Zülküf Eser
Giriş Tarihi : 29-12-2020 18:38   Güncelleme : 01-01-2021 10:06

Zülküf Eser Yazdı: Taş û Toprak Arasında!

İşte sana zühd, takva, vera ve manevi inşa hali. Galiba annemin başardığı buydu. Taş u toprağın arasında, taş u toprağın sahibini unutmadan yaşayıp gitmek.

Zülküf Eser Yazdı: Taş û Toprak Arasında!

Köyden çıkalı neredeyse yarım asır oldu. Şehirdeyiz ama ruhumuz hala köyde, o pastoral kırlarda cevelan edip durmakta. Evimiz dağların arasında, bol oksijenin ve dört mevsim akan serin suların yanı başında duldalık bir koydaydı. Oralar ruhumun mahyası, yüreğimin atlası gibidir. Hala özlerim oraları. Annem-babam orada büyüdü, orada serpildi, orada eskittiler yaşamlarını. Babam orada, bir Haziran sıcağında, Ramazan-ı Şerif ayında sırlandı. Tarih 80’li yılların ilk çeyreğiydi. Annem ne yazık ki onun kadar şanslı olamadı. O, Şehirde, babamdan uzak yâd ellerde sırlandı. Kabirleri nur olsun inşallah.

Hem annem, hem babam ikisi de yetim büyümüşler, çilenin en katmerlisini tatmışlar. Yoksulluk, yurtsuzluk onlarda karakter halini almıştı. Ama onurluydular, vebadan kaçar gibi haramdan, şüpheli şeylerden kaçarlardı. Bu hallerine çokça şahidim. Hele annem bir başkaydı. Zühd ve takvada kimse yarışamazdı onunla. Elinden tespih, dilinden dua ve zikir eksik olmazdı. Geceleri biz yatağımızda uyurken o ışıksız, lambasız, karanlık oda da iniltiler içinde Rabbe yakarır dururdu. İrfan ehli rind-meşrep bir kadındı. Cümle ulemaya ve meşâyiha sonsuz derecede muhabbet ve hürmeti vardı. Mesela Şeyh Said Efendi olayı ne zaman gündeme gelse gözlerinden sicim gibi yaşlar akardı. Allah kendisinden razı olsun. Ondan yeterince istifade edememenin hüznüyle kalbim kırık dökük şimdi.

Memleketimizin en meşhur velilerinden Şeyh Sadullah Efendi diğer tabirle Mel Sadullah sene de bir kere de olsa mutlaka köyümüze uğrar, annemi ziyaret eder, onun duasını almayı ihmal etmezdi. Mel Sadullah başta olmak üzere ahirete göçen tüm ahibba-yı kirâma selam olsun.

Sözü daha fazla uzatarak sizi yormaktan korkmasaydım çok şeyler yazardım ama madem annemden söz açıldı son bir şey daha ekleyeyim buraya. Annem çokça cömertti mesela. İsterdi ki sürekli birilerine bir şeyler versin. Şimdiki “mücahidelere” garip gelir belki ama annemin kuşağı gizli bir kiler gibiydi. Şeker, bisküvi, leblebi, dut vesaire aklınıza ne gelirse o kilerde mevcuttu. Çocukların nevalesiydi bunlar. Onları sevindirmek annemin en büyük mutluluk kaynağıydı. Ancak bunca şeyi nereden bulup oraya sakladığını bugün hala merak eder dururum. Allah kendisine rahmetiyle muamele etsin inşallah. Bilmiyorum ama onlar sanki ara bir nesildi ve gelip geçtiler.

Taş u topraktan” söz edecektik lakin söz nerden nereye geldi! Demek ki oralarla ilgili hafızam annemden ibarettir. Ah annem! Ahh annemin nefes aldığı o topraklar! Kışları kar yağardı mesela bizim oralara. Yollar kapanırdı, şehirle irtibatımız kesilirdi; gaz, şeker biterdi ama hayat devam ederdi. Ne babamın, ne de annemin yüzünden tebessüm eksik olmazdı. Dudaklarının daimi konuğu dua ve tatlı sözdü. Buzdolapları, derin dondurucuları hiçbir zaman olmadı ama kilerleri tıpkı annemin kuşağı gibiydi. Hey gidi yalan dünya ya da Neşet Ertaş gibi mi söylesek “Ah Yalan Dünya!”

Şimdi ki modern dünyadan eser yoktu o günlerde. Evlerimiz taş, toprak ve ağaçtandı. Her şeyimiz doğal ve organikti. Kedilerimiz, köpeklerimiz olurdu kapının önünde. Dağlardan, tepelerden, bayırlardan şırıl şırıl akan sularımız vardı. Envai çeşit kuşlar, yabani hayvanlar, çeşit çeşit ağaçlar dört mevsim konuğumuzdu. Sadeydi, konforsuzdu hayat.  Söylemesem olmaz mesela evlerimizin başköşelerinde büyükler, haminneler otururdu. Onların yeri bambaşkaydı. Sohbetleri tatlı ve derindi; sözleri kitabın tam ortasındandı; makyajsız, süssüz ve içten. Bu yanlarını sırtlarını dayadıkları toprağa bağlarım hep. Toprak onların tek mürşidi ve sığınağıydı. Onunla güçlüydüler. Çünkü toprak onlar için hem bereketin ve gücün; hem mutluluğun ve huzurun, hem de azmin ve irfanın kaynağı ve sembolüydü. Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri ne güzel söylemiş:

Nagehan ol şâra vardım

Anı ben yapılır gördüm

Ben dahi bile yapıldım

Taş u toprak arasında.

Ey taş u topraktan uzaklaşarak huzur arayan yanım! Sen huzursuzluğun yoluna baş koymuşsun! Huzur geldiğin yerlerde, unuttuğun o taş u toprak arasında, annenin ruhunu Rabbine bağlayan o tenha köşelerde, dulda koylarda, kırlarda, pastoral yamaçlarda, oksijeni bol ormanlıklarda!

Peki, geriye dönüş mümkün mü? Elbette ki hayır! Sözü kısa edelim o zaman. Nedir çözüm? Tasavvufi tabirle “halvet der-encümen”. Nakşibendiye kurucusu büyük arif Şahı Nakşibend’in hocası Malatyalı Abdülhalık Gocdüvanı böyle bir kural koymuş: “Halvet der-encümen”. Yani “halk içinde Hak” ile beraber olmak.” Kısaca açalım “el kârda, gönül yarda” yani. Tarlada, bağda, bahçede, fabrikada, okulda, mecliste, karargâhta, her yerde olacaksın ama kalbinde Allah olacak. Gemiye suyu almayacaksın. İşte sana zühd, takva, vera ve manevi inşa hali. Galiba annemin başardığı buydu. Taş u toprağın arasında, taş u toprağın sahibini unutmadan yaşayıp gitmek. Nihai varacağımız yer taş u toprak arası değil midir? Esen kalın, güzelliklerle kalın.