ANALİZ
Giriş Tarihi : 05-01-2021 21:15   Güncelleme : 11-01-2021 21:11

Davut Güler Yazdı: Yeni Bir Başlangıç...

Davut Güler 'Farklı Bakış' için yazdı...

Davut Güler Yazdı: Yeni Bir Başlangıç...

Bismillah…

“Farklı Bakış” sitesi, 1 Ocak itibarıyla yayın hayatına başladı ve ben de Allah ömür ve sağlık verirse haftada bir düşüncelerimi siz dostlarımızla paylaşacağım.

Söze “Yeni Bir Başlangıç” diyerek başlarken ne demek istediğimi anlatmadan önce, bugünlere nasıl geldiğimizin, bu yürüyüşün bir hikâyesini anlatmak isterim.

1975’li yıllarda MTBB’de başlayan İslami serüvenim, kendi içinde evrelere ayrılmaktadır. 1970-1980 sistem içi mücadele… MTTB, Akıncılar, siyaseten MSP-Erbakancılar… Bunlardan daha çok fikri olarak Müslüman Kardeşler hareketinden beslenmiş, İran İslam Devrimi sürecini adım adım takip etmiş, Afganistan işgalinin ardından gelişen olaylarla yakinen ilgilenmiş, coğrafyamızın sıcak bölgelerindeki cihad hareketlerine ilgi duymuştum; kanı kıpır kıpır, heyecanı zirvelerde dolaşan, ülke içindeki her gelişmeye kulak asan bir tutum ve ruh hali içindeydim bu evrede.

O günün iklimi ve yaşanmışlıklardan kısaca bahsedersek; insan canının o kadar değersizleştiği, gencecik insanların kör ideolojik çatışmalardan dolayı birbirlerini katlettikleri, “soğuk savaş” esaslarının yürürlükte olduğu, dünyayı kamplara böldükleri gibi memleketi de kamplara böldükleri, şehir şehir, üniversite üniversite, semt semt, mahalle mahalle hatta ev ev işgal ve kurtarmaların yaşandığı bir dönemdi bu evre.

İkinci evre diyebileceğimiz 1980-1990’lı yıllarda, kara bir kâbus gibi adeta üzerimize çöken 12 Eylül askeri cuntasının demir yumruğuyla ülkeyi yönettiği dönemde; 80 öncesi patır patır öldürülen gençlerin intikamını almak için yanıp tutuşan hayatta kalan gençleri, yeni bir durum bekliyordu ve bu süreçle yüzleştiler.

12 Eylül öncesi kimi memleketi komünist işgalden kurtarmak ve yeni Moskovalar, Tiranlar, Pekinler olmasın diye gencecik bedenlerini soğuk kurşunlara siper ederken, kimi de sömürü sistemini, faşizmi, ABD emperyalizmini ve gericiliği savaşarak yeneceklerini ve ülkeyi şehir şehir, ilçe ilçe, kasaba kasaba, köy köy, semt semt, mahalle mahalle, üniversite üniversite işgallerle kurtaracaklarını sanıyorlardı.

Bu ele avuca sığmayan gençler, bir sabah (12 Eylül Cuma sabahı) uyandıklarında, sözde nöbet yerlerine giderken askerleri gördüklerinde, daldıkları gaflet uykusundan uyandılar ama artık çok geç olmuştu.

Bir işi çok iyi yapan sözde büyüklerimiz (askeri cunta) işbaşındaydı, yerler tespit edilmiş, listeler oluşturulmuş ve baskınlar başlamıştı. Artık ideolojik kamplara bölünmüş memleket evlatlarını kara günler bekliyordu. Sivil hükümet gitmiş, askeri cunta tüm yetkiyi elinde toplamıştı, operasyonlarla gençler gruplar halinde toplanıyor ve büyükşehirlerdeki askeri hapishanelere tıkılıyorlardı. Bir hapishaneden ziyade, esir kamplarını andırıyordu özellikle bazı cezaevleri (Diyarbakır ve Mamak) …

