Ali Bulaç
Giriş Tarihi : 25-11-2020 16:53   Güncelleme : 28-11-2020 16:29

Ali Bulaç Yazdı: Ahlaki Krizimizin Sebepleri

İlk bölümde kavramsal düzeyinde üzerinde duracağımız anahtar terimler mekr, keyd, hile ve hud’a olacaktır. Önce Kur’an-ı Kerim’de “mekr”in kullanımına bakalım:

Ali Bulaç Yazdı: Ahlaki Krizimizin Sebepleri

1.Mekr

Bir türlü içinden çıkamadığımız krizin sebeplerinden biri, belki de en önemlisi Müslümanların ahlak üretememeleridir. Tarihte Müslümanlar sosyo-ekonomik ve medeni alanda çağdaşlarına göre övgüye değer bir ahlak ürettiler ama sivil/medeni alanda üretilen ve yaşanan ahlak felsefi/kelami ve hukuki/fıkhi bir temel bulmadı; siyaset ve iktidar bu dinin temeli olan ahlakın kamusal alanlarda ve işlerde etkili olmasına izin vermedi. Bunun kelam/felsefe, fıkıh, tasavvuf ve siyasete taalluk eden sebepleri var. Tarihimizin derin etkisinde bugün bu konu açıklığa kavuşturulmadan değil yaşadığımız  zilletten kurtulmak, Müslümanlıktan dahi bahsedemeyiz.

Tespit ettiğimiz sebepleri burada belli bir sistematik içinde ele almaya çalışacağız. İlk bölümde kavramsal düzeyinde üzerinde duracağımız anahtar terimler mekr, keyd, hile ve hud’a olacaktır. Önce Kur’an-ı Kerim’de “mekr”in kullanımına bakalım:

“Onlardan öncekiler de hileli-düzenler kurmuşlardı; fakat düzen kuruculuğun (tedirlerin, karşılık vermelerin) tümü Allah'a aittir. Her bir nefsin ne kazandığını O bilir. Bu yurdun sonu kimindir, inkâr edenler pek yakında bileceklerdir.(13/Ra’d, 42).

Mekr bir sonraki yazıda ele alacığımız keyd kavramının kozmolojik ve ahlaki iki boyutu vardır. Biz daha çok ahlaki boyutla ilgileneceğiz ama kozmolojik boyutuna da kısaca değinmek gerekecektir.

Bu ve başka ayetlerde inkârcıların, insanlığa ve iyiliğe karşı tutum içinde olanların planlarından söz edilir, arkasından da bu planları Allah’ın mukabil bir tedbir veya cevapla bertaraf ettiği zikredilir. Konumuzla ilgisi bakımından ayetteki anahtar terim “mekr(مَكَرَ)”dir.  Akla şöyle bir soru gelmektedir: Acaba “Allah’tan bir plan kurucu şeklinde söz etmek mümkün mü?“

Önce “plan”ın sözlük anlamlarına göz atalım: “1. Bir şeyin, bir eserin düzeni, tertibi. 2. Bir şeyi gerçekleştirmek, bir sonuca ulaşmak için yapılan düzenleme. 3. Dünyanın küçük bir parçasının büyük ölçekte yapılmış haritası. 4. İnşa edilecek bir yapının kağıt üzerine çizilen şekli, resm-i bina. 5. (ar.) Düzen, hile.” (D. Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, 11. Bsk., İst., 1996).

Şimdi bu beş anlama tek tek bakalım:

1. Bizim Arapça’dan kavramsallaştırdığımız “eser-müessir” kelimeleri Kur’an’da farklı anlamlara sahiptir. Başka bir ifadeyle Allah müessir, varlık eser olarak zikredilmez. Ancak “Varlık Allah’ın eseridir” demek mümkün ve bu imkan çerçevesinde ‘eserin düzeni ve tertibi’ anlamında “plan/tasarım” gibi kelimeler kullanılabilir.  2. Allah, bir şeyin olmasını diledi mi sadece “Ol!” der: “Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri yalnızca: "Ol" demesidir; o da hemen oluverir.” (36/Yasin, 82); “Bizim emrimiz, bir göz kırpma gibi yalnızca ’bir kere’dir“ (54/Kamer, 50). Yani Allah önceden düzenleme yapıp yaratma için beklemez. 3. Bu mühendislik bir konudur; eğer varlığın ve hayatın bir yol haritasından söz etmek gerekirse, Kur’an tek yol haritasıdır; bu mühendislik bir plan değildir. 4. 2. anlamla ilişkili olarak Allah kağıt üzerine şekil çizmez. 5. Argodaki düzen ve hile, üzerinde durulmaya değer şık olarak görülmektedir.

