Atasoy Müftüoğlu
Giriş Tarihi : 07-12-2020 14:37   Güncelleme : 07-12-2020 14:37

Atasoy Müftüoğlu: İslam: Bir şey kendimizin, ailemizin ve iktidarımızın çıkarına ters düşmesine rağmen adaletten ayrılmamaktır..

Hangi alanda olursa olsun, daha iyi, daha adil, daha anlamlı olan için değil, daha fazla olan için mücadele ediyoruz. Anlamlı, iyi şeyler yapmadığımız sürece, etkin içerik üretemediğimiz sürece, hiçbir şeyin değişmeyeceğini bilmeli ve anlamalıyız. Güncel politik-popülist gündem dışında, farklı, yeni, anlamlı, nitelikli bir gündem oluşturamamak gibi bir sorunumuz var.

Atasoy Müftüoğlu:  İslam: Bir şey kendimizin, ailemizin ve iktidarımızın çıkarına ters düşmesine rağmen adaletten ayrılmamaktır..

Üstad Atasoy Müftüoğlu  İslami Analiz'de "Büyük Bozgunla Yüzleşmek" başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Müftüoğlu yazısında "İslami çerçevenin, evrensel İslami bilinçten koparılarak, yerli-milli klişeleriyle sınırlandırılması, İslami ufku, tasavvur ve tahayyülü ve mücadeleyi değersizleştiriyor. Basmakalıp yargıların, önyargıların bir adaletsizlik ve zulüm biçimi olduğu her nasılsa hiç hatırlanmıyor." dedi.

İşte o yazı: 

İslam toplumlarında sömürgeci kültür içselleştirildiği için, sömürgeciliğin bütün boyutlarıyla sorgulanması mümkün olmuyor. Sömürgeci kültür içselleştirildiği için, siyasal nesneleşmeden, siyasal özneleşmeye geçilemiyor. Kolektif-bilinçli-tutarlı-yoğun İslami bir meydan okuma/sorgulama/temsil ve tecrübe gerçekleştirilemediği için, sömürgecilik karşıtlığını da bir tür sömürgecilik belirliyor. Hiçbir içsel zenginliğe-tutarlılığa, ahlaki-ilkesel bütünlüğe geçit vermeyen iktidar ihtirasları sebebiyle, İslam toplumları, Türkiye’de de takip edileceği üzere, güncel politik popülizmin gündemine hapsedilmiş bulunuyor.

Bağımsızlıklarını bir türlü tamamlayamayan İslam toplumları, yarım kalmış bağımsızlıkları sebebiyle, hemen her gün, bir başka emperyalist gücün himayesine ihtiyaç duyuyor, her gün yeni bir oportünizme, her gün yeni bir pragmatizme tutunmaya çalışıyor. Bu nedenlerle de, İslami varoluşun, bilincin, sözün, duruşun, haysiyetin, sahiciliğin, dürüstlüğün, içtenliğin, ahlakın, umudun hakkını veremiyoruz. İslami kimlik ve aidiyet kronik bir istikrarsızlık sergiliyor. Kronik istikrarsızlıklar ve edilgenlikler sebebiyle, seküler putperestliğin vesayetinden rahatsız olan muhafazakar-dindar kesimler, kendileri için, muhafazakar bir putperestlik icat etmek suretiyle, yeni/farklı putperestlik örnekleri ortaya koyuyor. Seküler ya da muhafazakar her putperestlik, ilgili toplumları bütünüyle şeyleştiriyor. Şeyleştirilen toplumlar radikal içeriğe-ufka-bilince yabancılaştıkları için, konformist bir içeriğe-ufka ve ilgiye mahkum oluyor.

