Atasoy Müftüoğlu
Giriş Tarihi : 06-11-2020 16:57   Güncelleme : 12-11-2020 09:51

Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Adaletsizlikler sıradanlaştığı için, adalet büyük bir lüks haline geliyor.

Müslüman zihnin/bilincin işlevsizleştirilmesi sebebiyle, bugün dünya Müslümanlığı, İslami dünya görüşünü, İslami anlam sistemi doğrultusunda özgürleştiremiyor. Sömürgeci sistem tarafından kısıtlanan/baskılanan algılarımız/zihnimiz/bilincimiz, bugün, İslam’ı bir bütünlük içerisinde nasıl tecrübe edebileceğimize ilişkin somut bir çerçeve ortaya koyamıyor.

Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Adaletsizlikler sıradanlaştığı için, adalet büyük bir lüks haline geliyor.

Hayatın her alanında, ahlaki varoluşun, düşünsel/entelektüel/siyasal varoluşun, bütün toplumsal değerlerin ve kutsalların, acımasızca/küstahça araçsallaştırıldığı, araçsallaştırılabildiği; korku üreten, faydacı politik hesaplar üreten bir dünyada ve toplumda yaşıyoruz. Bütün varoluş biçimlerinin araçsallaştırılabiliyor oluşu, toplumlarımızda her tür bayağılaşmayı derinleştiriyor, normalleştiriyor. İslami kimliklerimizle, hayatımız, hayatımız içerisinde yaptığımız tercihler kesinlikle örtüşmüyor. Bayağılıkların derinleşmesi, normalleşmesi; sorumsuzluklarımız/kayıtsızlıklarımız sebebiyle mümkün olabiliyor. Düşünsel/kültürel/entelektüel yoksullaşma/çürüme/kirlenme/kuraklık pahasına, popülizm/hamaset propaganda merkezli siyaset, gösterilerle sınırlı siyaset, tahkim ediliyor.

Adaletsizlikler sıradanlaştığı için, adalet büyük bir lüks haline geliyor. Hiçbir konuda ahlaki haklılık aranmıyor. Sağcı/muhafazakar/otoriter/dışlayıcı siyasal popülizmin yükselişi, bütün toplumlarda/toplumlarımızda, sosyal/kültürel ayrımcılıklar ve ayrımlar üretiyor. Bu gelişmeler, bütün toplumları bir şekilde kolektif bir kabûs’a doğru sürüklüyor. Bütün otoriter popülizmler, çok tehlikeli virüsler halinde yayılmaya devam edebiliyor. Otoriter popülizmler, özellikle İslam toplumlarında, otoriter geleneklerin himayesi altında büyüyor, yayılıyor. Geleneğe mahkûm olmak, yeniden öğrenmeyi, yeniden görmeyi, yeniden bakmayı, yeni’yi öğrenmeyi, yeni’ye nüfuz etmeyi imkansız kılıyor.

Kendilerini muhafazakar olarak tanımlayan kesimler, geçmişte, kapitalizmle uzlaşmanın yollarını bulmuşlardı, aynı kesimler, bugün de faşizmle uzlaşmanın yollarını bulmaya çalışıyor. Bütün bu uzlaşmaların, İslami bilincin somut ve yaşanan bir bilinç olmaktan çıkarılmasıyla yakından ilgili olduğunu bilmek/anlamak gerekir. İslami bilinçle, vicdan arasında bir bütünlük ilişkisi olduğunu hatırlamak önemlidir. İslami bilincin/vicdanın somut ve yaşanan bir bilinç olması, İslami bütünlüğe sahip olmak, İslami anlamda yapmak, İslami anlamda olmak’la mümkün olabilir. Günümüzde İslam toplumları, İslami dünya görüşünü, hayat tarzını bir bütünlük içerisinde ifade/temsil ve tecrübe liyakatine sahip olmayan toplumlar haline gelmiştir.

Her şeye sahip olan, ancak, bilinç ve vicdana sahip olmayan topluluklar için, her tür bayağılık/kirlilik/çıkarcılık, günümüzde olağan hale gelmiştir.

