Ali Bulaç
Giriş Tarihi : 27-01-2021 07:16   Güncelleme : 01-02-2021 21:02

Ali Bulaç Yazdı: Toplumsallaşmış Ahlaki Çürüme..

kendimizi, toplumumuzu ve Müslümanlık dolayısıyla Müslümanları ahlaklı saydığımız halde, ne tarihte kamusal ahlak üretebilmişiz ne de bugün bu çerçevedeki ahlak konusunda övgüye değer bir durumdayız.

Ali Bulaç Yazdı: Toplumsallaşmış Ahlaki Çürüme..

Ali Bulaç Farklı Bakış'ta "Toplumsallaşmış Ahlaki Çürüme.." başlıklı bir yazı kaleme aldı.

İşte o yazı: 

Uzun zamandır ahlak konusunu ihmal ediyoruz. İşin tuhafı kendimizi, toplumumuzu ve Müslümanlık dolayısıyla Müslümanları ahlaklı saydığımız halde, ne tarihte kamusal ahlak üretebilmişiz ne de bugün bu çerçevedeki ahlak konusunda övgüye değer bir durumdayız.

Eski çağlardan beri filozoflar ahlak konusuyla yakından ilgilenmişlerdir. Yunan filozoflarının bu konuda dikkate değer görüşleri var. Ancak ahlak konusunu felsefeye hasrettiğimiz zaman, iki önemli problemle karşılaşıyoruz: Bunlardan birinde ahlak, tamamen felsefi ve teorik konu olarak algılanır, bunun ise pratik (ameli) hayata bir etkisi olmaz. Genel algıya göre felsefi bir konu spekülatiftir. Sonuç itibariyle ahlak konusu felsefenin spekülatif dairesi içinde cereyan edip duruyor, pratik hayata herhangi bir etkisi olmuyor.  İkincisinde ise ahlaki normlar ile hukuk kurallarının ihlalinde öngörülen yaptırımlar aynı değildir. İlkinde somut maddi ceza söz konusu değilken, ikincisinde somut maddi ceza vardır. İki ihlal arasındaki farkı besleyen sebeplerden biri, ahlakın felsefenin konusu addedilmesidir. Çünkü deriz ki, bu felsefi bir konudur, ihlale herhangi bir ceza terettüp etmez. Nitekim genellikle ahlaki müeyyidenin “ayıp ve ayıplanma” olduğu yönünde kanaat var.

Müslüman bakış açısından ahlak konusu aslında hukuktan, dinden ayrılamaz. Bir örnek verelim; teraziyle oynamış bir manav havuç satıyor fakat müşterisine bir kilo vereceğine dokuz yüz gram veriyor. Bu eyleme ne isim koyacağız? Hukuken suçtur. İktisadi meseledir, aynı zamanda ahlaki bir normun ihlalidir. Din açısından da baktığımız zaman bir cürümdür, “Bizi aldatan/yanıltan bizden değildir.” (Müslim, İman, 164.) Bu cürüm, hem dünyevi hem uhrevi yaptırımı olan bir günahtır. 

Bu örnekten anlıyoruz ki, ahlak konusunu hukuktan, dinden ve hatta iktisadi hayattan ayırt etmek mümkün değil. Bu yüzden ahlak konusunu sadece felsefeye hasredemeyiz. Yine de ahlakın ne olduğunu anlamak için felsefeye ihtiyacımız var. Filozofların bu konuda neler söylemiş oldukları önemlidir.

Bugün, aşağı yukarı İslam dünyasının geneline baktığımız zaman en öne çıkan problemlerden biri ahlak konusudur.  Müslümanlar ahlak üretemiyorlar. Ne kamusal ahlak üretebiliyorlar, ne de toplumsal hayatı tanzim edecek bir ahlaka sahip olabiliyorlar. İşin garip tarafı şu ki, İslam dininin sahih referansları güvenilir, sağlam ve sahih bir ahlakın inşaına yetecek zengin bir donanıma sahip bulunmaktadır.

Binaenaleyh özellikle üzerinde yoğunlaşmamız gereken soru şu olmalıdır:

Müslümanlar tarihte neden kamusal ahlak üretemediler? Bugün de kamusal ve toplumsal bir ahlaki hayattan neden yoksundurlar?

