ANALİZ
Giriş Tarihi : 22-11-2020 09:05   Güncelleme : 28-11-2020 16:32

Dr. Fatma Candan: ‘Gençlerin taklitten çıktıklarına dair ipuçlarımız çok ama tahkike ulaşacaklar mı, henüz bilemiyoruz’

Dr. Fatma Candan: “Sağımızdan solumuzdan; eşimizin dostumuzun çocuklarından ya da kendi öğrencilerimden gençlikte bir sorgulama sürecinin süratlendiğini gözlemliyorum ki sorgulamak gençliğin doğasında var. Ama henüz sürecin nereye doğru gittiği, nasıl tamamlanacağı belli değil, dolayısıyla kesin cümleler sarf etmekten çekinmek lâzım.”

Dr. Fatma Candan: ‘Gençlerin taklitten çıktıklarına dair ipuçlarımız çok ama tahkike ulaşacaklar mı, henüz bilemiyoruz’

SÖYLEŞİ SERİSİNİ SUNUŞ

Dindar gençlerle eski kuşakların arasındaki mesafe her geçen gün açılıyor mu? Gençlik dediğimiz ve önemine binaen farklı bir yere yerleştirdiğimiz özel dönem 21. yüzyılda neler düşünüyor, nasıl yaşıyor; hayatını nasıl anlamlandırıyor?

Benzeri sorular etrafında dönen gençlik tartışmaları her sene en az birkaç kere yönünü dine çeviriyor. Hatta gençliğin hallerini The Economist de takip edip haberleştiriyor. Gençlik deistleşiyor, dinden uzaklaşıyor içerikli haberler merakımızı daha da kuvvetlendiriyor. Biz de gündelik hayatlarında gençlerle bir arada olan, onlarla konuşan, dertleşen, sorularıyla muhatap olan farklı alanlardan isimlerle ve elbette gençlerle bir dizi söyleşi yaparak durumu anlamaya çalıştık.

Söyleşi serisinin ilkini başörtüsü yasağının kalkmasıyla okula dönen, on yıl kadar orta öğretim derslerine girdikten sonra üniversitede eğitim vermeye devam eden Fatma Candan (Düzce Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi) ile gerçekleştirdik. (G. E.)

Gençlerin dinle ilişkisi nasıl kuruluyor?

Takdir edersiniz ki bir insanın dinle ilk temasını belirlemek güç. Bu yüzden sorunuzu gençlerimizin dini bilgiyle karşılaşma ve tanıma süreci olarak anlıyorum. Dinle gerçek anlamda temas etme serüveninin her insan için farklı olduğu muhakkak. İnsanın doğup büyüdüğü çevre dinle olan bağını çokça belirlemekte. Gencin yetiştiği çevrenin genel karakterini de belirtmeden söz söylemek kolay değil. Nitekim aslında din önce aile yaşantısındaki atmosferden alınan bir duygu. Dindar bir ailenin çocuğu kendi ailesinin bakış açısı neyse o şekilde dinle tanışıyor. Ailenin seküler olduğunu farz edelim, orada da asgari düzeyde Allah’la, Peygamber’le, dinle tanışıyor. Dolayısıyla dinin fazlaca gündem olmadığı bir çevrede büyüdüğünü, doğal olarak dine ilgisinin de az olacağını farz ettiğim; daha seküler çevrede yetişen bir gencin, dinle ilk bağını ortaöğretim müfredat programının kendisine sunduğu bilgiler çerçevesinde kurduğunu düşünüyorum.

Bu içerik de çoğu zaman sadece bilgi. Tabii ki uzmanları tarafından hazırlandığı için bize göre en sağlam, en sağlıklı bilgi; ama din, kuru bilginin dışında tabii ki bir gönül bağı. Bilgi aktarımının dışına çıkamayan müfredat programının bir gönül bağı oluşturduğunu, oluşturabileceğini de düşünmüyorum ancak belki dersi veren öğretmenin tavrı durumu değiştirebilir.

Toparlarsak, gençler aile nasıl aktarıyorsa biraz da okuldan gördükleriyle dinini öyle veya böyle tanıyor. Ama gönül bağı açısından, o hiç ölçülebilir, tanımlanabilir bir şey değil.

