ANALİZ
Giriş Tarihi : 12-11-2020 08:49   Güncelleme : 17-11-2020 13:34

Ümit Aktaş Yazdı: Sorun Sadece Fikirde Mi?

 Ümit Aktaş Yazdı: Sorun Sadece Fikirde Mi?

Görünen o ki İzmir depremi, siyasal açıdan üzeri örtülen birçok sorunu tartışmaya açacak denli hazırlıksız yakaladı iktidarı.

Özellikle de dünyada yıl içerisinde meydana gelen benzeri birçok depremlerde hemen hiçbir ölüm meydana gelmezken, Türkiye'de hem de oldukça trajik öykülerle yüzü aşkın insanın kaybı, Türkiye'nin gidişatının tüm ideolojik mülahazaların bir yana konularak ve iktidarı da aşan siyasal ve toplumsal bir genellik içerisinde tartışılmasının gerekliliğini apaçık bir biçimde ortaya koydu.

Geçtiğimiz hafta "fikrî iktidar" bahsine değinerek, aslında bu konudaki söylemin siyasal bir retorikten öteye gitmediğini belirtmiştim.

Depremle birlikte somut bir biçimde ortaya çıkan ise, iktidarın "fikrî" veya "kültürel" iktidar zaafından söz ederken yapmak istediğinin sadece bu kadarcık bir kusurun itiraf edilmesi değil, bu itirafın öne sürülerek sair alanlardaki kusurların üstünün örtülmeye çalışılmasıdır.

Zira iktidarın en başarılı olduğunu iddia ettiği alan, şehirlerin gökdelenlerle doldurulduğu ve artık yaşanılamaz bir hale geldiği inşaatçılık alanı iken, depremle birlikte ortaya çıkan ise bu inşaatçılığın karton blokların olur olmaz yerlere dikilmesinden öteye gitmediğidir.

Tabi ki bu durum, Türkiye'nin özellikle son elli yıl içerisindeki, imar planlarının olguları izlediği yanlış şehirleşme macerasının, şehirlerin merkezlerinde kurulan fabrikalara iş gücü tedarikinden kaynaklanan gecekondulaşmanın getirdiği sonuçlardan biri.

Bu yanlış iskânı ise giderek fabrikaların şehir dışına taşındıkları veya fabrikatörlerin müteahhitliğe yönelerek fabrikalarını kapattıkları süreçler takip edecek; siyasiler ise bu süreci uzaktan izleyerek bu şehirleşme curcunasından nasıl oy devşireceklerinde öteye bir çaba göstermeyeceklerdir.

Tabi ki gecekondu tarlalarının üzerinde yükselen gökdelenlerin rantının paylaşımını saymaz isek.

Şehirleşmeyi belirleyenin, mesleki ölçütlerden uzak bir emlak piyasası kadar müteahhitlerin doymak bilmeyen hırsı da olunca, ulaşım, çalışma, eğitim, sosyalleşme, park ve spor alanları gibi şehirlerin işlevsel alanlarının herhangi bir mantık örgüsüne tabi tutulmaksızın serpiştirildiği gelişigüzellik, şehirlerin temel işlevi olan yaşama kolaylığını tersine çevirmekte.

Bu süreç içerisinde köyleri hiçbir gelecek kaygısı güdülmeksizin emen şehirler, kırsal alanı boşalttığı gibi, çalışma kapasitesinin giderek düştüğü, buna karşı kirlilik ve karmaşanın arttığı, iş arzı ve sosyalleşme imkânlarının da azaldığı bir cehenneme dönüşmekte.

Televizyon dizilerinin ürettiği sanal gerçekliğe gömülen bir tüketiciler kitlesi ise, kendi cehennemî hayatlarının cennetini televizyon dizilerine kaçışlarda bulmaya çalışmakta.

Daha trajik olanı ise, yaşanılan tecrübelerden ders çıkaramayan bir umursamazlığa rağmen, siyasal yetkinliğin her alandaki bilgeliği ikame eden bir hakikat referansına dönüşmesi.

Konformist temsilcilerin saygılarını ve bağlılıklarını sundukları göstermelik toplantıları saymaz isek, siyasal kararların alınmasına toplumun (veya temsilcilerinin) hiçbir biçimde dahil edilmediği bu demokrasi dışılık, yasaların bürokraside ve hatta mecliste bile tartışılmasını imkânsızlaştıran otokrat bir eğilimi beslemekte.

Son deprem(ler)in bize göstermiş olduğu ve bir kere daha (unutulmak üzere) hatırlattığı ise, yaşanılan onca depremden sonra gerçekte değişen hiçbir şeyin olmadığıdır.

Bilim, teknoloji, şehirleşme standartları, yapılaşma teknikleri ve "inovasyonlu, destinasyonlu lansmanlarla" sürdürülen o alayişli belediye seçimlerinden geriye kalan ise, en küçük bir sallantıda yıkılmak üzere olan sıvılaşmış "betonarme" bloklarıdır. 

Siyasetin yegâne işlevi ise yetki karmaşasının ayrıntılarına sığınarak birbirine çamur atmaya ve kurtarılan çocukların masumiyetinden halkla ilişkiler başarıları üretmeye çalışan bir arsızlıktır.

