ANALİZ
Giriş Tarihi : 19-01-2021 09:41   Güncelleme : 23-01-2021 09:45

Selvigül Kandoğmuş Şahin yazdı: Yine önden gittin Zekiye Yağmurcu, rahmetleri kuşanıp

Selvigül Kandoğmuş Şahin yazdı: Yine önden gittin Zekiye Yağmurcu, rahmetleri kuşanıp

Zekiye’nin ölüm haberi ekrana düştüğünde beyaz karlar yağıyordu İstanbul semalarına…

Zekiye’m ismiyle müsemma yağmur gibi bereket kuşanmış bir ömrü geride bıraktı, şimdi o cennet hatunu. Ne çok anımız oldu beraber, doksanlı yılların hızlı gençliği olarak üniversite koridorlarında, kütüphanelerde daha çok eylemlerde ve gittiğimiz vakıf ve derneklerde hep beraberdik. Onun azmine, enerjisine her daim hayrandım. Gizemli bir hali vardı Zekiye’nin hani hal dili derler ya, ondaki maneviyat ve teslimiyet, derin duyarlılık tasavvuf ehliyim diye dolananlarda yoktu. O kendi halini bilmeden, farkında olmadan yaşayanlardandı… Bir zamane dervişi gibi mütevazı, teslim ve yüzünde o hiç eksilmeyen tebessümü, o tebessüm ki her daim onun yüzünde bize umut, bize ümit aşılardı. Çok yorgunum, yüreğim yorgun ve bu yazıyı ağlayarak yazıyorum. Gidiyor önden sevdiklerimiz.

Ah be Zekiye’m yine önden gittin. Yine bizi yanıltmadın, yine bizi geçtin ve gittin Dar – ı Bekaya… Her şeyin boş olduğunu, dünyanın göçebeleri olduğumuzu senin erken gidişinle bir kere daha anladık. Ve “Her ölüm erken ölümdür” diyen Cemal Süreya gibi ve “Hepimiz ölecek yaştayız” diyen İsmet Özel’in cevap verircesine söylediği ölüm mısraları geldi aklımıza. Beni en son okulunda ağırlamıştın, öğrencilerinle buluşturmuştun. Kitaplarımı okutmak için nasıl da çabalıyordun, son zamanlarda seni arayıp halini hatırını soramadım, mahcubum ve şimdi daha iyi anlıyorum, her şeyin kıymetini zamanında bilmemiz gerektiğini…

Seninle geçen günlerimizden, Cihan Aktaş ablamız için yazdığım yazıda bahsetmiştim, şimdi onu buraya eklemek istiyorum, bazı yazılar bir defa yazılıyor çünkü. Rahmet olsun güzel kardeşim, mekânın cennet olsun… Rabbim yaşantınla ilham olacağın gençlik nasip eylesin bizlere…

“Üzerimizde ağır bir hüzün olsa da, yüreklerimiz kuşlar kadar hür. Ve yüreklerimiz alabildiğine koşan ayaklarımızın hızına yetişmeye çalışıyor. Ve artık İstanbul’un ani lodoslarında saçlarımız savrulmuyor, eteklerimiz olur olmaz rüzgârlarla uçuşmuyor…

 Sigara dumanı altında kalmış, boğucu ve keskin havasında ter ve asit kokan kafelere yolumuz düşmüyor. Mevsim sonbahar olsa da, üşümekten, yorulmaktan, yıpranmaktan değil, duru nehirler gibi arıtan, omuzlarımızdan aşağı dökülen örtülerimiz var artık. Bizi ısıtan, bizi yeni aydınlık bir dünyaya takva örtüleri sıcaklığında saran esvaplarımız. Ama işte şair İsmet Özel diyor ya “Yürek elbet acıyor esvap değiştirirken.” Acıyan yüreğimize, açılmış derin yaralarımıza o zaman ayetlerin şifalı hallerini sarıyoruz. 

Şimdi Süleymaniye’nin, kırmızı yeşil kadim halılarında, denizin yansıdığı rengârenk vitraylarında ayaklarımız tökezlese de bakir bir huzur iklimine doğru yürüyoruz. Uçuşan martıların çığlıklarına karışan çırpınışlarımızla artık her şeyi terkediyoruz... Ara ara uğradığımız kafeleri terkediyoruz, dost meclislerini terkediyoruz, Hergele Meydanı’nın dumanlı iklimini terkediyoruz, kızlı erkekli tüm toplantıları, yat gezilerini, çayları, partileri, Yümni’ nin eşsiz pastalarını, bayat, ekşimiş limonatalarını terkediyoruz…

Şimdi yüreğimizde geçmişten kalma derin bir boşluk, ayaklarımızda anlayamadığımız bir yorgunluk... Buradayız işte tam da burada; Beyazıt Meydanı’ndan geçerek, asırlık taşlara basarak yüreğimizde anlaşılmaz telaşlarla Beyazıt Camii’nin tam önündeyiz... Şimdi Beyaz Saray’ın bodrum katına doğru inen merdivenlerinden sanki gökyüzüne doğru tırmanıyor, aldığımız kitaplar, dinlediğimiz kasetlerle hiç bilmediğimiz bir dirilişin eşiğine yolcu oluyoruz. Mustafa Yazgan konuşuyor Şefkat Vakfında. Sonra AKEV’deyiz Sultan Ahmet Camii’nin yamacında. Hiç vakit kaybetmeden soluğu Yusuf Paşa’da alıyoruz Bilim Sanat Vakfında Mustafa Özel’i, Şakir Kocabaş’ı dinliyoruz. Sonra Birleşik Dağıtımın kitap kokularına karışmış ikliminde Dücane Cündioğlu’nu, Ayşe Şasa’ nın hüzün yüklü hidayet öyküsünü dinliyoruz kırgın sesinden… Oradan Hamza Türkmen’e yetişmeye çalışıyoruz, Fatih Haksöz’e giderek. 