Bu süreçte şiddete en az düzeyde karışan İslamcı gençlik, askeri darbenin ilk yıllarında tutuklamalarla karşılaşsalar da bu, diğer ideolojik gruplarla mukayese edilmeyecek bir durumdur. Ülkenin sahipleri olarak kendilerini gören askerler, ülkeyi tekrar fabrika ayarlarına (Atatürkçülük-Kemalizm ekseni) döndürmek, ülkenin tüm dinamiklerini yeniden karmak için tüm siyasi partileri, dernek ve vakıfları kapattılar, anayasayı lağvettiler. Tekrar demokratik bir ortam oluşması için sözde bir kurucu meclis oluşturarak yeni anayasa çalışmaları başlattılar. 1982’de yapılan bir halk oylamasıyla da yeni anayasa %91,4 oy alarak yürürlüğe girdi.

Askeri dönemin oluşturduğu rehavet ve sessizlikte (1980-1982) benim gibi öğrenci olanlara da bir imkân doğdu, 1976-77 yılında başladığım üniversite hayatımı, -ki 4 yıllık öğrenciliğimde arkadaşlarım mezun olurken, ben ise sadece iki ders verebilmiş bir öğrenciydim- bu iki yıl içinde sıkı bir çalışmayla bütün dersleri verir duruma getirdim; sadece iki ders bıraktım ki hemen askerlikle yüzleşmeyeyim diye…

Üniversite yükünü büyük oranda üzerimden atmış ve hafiflemiştim, artık tüm zamanımı inandığım ideallerime verebilirdim. Yeni bir çalışma sürecine girmiş olan arkadaşlarımla daha çok birlikte olmak için benden kaynaklı bir engel kalmamıştı.

MTTB ve Akıncılar tecrübesi yaşamış arkadaşlar olarak, bu yeni süreçteki yol arayışlarımızda sistem dışı bir mücadeleye seçtik, buna yoğunlaştık ve bunun gerekleri ne ise onu yapmaya çalıştık.

Sistem dışı mücadeleden maksat, inkılabi-devrimci bir yöntem ve bunun gereği olarak yapmamız lazım gelenlerden yapabildiklerimizi yapmak; sistemle ilişkilerimizi en asgari bir düzeyde tutarak, öncelikli olarak fikri-zihni bir devrimi gerçekleştirme inancının gereği olarak okumalarda bulunmaktı. Tabi bunun için Malatya gibi bir şehirde bulunmanın avantajlarını da yaşamış olduk…

Nedir bu avantaj? Yaş itibarıyla genç olsak da o gününün şartlarında tecrübeli bir kadroyduk. Gerek gençlik içinde gerekse Müslüman toplum içinde güvenilir arkadaşların varlığı ve birlikteliği önemli bir imkândı. Tüm olumsuzluklara rağmen gerek kemiyet ve gerekse de keyfiyette, belli bir özgül ağırlığı hissedilen yapıya kavuşmuş olduk. Bu yapı, artık kendi dar sınırlarını aşarak, ülke geneline yayılmanın gayreti içine girdi.

Öyle bir aşk ve çaba vardı ki, kendi şehrimizin insan unsurunun olduğu her mekân bizim faaliyet alanımızdı. Fabrika fabrika, köy köy, kasaba kasaba, okul okul her kesimden insan faaliyet alanımızdaydı ve insan olarak her kuşakla muhatap olma gayreti içindeydik. Şehrimizdeki faaliyetlere bu kadar duyarlı olurken, pergel metaforu gereği olarak pergelimizin bir ayağı kendi şehrimizde sabit haldeydi, Diğeriyle de ülkeyi ve dünyayı tarıyorduk.

Askeri cunta icazetli 82 anayasasının yürürlüğe girmesiyle siyasi hareketlilik tekrar başladı ve askerlerin oluşturduğu hükümette ekonomiyi üstlenmiş olan Turgut Özal, Bülent Ulusu hükümetinden istifa ederek ANAVATAN Partisi’ni kurmuş ve ilk seçimde tek başına iktidar olmuştu. Artık Özallı yıllar başlamış, liberal ve mütedeyyin bir kimliğe sahip olan Özal iktidarıyla kısmi bir özgürlük ortamı oluşmuştu. Bu kısmi özgürlük ortamını geleneksel tarikatlar, Nurcu ekoller ve özelikle de Fethullah Gülen grubu bir imkâna dönüştürdü, ülke çapında kurumlaşmaya (özel okullar, dershaneler, yazılı ve görsel medya) başladılar.