Gençlerin gönül bağı kurmasının yolu nedir?
O açıdan manzara çok iç açıcı değil. Meselâ biz hep anlatırız, Hz. Peygamber insanlara dini anlattı, mucizesi de Kur’an-ı Kerim; ilahi bir söz insanları etkiledi ve o insanlar hayatlarını külliyen değiştirdiler, başka bir boyuta geçtiler. Aslında Peygamber efendimizin İslamı ilk anlatmaya başladığı zaman dilimini düşündüğümüzde, henüz Kur’an-ı Kerim, ilk birkaç sure dışında bütünüyle ortada değil. Tabii mucizevi yönü de aslında tam teşekkül etmiş değil. Ama önlerinde bir örnek vardı. Hz. Peygamber’e bakıp kabul ettiler, ardına düştüler. İnsanlar tamamen ona bağlandılar ve peşinden gittiler. Burada ne vardı, Hz. Peygamber’de ne gördüler?

İşte insanlar şu zamanda o şeyden çoğu zaman mahrum olarak dinle irtibat kuruyor.

Gençlerin örnek alacağı bir model gerekiyor…

Şüphesiz bir model gerekiyor ama şanslı bir insansa belki iyi bir örnekle karşılaşıyor. Ya ailenin dinle çok bağlantısı yoksa ya da dinin doğru yorumlarıyla karşılaşmamışsa? Gençler/insanlar olumsuz örneklerle de muhatap olabiliyor. Dolayısıyla bir peygamber olmadan ya da peygamberin yorumunu doğru aktaran insanlar olmadan insanın dinle gönül bağı kurabilmesi çok kolay bir şey değil.

Gençler dinden uzaklaşıyor konusu sık sık gündeme geliyor. Yazarlar, kanaat önderleri, siyasetçiler konuşuyor. Gençlik, hayat tarzı vb araştırmalarının sonuçları açıklanıyor. Haberler daha çok gençler deistleşiyor başlığıyla veriliyor.
On yıl kadar İHL’de ders verdiniz, şu anda da üniversitedesiniz. Gözlemleriniz neler söylüyor?

Sık sık gündeme gelmesinin kesinlikle bir siyasi ayağı olduğunu düşünüyorum ama bunu bir tarafa bırakalım. Diyelim ki dedikleri gerçekten doğru, bir manipülasyon yok farz edelim. Öncelikle böyle bir olgu varsa üzücü, endişe verici. Ama ben gençlerin başka bir evreye geçtiğini gözlemliyorum. Biz bir sürecin içindeyiz, bir sürecin içindeyken insan yukarıdan bakamaz ve doğru gözlemleyemez; o yüzden kesin şeyler söylemenin çok yanıltıcı olduğunu düşünürüm. Sağımızdan solumuzdan; eşimizin dostumuzun çocuklarından ya da kendi öğrencilerimden gençlikte bir sorgulama sürecinin süratlendiğini gözlemliyorum ki sorgulamak gençliğin doğasında var. Ama henüz sürecin nereye doğru gittiği, nasıl tamamlanacağı belli değil, dolayısıyla kesin cümleler sarf etmekten çekinmek lâzım.

İmam Hatip lisesinde çalıştığım dönemde bir tebliğim yayınlanmıştı. Orada gençlerimizden duyduğum, daha önce karşılaşmadığımız bazı soruları aktarmıştım. Aslında bu sorular çoğu zaman bana, dindar ve muhafazakâr ailelerin çocuklarının kendi kendilerine ürettiği sorular gibi de görünmüyordu. Çünkü meselâ genç bir kız geliyor, dört kadınla evlilik konusunu soruyor. Bu doğal bir şey, içinde yaşadığımız kültürle dini kültür arasındaki uyuşmaz alanlarda herkes bu sorgulamayı yaşıyor, bu işin doğal ve fıtri yönü. Ama Müslüman bir ailede doğup İHL’de okuyan bir çocuğun “Hz. Muhammed yaşamış mıdır?” sorusunu sorması… Açıkçası beni hem endişelendirdi hem de çocukların kendilerinden çıkmayan sorularla meşgul olduğunu düşündüm.

Peki bu sorular nereden geliyor?