Konformist bir içerik, gündem ve ufka mahkum edilen İslam toplumları ve kültürleri, bu mahkumiyet sebebiyle, bütün edilgenlikleri toplumsallaştırıyor ve bir hayat tarzına dönüştürüyor. Konformist içerik-gündem ve ufuk, toplumlarımızda şeyleşme süreçlerini tahkim ettiği için, özgürleşme süreçlerine bir türlü geçilemiyor. Bugünün dünyasında, İslam toplumlarının özgürlük ve adalet alanlarından nasıl dışlanabildiğini, emperyalist askeri müdahaleler yoluyla sürdürülen yeni sömürgeciliğin neden olduğu kriz ve kaosu neden aşma iradesi gösteremediğini, maruz kaldığımız konformist edilgenlikler sebebiyle açıklamakta güçlük çekiyoruz. Gözü dönmüş Siyonist ırkçılığın ifadesi olan İsrail’in güvenliğini dokunulmaz kılmak üzere, bütün Ortadoğu bölgesi istikrarsızlaştırılıyor, çözümsüz ve kalıcı sorunlara mahkum ediliyor. Yeni sömürgecilik, bugün bütün bir bölgeyi Filistinlileştirerek bölge halklarını siyasal nesnelere dönüştürüyor. Çözümsüz ve kalıcı sorunlar sebebiyle, ülkelerini terk ederek muhacereti seçen bölge halkları, merhametsiz bir dünyanın merhametine ihtiyaç duyan bir ruh hali içerisinde gözaltı kamplarında, hukuki ve siyasal olağanüstü hal koşullarında yaşıyor.

Konformist kültür-içerik-ufuk-gündemle sınırlandırılan-kısıtlanan İslam toplumları ve kültürleri, bu konformizm sebebiyle, tarihin/modernitenin sömürgeci anlatısına, sömürgeci kavram ve kurumların iktidarına dahil oluyor. Tarihin, modern-seküler kültürün, siyasetin sömürgeci anlatısına sahil olanlar, İslami bağımsızlığın, dilin, bilginin, kültürün yeniden üretilmesinin, inşasının nasıl mümkün olabileceğini düşünemiyor. İslami bilincin, bilginin, dilin, kültürün, siyasetin yeniden üretilmesi konusunda bir irade ortaya konulamadığı için, zihinsel-ruhsal-ahlaki yozlaşma, bayağılaşma-çürüme pahasına, herkes kendi iktidarını/konformizmini sürdürme mücadelesi veriyor.

İslam toplumlarında, konformist kültür ve konformist politik iktidarlar, etkili bir gelenek oluşturdukları için, ulus-aşırı İslami bilincin-dilin-söylemin (ümmetin) nasıl tanımlanacağına, nasıl kontrol edileceğine, seküler hegemonik evrenselci irade karar veriyor. Seküler hegemonik evrenselcilik söyleminin küresel iktidarı, İslami aidiyetimizin, tercihlerimizin, algılarımızın sınırlarını belirliyor, nerede, ne zaman, ne kadar ve hangi sözcüklerle konuşacağımıza, hangi bağlamda eylemde bulunabileceğimize karar veriyor. Küresel beyaz egemenliğin dünyası, günümüzde, Avrupa’da yaşandığı üzere, beyaz etno milliyetçilikler yönünde bir değişim yaşıyor. Beyaz etno milliyetçilikler, beyaz bir Hıristiyan dünyası düşüncesi ile bütünleşerek, İslam karşıtı politik bir iklim oluşturuyor.

İslam toplumları, bilinç/bilgelik ve ahlak alanını terk ederek, konformist çıkar alanlarına yöneldikleri için, bağımsız bir entelektüel-kültürel-siyasal gündem belirleme iradesini ve yeteneğini kaybettiler. Müslüman halklar, toplumlar konformist çıkar alanlarına yöneldikleri için-neoliberal kapitalizm, dokunulmazlığını rahatlıkla sürdürebiliyor. Bu dokunulmazlık, farklı bir seçeneğin, İslami bir seçeneğin gündeme alınmasını imkansız kılıyor.