Bağımsız İslami grupların gündemlerinde ise Diyanet’in meşruiyeti, Diyanet hocalarının arkasından namaz kılınıp kılınmaması, devletin kadrolarında memuriyet yapılması, askerlik, cuma namazı, Türkiye’nin daru’l harp veya daru’l İslam oluşu, partilere oy verme, tasavvufa bakış gibi hususlar vardı. Öğrenci evlerinde, okul kantinlerinde ve gençlerin uğrak yerleri olan kitapevlerinde bu konular konuşuluyor, alınan cevaplara göre gruplaşmalar oluyordu.

Liberal ve mütedeyyin olan Özal ve partisi ANAVATAN, dört eğilimi bünyesinde barındırsa da siyasal mücadeleyi sürdüren milliyetçi çizgiden Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP) ve dindar-mütedeyyin çizginin yeni partisi olan Refah Partisi’nin (RP) liderleri tutuklu veya siyaseten yasaklılardı.

Kendilerini “Bağımsız İslami Yapı-Hareket, Tevhidi Müslümanlar, İnkilabi-Devrimci Müslümanlar…” olarak tanımlayan genç Müslümanlar, 80-90’lı yılları gereği gibi değerlendiremediler.

İnsana kavuştular ama bu kavuştukları insanlara organize olma ve birliktelik ruhu, birliktelik duygusu, birlikte iş yapabilme becerisi kazandıramadılar.

Sistem dışı mücadele, bir dönem insanlara cazip geldiyse de zamanın ilerlemesiyle gerek bireyler gerekse gruplar, sistem içi araçlar olarak tanımladığımız “dernek, vakıf, radyo, dergi gazete, tv…” leri kullanmaya başlayınca, eleştirdikleri yapıların düzeyine düştüler.

Yine bu dönemde vahdet-birliktelik girişimleri de istenen düzeyde olmayınca, yeni mücadele yöntemleri geliştirilemeyince, bildik yöntemlerle hareket, değirmen metaforunda olduğu gibi -taşın kendini yemesi- bu yeni anlayış ve hareketleri, kısır tartışmalara ve hedef küçültmelere istemeyerek de olsa götürdü.

90’lı yıllara geldiğimizde bağımsız İslami yapılar, kendi içlerinde birtakım adımlar atıp birliktelikler oluşturmuş olsalar da birlikteliğin gereği olan “fikir, duygu ve amel-eylem birlikteliği” yerli yerinde ve zamanında ifa edilmeyince bir rüzgâr estiremediler. Zamanla iç çekişmeler, tahammülsüzlükler ve daha birçok neden, bu birlikteliklerin en büyük problemi oldu.

Büyük çabalarla oluşan bu birlikteliklerin bileşenleri, daha çok zaman ve mesai harcayarak sorunlarını çözebilirler veya minimize edebilirlerdi. Bir haksızlık etmemek için kendimi zorlasam da “bileşenler, anın vacibi dediğimiz yükümlülükleri bihakkın ifa ettiler” diyemiyorum. Sorunları aşmak ve çözüm bulmaktan ziyade artık birbirlerini yük-engel olarak görmeye başlamalarıyla ayrılıklar oldu ve tekrar her bileşen kendi çekirdek yapısına döndü

Geçmişte uzun yola çıkan kervanlar, yol boyunca, yol yorgunluğunun verdiği ağırlıklardan kurtulmak için bazı yüklerini hafifletirlermiş ve bu yolculuğun kuralıymış. Bu bileşik yapıların bileşenleri de tekrar yuvalarına döndüklerinde, birçok arkadaşlarını yanlarında bulamadılar, yolun kuralı burada da gerçekleşmişti.