Merakından, arkadaş, okul çevresinden ama sanki daha çok internet sitelerinden geliyor gibi. Tabii ki bu sorular çocuğun da aklına takılabilir ve bana sorabilir. Meselâ beş sınıfa giriyorsam, o kadar öğrenci arasından bir kişi böyle bir soru soruyordu. Yine de hâlâ bu soruların çoğunun kendi soruları olmadığını düşünüyorum. Meselâ “Allah bizi imtihan ediyor, öyleyse Zeus’tan ne farkı var?” sorusuna bakalım; normalde bir İmam Hatip öğrencisinin Dinler Tarihi dersine ekstra bir merakı yoksa Zeus ve Allah kıyaslamasını yapmaz. Dolayısıyla bizim şu anki gençliğimizin ateist, deist sitelerle irtibatları var; tabii bunu söylemek için âlim olmaya gerek yok. Şu an dünyada herkes herkesle iletişim içinde, her felsefi ekol, her dini akım birbiriyle iletişim içinde ve birbirlerinin gündemini takip edebiliyor. Türkiye’deki gençliğin bu etkileşimden tamamen bağımsız kalması ya da kapalı olması gibi bir şey düşünülemez. Dolayısıyla bir bağlantılarının olduğunu ve bu soruların çocuklarımızın zihninde yer bulduğunu görmemek gerçekçi değil. Ama şimdi buradan “gençlik deistleşiyor” sonucu çıkmaz. Bunun için erken olduğunu düşünüyorum. Bu bazı çevrelerin temennisi gibi şimdilik.

Yeri gelmişken kısaca değinmek istediğim bir konu var. Birkaç sene önce Van’da düzenlenen bir sempozyumda sunduğum tebliğden yola çıkarak bu söylemin geliştirildiğini tahmin ediyorum. Tebliğde ifade etmeye çalıştığım “gençlerimiz bizim dışımızdaki camia ile irtibat kurup onların sorularını bize soruyor” demek başka; “gençlik dini, Allah’ı, Peygamber’i bıraktı” demek başka… Öyle de olması mümkün tabii, yani gençler deizme de yönelebilir. Deistleşiyorlar mı, deistleşmiyorlar mı? Araştırmalar, objektif anketler yapılır ve bu açığa çıkar. Ama “gençlik deistleşiyor” söyleminin verisini tebliğime bağlamaları, manipülatif diye düşünüyorum.

Şunu da söyleyeyim, gençlerin yaşadığı bu farklı evrenin sonuçta deizme varacağını da zannetmiyorum. Genç arkadaşlarla, öğrencilerimle konuşuyorum; bir müddet agnostik olduğunu söyleyen çocuk, bir süre sonra deistim, diyor. Sonra başka bir şey…Yani bir arayış içindeler.

Aslında bu da gençliğin doğal hallerinden biri.

Hatta bir yere kadar gençlikte bulunması gereken hallerden biri. Çünkü herkes doğal olarak bir sorgulama dönemi geçiriyor. Şimdi gözlemlediğimiz bu sürecin farkı, teknolojinin, sosyal medyanın aracılığıyla sorgulamanın çok ayan beyan yapılması. Ama bu sürecin nasıl neticeleneceğini bilmiyoruz, o yüzden hemen bir sonuç çıkarmakta acele etmemek lâzım.

Meselâ süreci taklidi imandan, tahkiki imana geçiş gibi de yorumlayabiliriz. Bizde taklidi iman da çok anlamlıdır ama tahkiki iman tabii ki çok daha değerlidir. Gençlerin taklitten çıktıklarına dair ipuçlarımız çok ama tahkike ulaşacaklar mı, orada kani olup sabit kalacaklar mı, henüz bilemiyoruz. Mesele, konuyla ilgili yapılacaklara bağlı olarak ilerleyecek.

Şu çağda gençlerin işinin hayli zor olduğunu düşünüyorum. Diyelim ki sıradan, sade bir vatandaşın çocuğuyum, dinim hakkında daha detaylı bilgi edinmek istiyorum. İnternete girdiğimi düşünün, yani Cübbeli Ahmet ile karşılaşırsam başka, Mustafa Öztürk ile karşılaşırsam başka, Selefi birisiyle karşılaşırsam başka… O kadar ciddi bir yorum karmaşası var ki, hakikati temsil eden bir merci yok. Sağlam bir alt yapısı olmayan bir gencin bin tane yaşam tarzı, bin tane din yorumundan hakikati tespit etmesi mümkün değil. Hadi bunu geçelim, yaşantıları açısından örnek göreceği, bunun yolundan gidebilirim, diyebileceği bir modelle karşılaşmaları da zayıf bir ihtimal. Düşünürseniz ne kadar zor durumdalar; kuşatıldıkları yaşam tarzında yaratıcıya yer verilmiyor. Bununla baş etmek mecburiyetindeler.