Mevcut olanı, statükoyu içselleştirdikleri için, Müslüman halklar/kültürler olması gerekene yabancılaşıyor. Akıllarını ve kalplerini gereği gibi kullanmayan toplumlar ve kültürler, bugün, içerisinde yaşayarak gördüğümüz üzere, kölece kullanılabiliyor, araçsallaştırılabiliyor. Araçsallaştırılan toplumlarda faydacılık ve ikiyüzlülük belirleyici değerler haline geliyor. Duygusal yanımız, bilinçli olması gereken yanımızı baskıladığı için, gerçekliği bütün boyutlarıyla göremiyoruz, anlayamıyoruz. Geleneksek alışkanlıklar, yenilenme iradesini felce uğratıyor.

Toplumlarımızda, Türkiye’de de, tecrübe ederek gördüğümüz üzere, akıl ve bilgi konuşmuyor, bilinç-bilgelik ve ahlak konuşmuyor.  Akıl ve bilgi, bilinç ve bilgelik konuşmadığı için, hamaset/popülizm ve ihtiraslar konuşuyor. Maçoluğuyla gurur duyan, dayatılan bütün koşulları, çerçeveleri sorgulamaksızın kabul eden, hiçbir şeye hayır diyemeyen, edilgen varoluşların hakim olduğu toplumlarda yaşıyoruz. Bu tür toplumlarda toplumsal sorunlarla yüzleşmek yerine, bu sorunlar örtbas ediliyor, her sorunun kaynağında birtakım karanlık güçlerin entrikaları olduğuna inanılıyor, propaganda yoluyla yeni düşmanlar, yeni düşmanlıklar icat edilebiliyor.

İslam’a karşı küresel faşizm yükselirken on milyonlarca mülteci gözaltı kamplarında, gulaglarda geleceksizliğe mahkum edilirken, toplumlarımızda sefalet sefahat piramitleri yükselirken, hiçbir gelecek perspektifine sahip olmayan genç kuşaklara medya manipülasyonları yoluyla, hamaset ve propaganda yoluyla sahte umutlar dağıtmaya devam edebiliyoruz. Toplumlarımızda, politik güncel söylemle, toplumsal gerçeklik arasındaki uçurumlar derinleşiyor. İslami çerçevenin, evrensel İslami bilinçten koparılarak, yerli-milli klişeleriyle sınırlandırılması, İslami ufku, tasavvur ve tahayyülü ve mücadeleyi değersizleştiriyor. Basmakalıp yargıların, önyargıların bir adaletsizlik ve zulüm biçimi olduğu her nasılsa hiç hatırlanmıyor.

İslam toplumlarında, Türkiye’de de karşılaştığımız üzere, aklı edilgen kılan geleneği sorgulayarak, İslam’ın aklın alanına dönüşünü mümkün kılabilecek düşünsel-kültürel-akademik çalışmalar yapılırken, İslam’ın, iradenin alnına dönüşüne zemin hazırlamak üzere hiçbir çalışma yapılmıyor.  İslam’ın, iradenin alanına dönüşünü mümkün kılabilecek çalışmalar için adanmış iradeler/kadrolar/yoğunluklar gerekiyor. Hangi toplumda olursa olsun, her büyük yozlaşma, çürüme ve bozgun, hayatın her alanında ortaya çıkan konformist kültür ve hayat tarzı ile birlikte başlıyor. Toplumlarımızda, eleştirinin dış mihrak işi sayılması, bu konformist hayat tarzı ile ilgilidir. Her eleştiri, daha iyinin, daha adil olanın mümkün olduğunu ortaya koymak için yapılır. İyiliği emredip kötülükten alıkoyma hakkı, eleştiri hakkını da içerir. Eleştiri olmadığı takdirde, karşı karşıya bulunduğumuz büyük yabancılaşmaları, büyük bozgunları, büyük bayağılıkları göremeyiz, onlarla yüzleşemeyiz. Sorumlu eleştiri, içtenlik/bilinç/nitelik/farkındalık yoğunlukları ister. Yeni bir varoluş tarzı, bilincin özgürleşmesiyle, özgürleşen değişimin toplumsallaşmasıyla, bu özgürlüğü ve değişimi derinden ve ısrarla arzu etmekle başlar. Derinden ve ısrarla arzu etmek, birlikte düşünen aklın ve kalbin bilgeliğiyle mümkün olabilir.

