilincine vardığımızda ve bütün bunlarla cesaretle yüzleştiğimizde başlayabilir. Sözünü ettiğimiz yabancılaşmalar, büyük yenilgiler ve edilgenliklerle yüzleşmediğimiz takdirde, bütün bu olumsuzlukların devam edeceğini söylemek kehanet sayılmamalıdır. Bir yanda sömürgeci etkilere maruz kalarak, bir diğer yanda, sağcı-muhafazakar-gelenekçi etkilere maruz kalarak varolmakla, İslami anlamda varolmak birbirinden çok farklı şeylerdir. Eleştiriye açık olma yeteneğine sahip olduğumuzda, eleştiriden öğrenebileceğimiz pek çok şey olduğunu tecrübe ederek görebiliriz. Şey toplumunu, şey toplumlarını aşmak için, entelektüel-kültürel nitelikler ve yoğunluklar temelinde ortak bir mücadeleye acilen ihtiyacımız olduğunu hatırlamalıyız. Bir toplumda hamaset ve propagandanın kurumsallaştırılarak, hakiketin yerine konulması, o toplumun otoriter bir yapı-zihniyet doğrultusunda biçimlendirildiğini gösterir. Bu tür toplumlarda propaganda yoluyla tahakküm alanlarının genişletilmesi ve kültürsüzlük, iyi yönde bir gelecek olmayacağına, iyi yönde bir değişim/dönüşüm yaşanmayacağına işaret eder. Otoriter toplumlarda müsamaha ve diğerkamlık alanları, büyük ölçüde sınırlandırılmış ve baskı altına alınmıştır. Müsamahasızlıkla, kültürsüzlükle malûl bulunan, hamaset ve propagandayla günü kurtarmaya çalışan toplumların geleceğe ilişkin hiçbir iddiaları olamaz.

Yerli-milli retoriği, Müslüman halkları/kültürleri, İslami bilincin ebediliği ve evrenselliği inancına/düşüncesine ve pratiğine yabancılaştırıyor. Bu yabancılaşma, ümmet insanının, İslam insanının sonuna işaret ediyor. Propaganda dilinin/söyleminin mutlaklaştırılması, romantik/nostaljik propaganda siyasetinin tebcil edilmesi statükoya derin teslimiyetle sonuçlanıyor. “Hayır” deme, diyebilme iradesine sahip olmayan kültürsüz toplumlar, propaganda dilinin/söyleminin sefaletini göremiyor. Bütün İslami anlamların, ilkelerin, amaçların askıya alındığı, alınabildiği bir dönemde bizler,

Yazının tamamını okumak için tıklayın