Bir de hiç sorgulama yapmasın, külliyen ne isteniyorsa onu yapsın demek de reel durumla uyumlu değil, bunu kabul etmemiz lâzım.

Benim gördüğüm kadarıyla gençler bir de şu hususa takılıyorlar: Neden din bizden sürekli arzularımızı bastırmamızı istiyor? Meselâ bizim nesilde böyle bir sorgulama var mıydı; ufak tefek zihnimize bu sorular düşse de bir şekilde cevabını buluyorduk. Ama bugün çocuklarımızın hiçbir isteğine, arzusuna hayır demiyoruz, diyemiyoruz. Böyle bir ortamda yetişen, herhangi bir hazzı bastırmayı zaten hiç deneyimlememiş bir gence, durup dururken sınırlamalar koymaya çalışıyorsunuz. Üstelik bunu yaparken arka planını, hikmetini anlatmadan yapıyorsunuz. Bu da genç nesille din yorumları arasındaki ciddi bir uçurum. Buna rağmen dini hassasiyetleri çok yüksek gençlerimiz de var ama ciddi bir sorgulama sürecindeki gençlerimiz de var, kabul etmek lâzım.

Müslüman insanın mutluluk aramaması, hazlarını bastırması gerektiğine dair bir algımız mı var?

Mutluluktan neyi kast ediyoruz; hazlarımızı tatmin etmek mi yoksa dünya hayatını iç huzuruyla sürdürebilmek mi? İslam demek, insanın her şeyine sürekli engel koyan, acı çekmesini isteyen bir din demek değil ki! Hiçbir hazzı yaşamayacaksınız diyen bir dinimiz yok: Zina etme evlen, diyor. Bin tane içecek var alkollüsünü içme, diyor.

Biz her namazımızda dünyada da güzellik ver, ahirette de güzellik ver diye dua ediyoruz. Herkesin daha iyi, daha huzurlu, ihtiyaçlarını karşılayabildiği bir yaşamı istemesi en doğal hakkı. Fakat haz odaklı bir nesil var, sadece hazlarını sınırlandırdığı için Tanrı’ya kafa tutabilecek bir nesil de var. Genç yetişkin fark etmez; ‘hiçbir sınır istemiyorum’ diyen insanın dinle çatışma yaşaması kaçınılmaz. 

Bu sorular asırlardır soruluyor, meselâ 50’lerde de üç aşağı, beş yukarı aynıydı. Eskiden dine yaklaştıran sorular bugün neden gençlerle dinin arasındaki mesafeyi açıyor?

İşte bu zor bir soru: o zaman bizi durduran şeyle bugün onları hiç durdurmayan şey nedir? Yani şimdiki gençlerin arayışları sırasında hızla aldıkları kararları hemen herkese ilan edip “Ben artık buyum, böyle inanıyorum” diyerek uygulamasına engel olmayan saik neydi? Burada yine gönül bağı, diyebiliyorum. Sorgulama her zaman olacaktır ama belki de eski insanları Allah’la kurdukları manevi bağ durduruyordu. Şimdi konuştuğum gençler “Aklıma yatmayan şeyi kabul etmem” diyor. Ama insan yalnızca akıldan ibaret değil, başka boyutları da var. Belki bu boyutlar çok ihmal edilmiş olabilir. Gençler güzel örnekler görse hakikaten çevresine iyilik saçan, medeniyet saçan, bedel ödeyen, nur yüzlü insanlar görse, acaba sorgulamalarını değil de makul cevapları, erdemi, idealizmi merkezlerine almazlar mı?

Din sadece insanın aklını, sorularını, vesveselerini tatmin eden bir şey değil; bunlarla birlikte, ya da sonucunda diyelim, insan kâmil bir imana sahip olabilir. Nitekim ashab diyor ki “Öyle şeyler düşünüyoruz ki açıklarsak dinden çıkarız!” ama Peygamberimiz “İşte bu apaçık imandır” diyor. Zihnimize bu tür sorular düşmesine rağmen hâlâ burada durabiliyorsak bu hakiki imandır. Çünkü biz her şeyden önce gayba iman ederek ayrışıyoruz. Duyularımızın alanına girmediği halde (karşımızda duran bir objeyi görmemiz gibi bir şey olmadığı halde), her zaman sorgulamaya açık bir zemin olduğunu bile bile aklen ve kalben yüce bir yaratıcının varlığına ve sesimizi duyduğuna inanıyoruz. İmana değer katan bu.