Radikal ve devrimci içeriğe, ufka ve bilince giden yollar bilgelikle açılabilir. Hamaset/popülizm/propaganda yoluyla, dünyada, tarihte yapısal bir dönüşüm-inşa yaşandığı görülmemiş, duyulmamıştır.  Bugün, İslami anlamda mümkün olabilecek inşalarla ilgili mücadele etmediğimiz için her alanda savrulmaya ve sürüklenmeye devam ediyoruz. Propaganda yoluyla homojenleştirilen ve şeyleştirilen düşüncelerle, sahici-etkili bir yürüyüş gerçekleştirilemez. Hamaset yoluyla sistematik manipülasyon, bugün karşı karşıya bulunduğumuz üzere, zihinsel-ruhsal kuraklığa neden oluyor. Dünyayı, hayatı, tarihi, toplumu, propaganda, piyasa değerleri, duygusal-ideolojik değerlerle değil, bilgi ve bilinç yoluyla doğru anlayabiliriz.

Dini popülizm-otorite, politik popülizm-otorite aracılığıyla aynılaştırılan toplumlarda, bireyler, kendiliklerini inançları doğrultusunda gerçekleştiremezler, özgürleştiremezler. Politik pragmatizmin belirleyici olduğu toplumlarda, İslami bilinç yasalar aracılığıyla kontrol altında tutulur.  Aynılaştırılan toplumlarda, bağımsız eleştirel düşünce-tasavvur-tahayyül marjinalleştirilir.

Propaganda yoluyla aynılaştırılmış kitleler oluşturan, uzman yetiştiren ve fakat sahici-gerçek insan yetiştiremeyen eğitim sistemlerine maruz kalan toplumlarda, otoriter iktidarların baskıcı-haksız uygulamaları karşısında, rüzgarı yara yara yürüyen sıradışı aydınlar, entelektüeller, düşünürler yetişmiyor. Kendimiz üzerinde düşünmeyi başaramadığımız için, tarih/dünya/insanlık üzerinde tefekkür etmeyi hiçbir şekilde başaramıyoruz. İnsan sermayesini, ahlak/vicdan/ehliyet/liyakat/adalet/cesaret/sorumluluk ve irade oluşturur. Bu sermayeden yoksun olmak, bir hiç olmaktan farksızdır. Günümüzde, insanımızın İslami aidiyet, temsil ve sorumluluk alanlarını boşaltarak, ulus-devlet ve milliyetçilik alanlarına yöneliyor olması, zihinsel-ruhsal yoksulluğun, bilinç ve bilgelik yoksulluğunun boyutlarını göstermesi açısından büyük bir önem taşıyor. Sözünü ettiğimiz yoksulluklar nedeniyle, yerleşik düzenin kavramsal ve kurumsal çerçevesi /referansları içerisinde iktidar olmanın ne anlama geldiğini kavramakta güçlük çekiyoruz. Kapitalizmin, kapitalist kültürün, hayat tarzının küresel belirleyiciliğinin-dokunulmazlığının, İslam toplumu, İslam dünyası  tanımını tartışmalı hale getirdiğini görmüyoruz. Bugün, toplumlarımız, bir tarafta, küresel-ırkçı-ideolojik gündemin dayattığı çerçeve ile, bir diğer tarafta, otoriter-popülist dini ya da politik figürlerin dayattığı gündem arasında savruluyor. Evrensel düzeyde bir mücadele yeteneğine, birikimine ve iradesine sahip olmadığımız için, hayatımızı yerli-milli sloganlar etrafında sürdürüyor, bu koşullar içerisinde geleceğin kendi kendine geleceğini, gelebileceğini düşünüyoruz. Kendi zaaflarımız, çelişkilerimiz, yetersizliklerimiz, bencilliklerimiz, bağnazlıklarımız, ufuksuzluğumuz, dar görüşlülüğümüz vb. ile içtenlikle yüzleşmediğimiz, yüzleşemediğimiz için, her tür emperyalist müdahale-tahakküm ve sömürüye açık hale geldiğimizi itiraf edemiyoruz. Ruhumuzun ve kalbimizin bütün inceliklerini, hassasiyet ve yoğunluklarını yok eden ihtiraslarımıza, bencilliklerimize hakim olamadığımız için, İslami varoluşun, hayatın, mücadelenin hakkını veremiyoruz.