Ben iki örnekten hareketle bu konuya girmeyi düşünüyorum. Elimizde iki polis örneği var, ikisi de gerçek, ütopik ya da kurgusal değil, yaşanmış iki olay. Bunlardan biri şu: biz 1980 yılında İran İslam Devrimi’nin birinci yıl dönümünde davetli olarak İran’a gidecektik. Uçağımız cuma günü kalkıyordu, daha önceden pasaportlarımızı verdik, Cengiz isminde bir arkadaşımla perşembe günü pasaportları almak üzere emniyete gittik. Emniyet de o zaman Sirkeci’deydi. İkindi vaktiydi, alt kattaki mescitten bir polis çıktı, kafasında takke. Cengiz ile pazarlık yaptılar. Polis diyor ki, “on lira vereceksin”, Cengiz de “on lira çok, beş lira vereceğim” diyordu. Cengiz çok bastırınca Mevlüt ismindeki polis şöyle dedi: “Abi valla bak ben namazdan çıktım şu an sana yalan söylemiyorum, on liradan aşağı kurtarmaz.” Neticede yedi buçuk lira ile anlaşma sağlandı.

(Açıkçası benim için bu olay sürpriz oldu, çünkü normal prosedür sonucu pasaportlarımızı alabileceğimizi düşünüyordum. Rüşveti konuşmamıştık, rüşvet pazarlığıyla karşılaşınca ne yapacağıma karar veremedim. Oradan çıkınca Cengiz’e “Bu ne?” diye sorunca, gülerek “işlerin böyle yürüdüğünü” söyledi. Sonraları bu konu hep zihnimi kurcaladı: Pasaportları almaktan ve tabii İran’a gitmekten vazgeçmem mi, yoksa “bu benim yasal hakkım ama rüşvet vermeden alamıyorum, günahı boynuna” deyip bu münker fiile katlanmam mı gerekirdi?) Rüşvetin cezası ağır: “Rüşvet veren de, alan da ateştedir.” (Taberani, el-Mu‘cemu‘l-Evsat, No: 2047, 3/29. Ayrıca bkz. 2/Bakara, 188.)

Bu birinci örnek.

İkinci örnek: Yeni Zelanda’da bir polis denize açılıyor. Bu polisin ne olduğunu bilmiyoruz. Hıristiyan mı, ateist mi, agnostik mi, deist mi, bilmiyoruz. Polis memuru denize açılırken can yeleği bulundurması gerektiğini hatırlıyor. Mevzuata göre denize açılan can yeleği bulundurmak zorunda. O anda kendisi makbuz çıkarıp kendine ceza yazıyor.

Bu iki örnek üzerinden düşünelim. Acaba namazında niyazında Müslüman olan polise rüşvet aldıran şey nedir? Ne olduğunu, dinini, inancını bilemediğimiz Yeni Zelandalı polise kendi kendine ceza yazdıran şey nedir?

Bence anahtar soru budur. Bu soruya doğru dürüst cevap bulamadıkça, İslam dünyasının içinde bulunduğu durumu da kavramış olmayız.

Ben kişisel olarak artık sorunu salt siyasi görmüyorum. Hatta bir hukuk sorunu olarak da görmüyorum. Çünkü hukuki metinler çok iyi olabilir fakat kurallar, hükümler kâğıt üzerinde kalır. Bu hukuki metinleri içeriden, ruhun derinliklerinden besleyen manevi bir motivasyon, gücünü ruhtan alan bir müeyyide yoksa, hukuki metinler de kolayca ihlal ve maksatlarına aykırı olarak yorumlanmak suretiyle manipüle edilebilir. Bu yolla fonksiyonlarını yerine getirmezler. Şu halde burada en temeldeki problem ahlak gözüküyor.

1990’da Mekke’de, hac sırasında, tünel faciasında 1462 hacı izdihamdan dolayı vefat etti. O zaman Kral “takdir-i ilahi” demişti. Biliyorsunuz 13 Mayıs 2014’te Soma Kömür Madeni’nde 300 işçimiz göçük altında kalıp hayatını kaybetmişti; her sene de onlarca benzer insan hatası kaza olur, herhangi bir yetkili sorumluluğu üstüne alıp istifa etmez.  Oysa Osmangazi Köprüsü’nde bir halatın kopması üzerine mühendis Japon Kishi Riyoich, bundan kendini sorumlu tutup intihar etmişti. Halat bir Türk firmasının imalatıydı.