Çağımız bir plan ve proje çağıdır. Projeler her zaman masum niyet ve amaçlarla yapılmaz. Bireyin tutum ve davranışlarını, toplumsal hayatı, beşeri enerjiyi denetim altında tutmaktan, kirli amaçlarda kullanılmak üzere suistimal edilmesine kadar çok amaçlı plan ve projeler vardır. Belli güç odakları, devletler ve endüstriyel kuruluşlar sadece bugünü değil, geleceği de planlamakta, projelendirmektedirler. Kelimenin sözlük anlamının ilk dört şıkkı ağır bir şekilde seküler ve mühendislik kokmaktadır. Allah’a beşere ait sıfat atfetmenin bir sebebi Hıristiyanlığın Tanrı telakkisi ile modern çağda insanın kendinden hareketle Tanrı’ya yüklediği anlamdır.

Müslüman olan ve Kur’an-ı Kerim’in Rusça mealini yapan ünlü Rus filolog İman Valeriya Porohova, “İslamiyet ile Hıristiyanlık arasındaki en önemli fark Allah kavramında yatmaktadır. İslamiyet’te aklımızla Allah’ı kavrayamayız. İsimleri aracılığıyla Allah’ın özelliklerini kavrarız. 99 ismi (Esmaü’l-Hüsna) Allah’ın sıfatlarıdır aslında. Din dediğimiz şey, Allah’ın varlığını kavrama faaliyetidir. İnsan aklı Allah’ı kavramaktan acizdir. Hıristiyanlık’ta ise, insan olan Hz. İsa Tanrı’dır. Tanrı baba, Tanrının oğlu ve kutsal ruh; ben bu şekilde bir Tanrı kavramına karşıyım” demektedir.

Einstein da “Benim bilmek istediğim Tanrı’ın ne düşündüğüdür” demişti. Einstein’in Tanrı kavramı, belli bir insan kavramından kopuk değildir. İnsan, akli melekesi sayesinde düşünür, olaylar arasında bağıntılar kurar, terkipler yapar; tümden gelim veya tüme varım yöntemlerini kullanmak suretiyle eşya ve olaylar hakkında bilgilere sahip olur. İnsan, zeka sahibi, düşünen, konuşan, akleden ve düşüncelerini biriktirip zenginleştiren bir varlıktır. Kendine özgü tasarımları, planları vardır. Her tasarımı, zihni ve ruhi etkinliği, düşünme yeteneği kendisine Allah tarafından bahşedilmiştir, hatta İlahi isimlerin veya isim-sıfatların tesiriyle bu özelliklere sahip olduğu söylenebilir. Ancak, insan hiçbir yeteneğinin ve onu diğer varlıklardan ayırıp üstün kılan özelliklerinin mutlak muhtevasına veya formuna sahip değildir. Eğer şeylerin mutlak, hakiki ve nihai üst muhtevaları (kemal) varsa, bütün bunlar Allah’a aittir. İnsana, sadece sınırlı, sonlu ve izafi belli sayıda, miktarda ve kapasitede yetenek ve özellikler tanınmıştır.

Şu halde insan hiçbir sıfatı ve yanıyla Allah’a benzemez, O’nunla mukayese edilemez, O’na eş veya denk tutulamaz. Akıl, düşünce (tefekkür), teemmül, zeka, bilgi biriktirme sadece insana mahsus özelliklerdir. Allah’a izafe edilemezler. Allah,  el Alimdir (her şeyi bilir), ilminin mahiyetini bilemeyiz, ilmine sınır ve kapsam tayin edemeyiz. Şu kadarını biliriz ki, şeylerin varlığı Allah’ın ilmiyle mümkündür, O el Alim olduğu için biz bilir, ilim/bilgi sahibi oluruz. Aynı şekilde Allah el Kadirdir, elHabirdir (haberdardır), el Basir dir(görür), es Semi’dir (işitir) ve el Latiftir, her şeye nüfuz eder ve ila ahir.