Şimdi okuduğumuz her yazarın bir karşılığı, gittiğimiz her söz meclisinin bir anlamı var. Ve biliyoruz artık geç de olsa biliyoruz: “Okuduğumuz tüm kitaplar tek bir kitabı daha iyi anlamak içindir” Üstad Nuri Pakdil’in dediği gibi…

Ara ara Edebiyat Fakültesi’ne gidiyorum. Tarihten Zekiye, Edebiyat’ tan Meryem beni karşılıyorlar. Edebiyat Fakültesi’nin koridorlarında öyle bir yürüyüşleri var ki; nasıl anlatsam bilmiyorum. Zekiye’nin örtüsünün altında “La İlahe İllallah” yazan yeşil bir bandana var. Bu bandanayı takarak Taksimdeki, Yıldız Teknik Üniversitesi’ndeki ve Beyazıt Meydanındaki mitinglere gidiyor Zekiye. Ve her yere yetişiyor. Her yerde yumruğu havada. Bir bakmışsın Yıldız Teknik’teki eylemlerde, bir bakmışsın Beyazıt Meydanında atom karınca gibi her yere yetişiyor Zekiye. Artık Zekiye dediğimizde kimse bir şey anlamıyor ama biz  “La İlahe İllallah Zekiye” dediğimizde herkes bizim direnişçi Zekiye’den bahsettiğimizi anlıyor.

Zekiye bana kitaplar getiriyor. Eylemci ama her şeyin farkında, entelektüel okumalar yapıyor. İlk o mu vermişti bana Cihan Abla’nın hikâyelerini, yoksa Basın Yayın grubundaki arkadaşlarım mı, bunu hatırlayamıyorum. Her hafta Ensar Vakfı’nın rüzgârdan sarsılan camlarının dibinde kitaplar okuyoruz. Yeniden yeniden inşa oluyoruz, yıkıntılarımızdan yeniden doğuyor, diriliyor, birbirimize sımsıkı sarılıyoruz.

İşte o zamanlar elimizde kitaplar. Elimizde bulunan ve artık mealinden, tefsirinden okuduğumuz Yegâne Kitap için okunan kitaplar… O kitaplardan en önemlisi belki de kendimi bulduğum, yitiklerimi sayfalarının arasında bir bir yakaladığım hikâyeleri Cihan Ablanın. Süleymaniye’nin arka sokaklarını anlattığı, o yaralı, o ince kızların mücadele dolu serüvenleri, toplumun, yanlış din algısının, dogmaların karşısında kendilerini yeniden yeniden diriltmelerinin hikâyesi. İşte bizi anlatan bizim sancılarımızı anlatan, bizim sorgulamalarımızı anlatan bu döneme notlar düşen bir kalem. Nasıl da heyecanlanmıştım Cihan Aktaş’ın hikâyelerini okuduğumda. Cesur kızları yazıyordu; devleti, milleti, yasaları, dünyayı, karşısına alan, örtüsünü siper eyleyen, öyle gelenekten gelen bir algıyla değil, sorgulayarak, bedel ödeyerek, ne için örttüğünü bilerek örtünen kızların hikâyelerini bulmuştum onun cesur kaleminde. Kendisi hem yaşıyor, yaşadıkça keşfediyor, yollar açıyor ve büyük bir cesaretle bunları hikâyeleştiriyor ve yol oluyordu genç yaşına rağmen…

 Bir gün Zekiye bana Cihan Abla’yı ziyarete gittiğini söylediğinde nasıl da heyecanlanmıştım. Ona çok kızmıştım niye beni de götürmedi diye. “Ama Selvi inan çok ani oldu” diye o çocuksu masum haline bürününce, “Kısmet, bir gün biz de tanışırız” demiştim. Kitaplarını okuyorduk ama kendisini daha görmemiştim. Bizim için adeta bir kahraman, bizim sesimizi, davamızı seslendiren yegâne bir kalem ve aktivist bir yazar olarak görüyorduk kendisini. Heyecanla; “Nasıl nasıl birisi diyordum Cihan Abla. Evi nasıl, nasıl konuşuyor, neleri seviyor?” Nasıl da heyecanlanmıştık. Evet, ilk Zekiye gitmişti Cihan Abla’yı görmeye. İlk o muhatap olmuştu ve bizden yine öndeydi.

Yine aynı yıllarda, Çemberlitaş’ta Fırat Kültür Merkezi’nde bir kitap fuarı açılıyor. “La İlahe İllallah Zekiye”’nin azmettirmesi ile yazdığım son şiiri İsmet Özel’e okutuyorum. Ne çok şey söylüyor bize. Ama benim aklımda sadece; “Daha çok gençsiniz” cümlesi kalıyor. Dönüyorum Zekiye’ye “Ne anladın?” diye soruyorum, o da benim gibi pek bir şey anlamamış üstadın söylediklerinden.

Cihan Ablanın hikâye kitapları yüreklerimizi yumuşatıp, koşturup duran o deli kızları dizginleyip, neyi nasıl yapmaları gerektiği noktasında muhayyilemizi inceltirken, ayrıca düşünce eserlerini de yayımlandığı anda okumaya gayret ediyorduk.”

Millat