Hangi alanda olursa olsun, daha iyi, daha adil, daha anlamlı olan için değil, daha fazla olan için mücadele ediyoruz. Anlamlı, iyi şeyler yapmadığımız sürece, etkin içerik üretemediğimiz sürece, hiçbir şeyin değişmeyeceğini bilmeli ve anlamalıyız. Güncel politik-popülist gündem dışında, farklı, yeni, anlamlı, nitelikli bir gündem oluşturamamak gibi bir sorunumuz var. Güncel politik-popülist gündemin dışında, bağımsız-eleştirel, düşünsel-kültürel-felsefi-entelektüel-estetik gündem oluşturabilecek kadrolara sahip değiliz. Bir halkın, toplumun, kültürün yalnızca, güncel politik-popülizm gündemine maruz bırakılması kadar vahim bir şey olamaz. Popülist-oportünist ve pragmatist her tercihin-gündem ve ilginin, ilgili toplumları ahlaka/vicdana ve hakikate bütünüyle yabancılaştırdığını hatırlamak gerekir. Küresel iletişim araçlarının hakim olduğu bir dünyada, genç kuşaklar özgün bir varoluş tarzı olan kültürel niteliklerden bütünüyle uzaklaşarak, tekbiçimli sömürgeci kültür alanına dahil oluyor. Popülist-politik gündem, büyük farkındalıkların, inceliklerin, diğergamlıkların ifadesi olan bütün bilgelikleri yok ediyor. Düşünsel ve siyasal açıdan hep geriye doğru gidiyoruz.

Müslümanlar olarak, Batılı gerçeklik alanıyla uzlaştığımız-bütünleştiğimiz için, kendi İslami gerçeklik alanımızı oluşturamıyor, bu nedenle de teorik planda Müslüman olmakla birlikte, pratik alanda seküler hayatlar yaşıyoruz. İslam, İslam toplumlarında, ideolojik/politik/ekonomik çıkarlar adına, sistematik bir biçimde manipüle ediliyor. İslam’ı, hangi nedenlerle olursa olsun istismar edenler, İslam’a, İslam düşmanlarından daha çok zarar veriyor. Tehlikeli romantizmler ve ihtiraslar adına iktidara gelen muhafazakar ya da dini hareketler/akımlar/partiler, iktidara geldikten sonra, çok daha büyük yenilgiler, bozulmalar, yabancılaşmalar ve bozgunlar yaşıyor.

Geleneğin ve modernitenin baskılarıyla hesaplaşamayan, bu hesaplaşmayı gerçekleştiremediği için de, bugünü etkileyebilecek nitelikte/yoğunlukta içerik üretemeyen İslami zihin dünyası bir türlü içerisinde bulunduğu entelektüel krizi ve küreselleşmenin dayattığı toplumsal-kültürel etkileri aşamıyor.

Aziz İslam, erdemli tercihlerde bulunduğumuzda, erdemli sorumluluklar aldığımızda, erdemli etkinlikler-eylemler ürettiğimizde, erdemli ilişkiler geliştirdiğimizde, kendi çıkarlarımıza, ailemizin ve iktidarımızın çıkarlarına, kendi etnik ailemizin çıkarlarına ters düşmesi halinde bile, dürüstlükten/adaletten ayrılmadığımızda, her şartta hakikatin ödünsüz ifadesi olduğumuzda hayat bulur, somut bir gerçeğe dönüşür.