Bilinç bir irade oluşturarak yapabilmeyi gerektirir. İslami bilince/vicdana bir bütünlük içerisinde sahip olan kadroların/toplulukların/çevrelerin/bugün, tarihsel sorumluluklar üstlenmeyi göze alarak, İslami otorite ve meşruiyeti yeniden tesis etmesi, tarihe ve insanlığa açması gerekiyor. Günümüzde, toplumlarımızda, araçsallaştırılan varoluşlar, düşünce hayatı, kültür hayatı, edebiyat hayatı, İslami varoluş ve bilinç adına sistematik/sorumlu/bağımsız sorgulamalar yapmıyor, yapamıyor. Hangi alanda olursa olsun araçsallaştırılmayı içselleştirenler kendisi olamazlar, kendisi olmayı başaramazlar, kendilikleri savunamazlar. Araçsallaştırılan varoluşların, onur ve özgürlük kaygıları gibi büyük kaygıları olamaz. İslami varoluş ve bilinç, bugün somut varoluşumuzun ifadesi olmadığı için, İslami bilinci aktif/pratik/yaşayan bilince dönüştüremediğimiz için, İslami yorum ve inşa özgürlüğüne de sahip değiliz. İslam toplumlarında İslami varoluş ve bilinç somut/yaşanabilir, temsil ve tecrübe edilebilir bir gerçekliğe dönüşmediği için, İslam, iktidar tutkuları/ihtirasları adına, siyasal kazançlar adına, ulus-devlet kutsalları adına, milliyetçilikler/popülizmler/sağcılıklar/oportünizmler adına, taşralı politik kadrolar/hareketler tarafından fütursuzca/sorumsuzca araçsallaştırılıyor. Emperyalist ve sömürgeci tarih boyunca, emperyalist/sömürgeci irade de dahil olmak üzere, hiçbir iradenin, taşralı politik kadrolar/hareketler kadar, aziz İslam’a büyük zararlar veremediğini teessürle kaydetmek/hatırlamak gerekir.

Koronavirüs küresel sağlık krizi sebebiyle bütün dünya, sıradışı tarihi bir dönem yaşıyor. Emperyalizmler yoluyla, bütün insanlığa dayatılan sömürgeci/ırkçı içeriği olan, yapısal sorunları olan, modern dünya sistemi; kontrol’den çıkan, ahlaki/insani hiçbir müdahaleyi kabul etmeyen modern dünya sistemi, bugün, bu sıradışı tarihi dönemde, ahlaki ve insani anlamda daha çok sorgulanıyor, tartışılıyor, ancak ikna edici yeni bir seçenek ortaya çıkmıyor. İnsanlığın dünyası belirsizliklerin neden olduğu büyük korkular sebebiyle, yerine getirmesi gereken sosyal/toplumsal/siyasal sorumlulukları hep erteliyor.

İnsanlığın dünyası, yeni bir çürüme dönemi, yeni bir bozulma/kirlenme ve yalanlar dönemi ile karşı karşıya bulunuyor. Yeni emperyalizmler, yeni emperyalist müdahaleler masum Müslüman halkları, ülkelerini terk ederek, büyük kitleler halinde, dayanılmaz acılar, mahrumiyetler ve tehditlere katlanarak sığınmacı olmaya zorluyor, sığınmacılık küresel bir insanlık/vicdan sorunu halini alıyor. Bütün bunlar yaşanırken, her nasılsa kitlesel tehcirler insanlık suçu olarak görülmüyor. Maruz bırakıldığımız somut gerçekliklerin ifadesi olan bir bilinç ve vicdan dili oluşturamıyoruz. Müslüman halklar olarak, tarihsel/yapısal sorunlarla hesaplaşma/yüzleşme cesaretine sahip olmadığımız için, çok şiddetli yabancılaşmalar yaşadığımız halde, tek yanlı okumalar yapmaya, tek yanlı görmeye devam edebiliyoruz. Günümüzde, özellikle genç kuşaklar, dijital bir tehdit ile karşı karşıya bulunuyor. Bütün anlam/değer ve ahlak sistemlerini yok sayan çevrimiçi yeni bir kültür, yeni bir ilişki biçimi, yeni bir dünya oluşuyor. Dijital teknolojilerin ahlakdışı işlevleri sorgulama konusu yapılamıyor. Türkiye’de de yaşandığı üzere, muhafazakar/dindar çevrelerde yaşanan kimi sapıklıklar ile, seküler çevrelerde yaşanan kimi sapıklıklar, hiçbir yapısal/sosyal analize tabi tutulmaksızın, ideolojik klişelere hapsedilerek tartışma-yargılama konusu yapılırken; kapitalist sistemin, hayasızca, çocuk istismarını küresel bir endüstriye dönüştürmesi konusunda her nasılsa toplumlar/kültürler seslerini-tepkilerini yükseltemiyor.