Pekiyi takdir-i ilahi deyip sorumluluğu üstlenmeyen Müslüman görevliye bu tavrı sergileten ve yakın plan sorumluluğu olmayan Şhintoist (veya her ne ise) Japon mühendisi intihar etmeye sevkeden amil nedir? Ahlaki erdem, sorumluluk üstlenmeyen “Müslüman”da mı, yoksa Şhintoist Japon’da mı tecelli etmiştir?

Bütün bu örneklerin gerisinde ahlaki bir sorun yatıyor, bu sorun ne özel bir sektöre/alana mahsustur ne de bireyseldir; bunu besleyen itikadi/kelami, tarihi ve toplumsal bir kabul, teyid ve destek söz konusudur.

2005 yılında deneyimli siyasetçi Cemil Çiçek toplumda sıkça konuşulan “rüşvet ve yolsuzluklar ile hukuk ihlalleri”ne atıfta bulunarak: “Toplumda ahlak ve adalet talebi yok. Yani bizim toplumumuz ahlak talebinde bulunmuyor” demişti. Bence bu, tarihe not düşülecek önemli bir tespitti.

Bu doğru tespitin sinema diliyle en iyi anlatımı, yönetmenliğini Ertem Eğilmez’in yaptığı Şener Şen’in başrolünü oynadığı “Namuslu” filmidir (1984 yapımı). Gerçekten namusuyla yaşayan ve fakat ailesi ve yakın çevresi tarafından zerre miktarı itibar görmeyen mutemet Ali Rıza bey, MB’den çalıştığı şirkete ait 200 milyon lirayı götürürken soyulur. Şirketin müdürü, mesai arkadaşları, ailesi ve mahalle sakinlerinin tamamı  -akşamcı komşusundan, başı takkeli ve namazında niyazında ev sahibi hacı amcaya kadar- onun soyulduğuna değil, parayı kendisinin çalıp bir yerlerde sakladığına inanır. Defaatle, ısrarla soyulduğunu anlatmaya çalışsa da kimse ona inanmaz, herkes bu “haram para”dan nemalanmak için Ali Rıza Bey’in etrafında dört döner, onu kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez düşüncesiyle paraya boğar. İtibarı bir anda tavan yapar. Bütün çabalarına, çırpınmalarına rağmen namuslu olduğunu anlatamayınca, toplumda geçerli olan ahlaksızlığı ahlak seçmeye ve kimi ne kadar soyabilirse soymaya karar verir, kısaca toplumsal ahlaksızlığın en maharetli bireyi olur. Herkesi dolandırıp kaçınca da onu kovalayan mağdurlar ona “namussuz namuslu” diye sövüp sayarlar.

Belirtmek gerekir ki hem İslam tarihinde hem bugün bireysel alanda ve cemaatler-gruplar düzeyinde yüksek ahlaki formlar ve övünç verici örnekler yaşanmıştır, el’an da yaşanmaktadır. Bizim cevabını aradığımız soru, bireyler veya marjinal gruplar nezdinde yaşanan güzel ahlak konusunda değildir; “neden tarihte Müslümanlar kuşatıcı, işleyen, norm koyucu toplumsal ve kamusal ahlak üretemedi, bugün de üretemiyorlar?” sorusudur cevabını aradığımız. Neden neredeyse dünyanın ahlaki skalası en düşük beşeri havzası görünümündeyiz? Samimi olarak bireysel hayatında namusuyla görevini yerine getirmeye çalışan Ali Rıza Bey, toplumsal hayata karışır ve kamusal alana katılırken nasıl oluyor da “namussuz namuslu” oluveriyor?

Bu sorulara cevap aramanın siyasetten, siyasetin alacağı düşünülen şekillenmeden, ekonomiden, mezhebi veya etnik sorunlardan daha öncelikli olduğunu düşünüyorum.