Dinin, dindarlığın politik gündemde yer bulması gençlerin din ve dindarlık algısını nasıl etkiliyor?

İslam dini ve dünyayı birbirinden ayıran bir din değil, ikisi iç içe… Dolayısıyla dindar bir insanın siyasi çabası da olacak. Peygamber Efendimiz siyasi bir çaba içinde olmadı mı; oldu, çünkü siyaset toplumları tefessüh ettiren bir şey fakat aynı zamanda kalkındıran, uyaran, uyandıran da bir şey. Dolayısıyla bir Müslümanın siyaseti dinden ayıran bir bakış açısı olamaz. Ancak bu durum kaçınılmaz olarak Müslümanın yaptığı siyasetin tamamen din gibi algılanması gibi önemli bir problemi de doğuruyor. Bu çok büyük bir handikap. Dinin bu konudaki ilkeleri Müslümanlar tarafından dikkate alınsa da alınmasa da olay direkt dinle bağlantılandırılıyor. Nitekim biz bunun çok acı bir örneğini yaşadık. Her kesimden insanın, dindar insan çalmaz, bir başkasının hakkına girmez gibi beklentisi ve ümidi vardı. Din adına sınav soruları çalındı, binlerce gencin emeğinin hakkına girildi. Bu çalma işlemi de dine hizmet gibi hastalıklı bir bağlantıyla dile getirildi. Bu kolay yenilir yutulur bir şey değil. Toplumsal yapıda çok ciddi bir hayal kırıklığına, duygusal çöküşe sebep oldu. İşte burada çok önemli olan güven bağının koptuğunu düşünüyorum. Güven en önemli kavram: Arapçada iman ve güven kelimesi aynı anlama gelir. Tabii şahısların kendi menfaatleri için çaldıkları da ayrı. Bu veballerin altından nasıl kalkılacak bilemiyorum.

Elbette Peygamber dışında herkes hata yapmakla malûldür. Kendi adıma şöyle düşünüyorum. İsterse dünyadaki bütün Müslümanlar hata yapsa “Yine de ben Allah’ın karşısında tek bir Müslüman olarak çıkacağım ve hesap vereceğim,” mesele bu.

Şu anda Müslümanlar hatalarıyla birlikte ilim yapıyor, bilim ve siyaset yapıyor. İnsan beşerdir şaşar, dini ve şeri hukuk bunun için var. Her şeyi sorgulayabilen ve tepkisini çekinmeden ifade eden gençlerimizin, akıllarını siyasetçinin yanlışıyla dinin özünü ayırt edebilmek için de kullanması lâzım. Tabii bu ayırımı yapabilmekte yetişkinler de zorlanıyor ama yapmak da zorundayız. Çünkü din her şeye rağmen, arı duru haliyle Müslümanlara rağmen ufukta duruyor ve kendisini temsil edecek daha duyarlı nesilleri bekliyor. Bu konuda gençlere inanıyorum.

Allah’la bağ kurmak, aslında imandan bahsediyorsunuz; çok kişiye has, eskiler rabıta diyordu.

Mesela bugün görüştüğüm genç “Aklıma yatmıyor, namaz kılmıyorum, çünkü huzur bulmuyorum” dedi. Ben de Allah’la aran nasıl, diye sordum. “Çok iyi,” dedi. Bardağa dolu tarafından bakarsak bir bağ var yani. Kendilerini yeniden inşa edecek bu gençler, öyle düşünüyorum. Arzulara uymanın yanlışlığını belki kuyunun en dibini görünce anlayacaklar.

Bu fikir kaosunun içinde belki de çok sade bir şeye ihtiyaç duyacak, belki de dinin insanı kurtuluşa götürecek sadelikteki yapısını fark edecekler. Dediğim gibi bir sürecin içindeyiz, iyimser bakıyorum; gençlerin daha doğru örneklikler inşa edebilme ihtimali yüksek.

Bu hususta bir de şu konuyu hatırlamak lâzım, gençlerin eski kuşağın dinin şekil boyutunu ön planda tutmasına da tepkileri var. Şekil özü koruyan bir şeydir, hafife alınması taraftarı değilim. Meselâ başörtüsü, Müslümanlığın bütün bir göstergesi değildir ama önemli bir unsurdur. Dolayısıyla hafife alınamaz ama dinin bundan ibaret olmadığını söylemek bile çok abes. Ayrıca sürekli ve sadece şekil üzerinden bir dindarlık söylemine tepki duyulması da aslında dinin özüne duyulan ihtiyacın da bir göstergesi değil mi? Belki de gençler, bizi bu şekilde zorlayarak şekilsel ibadetlerin dışında da bir din duygusunun işlenmesi gerektiğini hatırlatacak.