Eve-yuvaya dönüşler, yapıların kendi içinde iki sorunu oluşturdu: 1) Gönlü ve duyguları o birlikteliklerde kalanların, yeni hali (kendi içlerine dönüşü) kabullenmemelerinin bir isteksizliği ve heyecansızlığı getirmesi. 2) Birlikteliğin maslahatı gereği, birliktelik öncesi kendi içlerinde olan ve ertelenen problemlerin tekrar gündeme taşınması ve ayrışan yapıların (kendi içlerine dönen) bu sefer kendi içlerinde ayrışmaya başlaması.

90’lı yıllarda yukarıda ifade ettiğimiz gelişmeler olurken, Türkiye’nin belli bölgelerinde daha gözle görülen bazı yapılar oluştu. Bu yapılar açısından bir şey belirginleşiyordu: Yapıların her biri artık kendini, ilan etmese de merkez görüyordu. Bir birliktelik olacaksa da kendi önderliklerinde olmalıydı.

Bunun en açık ve görünür örneği olarak Kürt nüfusunun yaşadığı illerde örgütlenmiş, kendi içinde ve o günkü kullandığı araçlarda, “marşlarda ve iç eğitimlerinde” adına Hizbullah denilen grup, sert metotlar uygulayarak bir yandan PKK’yle çatışırken, diğer yandan İslami gruplara yönelik sindirme yöntemiyle bir duruş sergiliyordu.

1990-2000’li yıllarda gerek sistem dışı yöntemleri seçen gerekse de sistem içi bazı araçları kullanan İslami yapıların her biri artık görünür olmuş, sistemin PKK ile mücadelesi rutine (düşük yoğunluklu savaş-çatışma) dönüşmüştü.

Soğuk savaşın bitmesiyle sistem, dikkatleri artık irticaya yöneltmişti. Derin yapı dediğimiz Kemalizm- Atatürkçülük, (asker, sermaye, laikçi çevreler) İslami görünürlüğe (üniversitelerdeki başörtülü kızlar, İmam-Hatip okulları, Kuran Kursları ve özellikle de kız öğrencilerin görünürlüğü, bazı cemaat okulları, cemaatlerin yaptıkları etkinliklerdeki kız çocuklarının görünürlükleri) karşı zinde güçleri harekete geçirdi. Sistemin tekrar fabrika ayarlarına dönmesi için 28 Şubat kararları, hem de mütedeyyin-muhafazakâr (Refah-Yol) bir iktidar döneminde yürürlüğe konuluyor; bu süreçte yaşananlar büyük mağduriyetlere, dramlara ve travmalara sebebiyet veriyordu.

Büyüklü küçüklü bütün İslami yapılar bu süreçten etkileniyor, çok derin-köklü muhasebeler yapılmasa da yapılar, yeni bir sürece girdiklerini kabulleniyorlardı. Artık daha ayakları yere basan işler yapmak için yeni hizmet yolları aramak gibi bir yola koyuluyorlardı.

Sözde ülkeyi kurtarmak için gelen siyasi kadrolar, ülkeyi ekonomik olarak (2001 krizi) uçurumun kenarına getirmişlerdi. Kapatılan Fazilet Partisi içerisindeki yenilikçi-gelenekçi çizgisi bir ayrışmaya giderek, her iki kanat da ayrı ayrı partileşti. Hükümet ortağı MHP lideri Bahçeli, 26 Ağustos 2002’de ülkenin yönetilemez bir duruma geldiğini görerek erken seçime gidilmesine yönelik bir çağrıda bulundu; ülke 2002 Kasım’ında seçime gitti ve Ak Parti tek başına iktidar oldu.

Ak Parti iktidarıyla Türkiye’de yeni bir dönem başlıyor, Ak Parti bir Türkiye toplumun her kesiminden teveccüh görüyordu. Ak Parti’yi iktidara taşıyan toplumsal kesimler de sorunlarının çözümünü doğal olarak bekliyorlardı.

Ak Parti, bağımsız İslami çevreleri de büyük oranda etkiliyor; sistem dışı mücadele yöntemini savunan çoğu kesim, Ak Partiyle dolaylı da olsa ilişki kuruyor; hatta bu çevrelerden belirgin şahsiyetler Ak Parti’den milletvekilliği, belediye başkanlığı için aday oluyorlardı.