Oysa kurtarılmaları üzerinden sürdürülen bu gerçekliği unutturma çabasının cevaplaması gereken asıl soru, "bu çocukların neden diri diri toprağa gömüldükleri?"ne dair, "Kitab"ın temel sorusudur. Aileleri, evleri ve yaşama alanları nerededir?

Üç gün sonra yapayalnız olarak baş etmek zorunda bırakılacakları travmaları karşısında hangi desteğe sığınacaklardır?

Dahası onları bu zalim duruma icbar eden ve hiç değişmeyen bir umursamazlık karşısında ne yapılacaktır?

Oysa dışımızdaki "medeni" dünyada, siyaset, hukuk, sanayileşme, şehirleşme ve çevre sorunları gibi sonuçta tüm toplumu ilgilendiren meseleler toplumla, bilim insanlarıyla ve aydınlarla müzakere edilerek ve uzlaşılarak bir karara bağlanmakta.

Dolayısıyla insanlar bir sabah kalktıklarında kiraz bahçelerinin maden ocağına çevrildiği, derelerinin kurutulduğu veya evlerinin önünde bir gökdelen siluetinin belirdiği, kendilerini hiçe sayan garabetlerle karşılaşmayacaklarından emin bir biçimde yaşamaktalar.  

Bu ise tüm bu süreçleri insanların çıkarlarına ve cehaletine bırakmayan bir bakışı, siyasal ve toplumsal bir bilinci gerektirmekte.

Mesela, İkinci Dünya Savaşı'ndan oldukça trajik bir yıkımla çıkan Almanya, savaş sonrasında aydınlarının ve bilim insanlarının yürüttüğü bir tartışma süreci içerisinde belirlenen toplumsal ilkelere sadık kalarak, kalkınmayı tüm ülkeye yaymış; ama bu süreç içerisinde şehirlerin yaşanabilir niteliğini de koruyarak, günümüzdeki vasatı oluşturabilmiştir.

Bu ilkelerin bir kısmı şöyle:

Herkesin özelikle de konut yapımı için özel mülkiyete erişiminin sağlanması. Şehirlerin aşırı büyümesinin engellenmesi. Dev banliyöler yerine orta ölçekli şehirler, toplu konutlar yerine müstakil evler politikası ve ekonomisinin geliştirilmesi; kırsal kesimlerde ise küçük işletmelerin, yani esnaf ve zanaatkârların desteklenmesi.

İkamet, üretim ve işletme alanlarının gittikçe ülke sathına yayılması, yani adem-i merkezileştirilmesi; toplumun aile (akrabalık) ve komşuluk gibi doğal topluluklar üzerinden organik olarak yeniden inşa edilmesi. Genel olarak birlikte yaşamın, şirketlerin ve üretim merkezlerinin gelişmesinin sonucu olarak ortaya çıkabilecek çevresel sorunların düzeltilmesi ve bu doğrultuda denetlenmesi…

Toplumun siyasete katılımının sağlanması için yönetim etkinliğinin ağırlık merkezinin mümkün olduğunca aşağıya çekilmesi… Şirketlerin tekelleşmesinin önlenmesi için sayısının artırılması, çeşitlendirilmesi ve yaygınlaştırılması. 1

Bu son cümleler, özellikle de siyasetin her türlü toplumsal faaliyeti kendi tekeline alan aşırı iktidarlaşma ihtimaline karşı toplumun etkenliğinin savunulması anlamına gelmektedir.

Çünkü bir ülkede olagelen ve toplumun kaderini de ilgilendiren meseleler, salt iktidarın inisiyatifine bırakılamaz. Böylesi bir durum toplumun atıllaştırılması ve ketlenmesidir.

Kaldı ki Türkiye'de iktidar, yapılan her şeyin karar vericisi olduğu halde hiçbir sorumluluğu ise doğrudan üstlenmemektedir.

Onca felakete ve yanlış karara rağmen tüm bunlarda kendilerinin hiçbir sorumluluğu yokmuş gibi pişkinlikle ortaya çıkılmakta ve birkaç afili sözle ve muhalefete sataşmakla sorunların üstü örtülmektedir.

Alman aydınlarının belirledikleri önlemlere ilave olarak Türkiye'de, siyasetin demokratikleştirilmesi, yani tabana doğru yayılarak toplumsal katılımın genişletilmesi, iktidarın her türlü etkinliği belirleme, her türlü zenginliği dağıtma ve her türlü istihdamı sağlama gibi işlevlerinin toplumsal inisiyatiflere bırakılması veya onlarla paylaşılması, kamu kuruluşlarının mümkün olduğunca özerkleştirilmesi, iktidarın çoğaltmaya çalıştığı yetkilerinin birçoğunun yerel yönetimlere devredilmesi, siyasetin sadece bir seçim mekanizması olmaktan çıkarılarak toplumsallaştırılması ve dolayısıyla toplumun sorumluluğunun ve etkinliğinin güçlendirilmesi gerekmektedir. 

Dolayısıyla da işe, kırk yıldır bir türlü çıkarılamayan partiler ve seçim yasalarının, ama sadece iktidar partisinin çıkarına uygun bir biçimde değil, toplumu siyasal açıdan etkinleştirecek bir biçimde düzenlenerek yürürlüğe sokulmasıyla başlanabilir.

Deprem mağduru çocuklara çikolata dağıtarak veya deprem kurtarma faaliyetine katılan madencileri coplayarak değil.

The Independentturkish