Bir de ihmal etmememiz gereken dil meselesi var. Aslında çocuğa onun dilinde anlatıldığında çok daha rahat iletişim kurulabiliyor. Mesela ben üniversitede öğrencilere İslam İnanç Esasları dersine giriyorum, farklı fakültelerden de öğrencilerim var. Aslında onların dilini çok iyi bildiğimi de söyleyemem fakat ders sırasındaki konuşmalarda birçoğu önyargılarının yıkıldığını söylüyor. Bu benim başarım diye anlatmıyorum, yanlış anlaşılmasın. Sanırım din anlatılarında ibadetten, kurallardan, yasaklardan değil de niçin inanmamız gerektiğinden başlanması farklı geliyor.

Ne söylüyorsunuz da önyargıları değişiyor?

 

Benim konularım inanç konuları; Allah’a iman, Peygamber’e iman. Bunların insanın aklına, doğasına ters şeyler olmadığını saatlerce konuşuyoruz. Soruları, tepkileri yadırgamadan, anlayacakları şekilde konuşulduğunda, tam aksine olumlu tepkiler alıyorum. Dindar camia, gençlerin dilini çözen, anlayan bir yorum geliştirebildiğinde bu süreci daha az zararla atlatabileceklerini düşünüyorum. Çünkü din, insanın elbise gibi hayatından çıkarıp atabileceği bir şey değil. Din vazgeçilmez bir şey. Biz anlatmayı beceremediğimiz için de gençler tepki gösteriyor.

Şöyle bir şey; Kur’an-ı Kerim’de tabiat, hayvan ve bitki isimlerinin verildiği sureler var. Allah kendisini kâinata yazmış, oradan okumamızı istiyor. “Deveye bakmaz mısın!” diyor. Deveye trene bakar gibi bakmayacağız; laboratuvara sokup içerisindeki ayetleri, Allah’a götüren işaretleri göreceğiz. Ama Müslümanlar olarak kaç yüzyıldır böyle çalışmaları bıraktık. Bugün evrene bakmak için bilime yöneldiğimizde pozitivist bir yaklaşımla aktarılan bilgilerle karşılaşıyoruz. Burada ciddi bocalama yaşıyorlar.

Halbuki evrendeki Allah’ın varlığını gösteren işaretlerle Kur’an’daki işaretler birbirine ters değil. Bilimsel gerçeklerle dini doğruların birbiriyle uyumlu olduğunu görmek gençlerin dikkatini çekiyor. Bilim çağımızın kutsallarından biri ve dinimizin de bilimle bir sorunu yok. Ama sanki böyle bir sorun varmış gibi süregiden bir algı var. Müslümanlar bilim dünyasında ses getiren bir şeyler yaptığında tabii ki gençlerin sorgulamalarının şiddeti de azalacak.

Gençlerin dinden beklentisi bugün nedir?

 

Onu gençlere sormak lazım. Sığınılacak bir liman, manevi huzur, hayatını anlamlı kılan bir atmosfer arıyor her insan. Bunu sağlayabilecek mekanizmaların içerisinde yine din en sağlamı. Klasik bir soru ama hakikaten nereden geldik nereye gidiyoruz? Çocukluğumuzdan itibaren birçok cevap önümüze hazır bir şekilde sunuldu. Cevapların sunulmadığını düşünelim; Tanrı yok, din yok, bu hayat nasıl çekilir? Hayatın nereden gelip nereye gittiğini bilmeden altmış-yetmiş yıllık hayat içerisinde bir sürü sıkıntı ile mücadele edeceksin, anlam olmadan yaşantını devam ettireceksin. İnsan kompleks bir varlık; hayat ise Tanrı olmadan, din olmadan yaşanabilecek bir yer değil. Bunca kurgu, bunca ince ayar anlamsız bir yaşam için mi? Bana bunu kabullenmek çok kolay gelmiyor.