Bu mücadelede, yani sistem içi ile sistem dışının metodolojik ayrışmasında, sistem içi mücadele görünürde galip geliyordu.

İslami çevreler yeni duruma göre pozisyon alıyorlardı. Bu çevrelerle ilişkisi olan okumuş kesimin bürokrasiye tırmanması için, esnaf veya iş adamlarının da merkezi hükümet veya yerel yönetimlerdeki ihalelerden nasiplenmesi için bu çevrelerin referansları işe yarıyor ve onlar da bunu, bir imkâna dönüştürüyorlardı.

Küçülen İslami yapılarımız, bu başarısızlıklarının bir muhasebesini yapmadan, yeni duruma göre örgütleniyor; her biri kendi iş adamları veya yardım derneklerini, gençlik organizasyonlarını kuruyorlar ve yeni duruma uyarlanıyorlardı.

Bu dönemde iktidar da boş durmuyor, 2012’den itibaren Fethullah Gülen grubuyla olan ilişkileri çıkmaza girince, sivil toplumu daha da konsolide etmek ve kendine bağlamak için iki yol izliyordu: Birinci yol, tamamen kendine bağlı dernekler-vakıflar üzerindendi; (KADEM, TÜRGEV, TÜGVA, OKÇULAR VAKFI); ikinci yoldaysa, daha farklı pozisyonda olanlar (MÜSİAD, TÜMSİAD, Memur-Sen, HAK-İŞ gibi…) (İlim Yayma Cemiyeti, Ensar Vakfı gibi sivil toplum kuruluşları) üzerinden bir hegemonya çabası izlenecekti. (Nitekim bu çaba içlerinde MÜSİAD, TÜMSİAD, Memur-Sen, HAK-İŞ, KADEM, TÜRGEV, İlim Yayma Cemiyeti’nin de bulunduğu 281 vakıf ve dernekli Milli İrade Platformunu oluşturacaktı.)

İslam Devrimi-İslam İnkılabı iddiasıyla yola çıkan yapılarımızın, aydınlarımızın, belirgin şahsiyetlerimizin büyük oranda geldiği sonuç, Ak Parti’yle yolların kesişmesidir. Ak Parti’nin geldiği nokta ise demokrat muhafazakârlıktan, milliyetçi ve ulusalcı muhafazakârlığa doğru bir evrilme… Ak Parti’nin siyasi ömrü ne olabilir, onu biz bilmeyiz. Ama biz kendimizi biliyoruz ve “bu süreçte yapılarımız neleri gerçekleştirmeli veya her birimiz birebir şahsiyetler olarak nasıl gayretler göstermeliyiz?” sorularına cevaplar aramalıyız.

Yapılarımızın kararını, tabii ki o yapıların yetkili kurulları verecektir. Belirgin şahsiyetler olaraksa, kendimizin bir karar alma hakkı vardır. Bu bağlamda düşüncelerimi 01.01.2021 tarihi itibarıyla yayına başlayan “FARKLI BAKIŞ” sitesinde paylaşmaya çalışacağım. Dolayısıyla geldiğimiz bu süreçte mücadele anlayışımız da değişime uğrayarak, daha çok fikri ve siyasi bir mecraya evrilecektir.

“FARKLI BAKIŞ” sitesi yayın kurulu ve yazarlarının, gerek sitenin isminin altında bulunan “onlar sözü dinlerler ve en güzeline uyarlar” şiarı, gerek “tağut’a kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a içten yönelenler ise; onlar için bir müjde vardır, öyleyse kullarıma müjde ver. Ki onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah’ın kendilerini hidayete erdirdiği kimselerdir ve onlar, temiz akıl sahipleridir” ayetlerinin, gerekse de “Yeni Siyaset Arayışı” metnin yol göstericiliğinde, hem Türkiye toplumunun ve hem de Orta Doğu halklarının bir arada, hukukun ve adaletin hükmü altında beraber yaşayacakları iklimin oluşmasında bir misyon üstleneceğine inanmaktayım. Hayırlı olmasını ve Allah’ın bu iyi niyetli ve hayra yönelik çabamızda bizleri utandırmamasını diliyorum. Selam ve dua ile…