Sahih çizgide düşünen İslam bilginleri ittiakla, “Yaratıcı Yaratıcı (Halık Halık’tır), yaratılmış yaratılmıştır (mahluk mahluktur); aralarında mahiyet birliği yoktur” demektedirler ki, İslam kelamına göre, Allah’ın sayılan sıfatlarından biri “Muhalefetü’n-li’l-havadis”tir. Yani yaratılmışlara ait sıfatlar Allah’a izafe edilemezler.

Buradan Rus filolog İman Valeriya Porohova’nın işaret ettiği iki din arasındaki “Tanrı kavramı”yla ilgili temel farka gelirsek, İslam’da neden imanın ilk elde tenzihe dayandığını daha iyi anlayabiliriz. “Tanrı’nın oğlu İsa”, “Tanrı’nın hulul ettiği insan/İsa” veya “Tanrı/İsa”, her üç kavramda Tanrı ve insan, bir arada, iç içe ve biri diğeriyle ontolojik münasebet halindedirler. Mahiyet birliği düşüncenin bir hamle ile hümanizmaya dönüşmesini mümkün kılarken, bir hamleyle de Tanrı’yı insan derekesine indirir. Tenzih olmadığı için, ibre Tanrı tarafında iken kaskatı dogmatizme; insan tarafında iken “Tanrı’yı öldüren veya özel alana iten” Aydınlanmacı modernizme yol açar.

Bu çerçevede tasarlanmış Tanrı-insan ilişkisi, “Tanrı’nın zeka ve yüksek akıl ürünü olduğu varsayılan düşüncesi”nin okunmasını da mümkün kılar. Nihayet Tanrı’nın varlığını kabul eden bilim adamlarına göre evrende “yüksek zeka ürünü bir tasarım” söz konusudur. “Tasarım” da beşeri zihne ait bir kurgu, çaba ve öngörüdür. Allah’ın ilmi, iradesi ve kudreti vardır ki, evren bütün karmaşık yapısı ve harikulade tezahürleriyle bunun sonucu, yani Allah’ın yaratmasıdır. Einstein’ın, Allah’a düşünce hamletme eğilimi, bu türden bir okuma çabası vardı. Böyle olunca insan zekası ve aklı Tanrı’nınkiyle paralel hale gelebilir. Bu, Müslüman fakihlerin, hükümlerdeki illetlerden hareketle İlahi Maksadı (Makasidu’ş-Şeria) anlama çabalarından farklı bir şeydir. Kaynağında, sadece Allah hakkında değil, varlık ve insana ilişkin “derin bir cehalet” yatmaktadır.

Kur’an’da, “tasarı, plan ve kurgu” türünden fiilleri Allah’a nispet edebileceğimiz bir kelime yok. Uzak mesafeden “keyd ve mekr” kelimesinin nispet edilebileceğini söylemek mümkünse de, bu da Kur’an’da olumsuz anlamda kullanılmakta ve hile ve entrikaya karşı mukabil bir cevap  (“düzen”) olarak geçmektedir. Ancak dile ve edebiyata vukufiyetinden kimsenin kuşku duymadığı Mehmet Doğan’ın 5. anlamı neden ‘argo” kategorisine soktuğu sorulabilir. Türkçe’de –hala Anadolu’da gündelik dilde- düzen “hile ve entrika” anlamında kullanılmaktadır.

Kur’an’da hileli düzen, komplo, entrika, tuzak, örgütlü kötülük, organize cürüm, tuzak, strateji, ve önleyici tedbirler anlamında “keyd” ve “mekr” kelimeleri kullanılmaktadır. “Mekr” için bkz. 71/Nuh, 22. “Mekr” bir başkasına zarar vermek üzere karanlık, gizli, kolayca sezilmesi ve anlaşılması mümkün olmayan plan ve düzenler kurmaktır. Bu anlamda Allah, hiç kimsenin zararını dilemez ve onların aleyhinde komplolar kurmaz. Ama Allah dilerse yıkıcı ve kötü amaçlı plan, hile, desise ve komploları boşa çıkarır.