Belki iman ettiğim için böyle düşünüyorum ama gerçekten hiçbir imanı olmayan bir insanın bu dünyada nasıl hayatını idame ettirdiğini gerçekten merak ediyorum. Çok zor! Din bize çok büyük bir anlam dünyası sunuyor bir kere. İçimizde sonsuzluk duygusunu nasıl bastırabiliriz; sonsuz bir varlık olarak yirmi yıl sonra moleküllerine ayrılacaksın ve her şey bitecek. Bunu kabullenmek kolay değil; din diyor ki “Sonsuz bir varlıksın! Sıkıntı ile karşılaştığında Allah muhakkak sana karşılığını ya ahirette ya da dünyada verecek” diyor.

Deryanın içindeki balıklar deryayı anlamaz. Aslında din sayesinde pek çok varoluşsal problemi büyük ölçüde çözerek işe başlıyoruz. Çok büyük bir avantaj, bunu gözden kaçırmamak lâzım. İnsanın bir yaratıcı kudret tarafından, özel bir varlık olarak bu evrene yerleştirilmesi, yaşam yolculuğunda her zaman yanında bir yardımcısının, bir gözetleyeninin olduğunu bilmesi… Son demeyeceğin, toprak olmayacağın gibi bir gerçekliğin olduğunu bilmesi gerçekten çok büyük bir avantaj. Ama bunu ne ölçüde anlayabiliyoruz ve anlatabiliyoruz, burası tartışılır.

Son söz olarak ne söylemek istersiniz?

Gazali yüzyıllar önce İhyayı Ulumiddin adlı bir eser yazmış. İhyayı Ulumiddin, Dini İlimleri Diriltmek anlamına geliyor. Ölü olan diriltilir. Tecdid, yenilenme her çağın ihtiyacı. Yenilenecek şey din değil, asli unsurlar değil ki; dinin değil, dini yorumların güncellenmesi gerektiğini söylüyoruz. Çok acil bir ihtiyaç bu. Ben neden bir genci bin yıl önceki bir âlimin gündemine sokmaya çalışayım. Öz değişmesin, içerik değişmesin ama ihtiyaçlara göre öncelikler, anlatılar değişsin; bundan neden korkuyoruz? Bizim acilen “dinin özü ne, güncellenmesi gereken ne” ayrımını yapıp; bugünün gencinin diline, dünyasına hitap edecek bir söylem geliştirmemiz lazım.

Gençlerin işi çok zor, bir kere bunu kabul etmemiz lâzım. Bu kadar önyargı, bu kadar olumsuz örnek, bu kadar bilgi, yorum kargaşası ve kaosun içinde gencin, sağlıklı bir din yorumuyla karşılaşma ihtimalinin peşine düşmesi çok güzel. Eğer öyle ya da böyle bağını koparmıyor; “Allah var, yaratıcı var”da durup oralarda sorgulamaya devam ediyorsa din, iman hâlâ gündemindedir demektir, ki bu da çok anlamlı. Bu ikisinden iyi bir şey çıkar mı; bu süreç bizim onların ihtiyaçlarına, diline yönelik tekrar bir din yorumu geliştirmemizi tetikler mi? Tetikler bence, bakın tartışıp duruyoruz.

Artık sadece cami imamından duyduğu ile yetinebileceği bir dünyada olmadığımız çok açık, başka bir dünya var. O dünyada dini gündeme getirecek bir gencin tekrar o özü, o altını parlatıp gündeme getirecek bir neslin doğması ihtimali çok zayıf değil. Çok karamsar olmanın anlamı yok, tam tersine bizi zorlayacak bu iş bence. Bu da şahane bir şey olur.

Dr. Fatma Candan
Düzce Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi.

Bursa İ.H.L. ve Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu Fatma Candan, bir yıl Trabzon’da görev yaptıktan sonra 28 Şubat süreciyle birlikte görevine yedi yıl ara vermek zorunda kaldı. Daha sonra  İstanbul Esatpaşa İmam Hatip Lisesi’nde  on yıl ders verdi. 2007- 2013 yılları arasında doktora çalışmasını tamamladı. Candan, 2017’den itibaren Düzce Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam Ana Bilim DalıDr. Öğretim Üyesi olarak görev yapmakta. İnanç meseleleriyle ilgili çalışmalarını sürdüren Günaydın, evli ve dört çocuk annesi.

Kitapları:
Kur’an’da Kurtuluş Kavramı, Ekin Yayınları,
İmam Matüridi’nin Peygamber Tasavvuru, Pasifik Yayınları.

serbestiyet.com