“Onlar bir düzen-hile-komplo (mekr) kurdular. Allah da (buna karşılık) bir düzen kurdu. Allah düzen kurucuların en hayırlısıdır.” (3/Al-i İmran, 54) Burada “Allah’ın mukabil düzen kurması“, Hz. İsa’yı öldürmek isteyenlerin bu plan ve teşebbüslerinin akamete uğraması, Allah’ın onu kendi katına yükseltmesidir.

Mekr kelimesinin bu anlamdaki kullanımı için bkz. 8/Enfal, 30. Bu ayette de Mekke müşriklerinin Peygamber Efendimiz’e karşı komplo kurduklarından bahsedilir, arkasından Allah’ın Son Elçisi’ni nasıl onu komplo, tuzak ve suikastlarına karşı koruduğu anlatılır. (Ayrıca bkz. 10/Yunus, 21; 13/Ra’d, 42). “Komplo” anlamında “mekr”: (12/Yusuf, 31).

İnkârcılar, inancın, adaletin, hakiki özgürlük, barış ve dayanışmanın kök salıp yaygınlaşmaması için düzen (mekr) kurar, kötülüğü örgütleyip organize ederler (16/Nahl, 45; 35/Fatır, 10). Bu, insanların aleyhine olmakla beraber, komplo ve hileli düzenleri (mekr) onlara süslü ve çekici gösterilmiştir (13/Ra’d, 33). Ancak beşeri hayatı politik, iktisadi ve ahlaki yönden çökertmeye matuf bu düzenler/düzenlemeler (mekr) temelsizdir (16/Nahl, 26). “Temelsiz”dir, çünkü Allah’ın mukabil düzeninden, önleyici tedbir ve müdahalesinden emin olanlar gaflet içindedirler; kurdukları düzen (mekr), aslında onlara tanınmış bir mühlettir (7/A’raf, 99). Mühletle ihmali aynı şey sanmamak lazım; “Allah ihmal eder ihmal etmez” denmiştir. Başka bir ifadeyle, ahlaki ve hukuki bakımdan zayıf profildeki bu tür insanlar, “dağları yerinden oynatacak plan ve sistemler (mekr) kursalar bile, Allah katında onlara hazırlanmış düzen (kötü bir akibet) vardır” (14/İbrahim, 46). Adeta temel bir yasa olarak “düzene (mekr) karşı düzen” vardır (27/Neml, 50-51). Bir başka temel yasa, “düzenin, yani komplo ve tuzağın (mekr), sahibine zarar vermesidir.” (35/Fatır, 43).

Bütün işleri, temel politik tutum ve çalışma şekilleri hile, düzenbazlık, entrika, komplo, yanıltma ve kirli ilişkilere (mekr) dayananlar, kendilerine karşı yürütülen meşru muhalefeti yaptıklarıyla aynı kefeye koyar, herkesin kendileri gibi hileli düzen kurduğunu öne sürmektedirler (7/A’raf, 123).  Benzer anlamdaki “Keyd” kelimesi için bkz. (86/Tarık, 15/16).

Bu anlattıklarımızdan ahlaki düzeyde iki önemli sonuç çıkıyor: 1) İnkârcıların şu veya amaca ulaşmak üzere başvurdukları hile ve entrika Müslümanlar için sosyo-ekonomik ve siyasi hayatta model veya mücadele aracı olamaz. Reel politik ideal politiğe göre yürütülebilir. 2) Yüce Allah’ın varlık alemini/evreni yaratması materyalizme ve evrimci görüşe karşı Hıristiyan teologların geliştirdikleri “tasarım”dan farklı bir iştir ki, el Alim, el Mürid ve el Kadir olan Allah’a tasarlama fiili izafe edildiğinde, zeka, akıl ve zihni zaaf da hamletmek gerekecektir ki, bu uluhiyeti/tevhid inancını zedeler.

Bundan sonraki yazıda “keyd” kavramını ele almaya çalışacağız.

alibulac.net