İslami varoluş ve bilinci, somut/pratik/aktif bir bilince dönüştüremediğimiz için, içerisinde yaşadığımız zamanın/tarihin/insanlığın entelektüel iklimine İslami katkılarda bulunabilecek eserler üretemiyor, zihinler yetiştiremiyoruz. Müslümanların entelektüel vatanlarının bütün bir yeryüzü olduğunu öğrenmek/hatırlamak istemiyoruz. Büyük trol çiftliklerinde, kitleler halinde trol yetiştiren toplumların/kültürlerin, yeni bir hikaye/tarih yazmaktan söz ediyor olmaları anlaşılabilir, kabul edilebilir bir durum değildir. İslam dünyası toplumlarında bilinçsiz kitleler propaganda-hamaset dili aracılığıyla etkisiz hale getirilirken, aynı zamanda komplo teorileri aracılığıyla da düşüncesizleştirilebiliyor. Hakikate yabancılaştıran ve gerçekdışı bilgiler üzerinde temellendirilen komplo teorileri her zaman soyut düşmanlar icat ediyor, kamusal paniğe yol açıyor.

Somut/pratik/aktif İslami varoluş ve bilinç, her şeyden önce, sömürgeci ontoloji ve epistemolojinin tahakkümünden bağımsızlaşarak, İslami ontoloji ve epistemolojiyi nasıl yeniden inşa edebileceğini, hayata geçirebileceğini açıklayabilmelidir. İslami ontoloji ve epistemolojiyi hayata geçiremeyen bir toplumun ve kültürün, ne yaparsa yapsın iftihar edebileceği anlamlı hiçbir şey olamaz. Otoriter/baskıcı siyasal söylemin ve popülizmlerin hakim olduğu  İslam toplumlarının, bu toplumların düşünce/kültür/edebiyat/ilahiyat hayatlarının gündeminde bu tür varoluşsal/hayati konular yok. Otoriter/popülist söylem/iktidar yükseldikçe; yeni fikirler, yeni içerikler, radikal tercihler, nitelikli kadrolar/oluşumlar imkansız hale geliyor. Oportünist politik kadrolar, sağ-muhafazakar-dışlayıcı siyasal popülizmi, ‘’yedi düvele karşı savaşıyoruz’’ söylemiyle meşrulaştırmaya çalışıyor. İslam dünyası toplumları-kültürleri, ulus-devlet yapıları ve kültürüyle bütünleştiği için, ahlaki kozmopolitizme ve ahlaki evrenselliğe büyük ölçüde yabancılaştılar. Yerli-milli retoriği, yerel bağlılıklar, yerel aidiyet asabiyeti, biz Müslümanları, insanlığın bütününü ilgilendiren sorumluluklardan/hassasiyetlerden/ilgilerden uzaklaştırıyor. Hiçbirimiz yirmibirinci yüzyıla neler söyleyebileceğimizi, yirmibirinci yüzyıl için neler üretebileceğimizi bilmiyoruz. Biyolojik hastalıklarla ilgili büyük dikkat yoğunlaşmaları yaşarken, sosyal hastalıklarla ilgili olarak hiçbir şey yapma ihtiyacı duymuyoruz.

İslam dünyası toplumları ve kültürleri, bugünün dünyasında savrulduğu-sürüklendiği İslami konumun ne anlama geldiğini bilmiyor, konuşmuyor. Popülizmler/muhafazakarlıklar/sağcılıklar/gelenekçilikler/görenekçilikler/milliyetçilikler; İslam’ın bir bilince, yaşayan bir bilince dönüşmesini istemezler, İslam’ın bir folklor ve hamaset kültürü içerisinde yaşatılmasını isterler. Ulus-devletler, İslam’ın ulus-devlet ideallerine hizmet edebilecek boyutlarını araçsallaştırır. Hiçbir ulus-devlet, İslami gerçek bütünlüğü sahiplenemez. İslami bilinç kendi olma iradesine sahip olmayı gerektirir. Bilinç, her tür statükonun bütün tezahürleriyle sorgulanabildiği bir ortamda gerçekleşir.

Ulus-devletler yapısal sınırları sebebiyle, İslamcılık ya da siyasal İslamcılık iddiasında bulunamazlar. Her ulus-devlet icat edilmiş milliyetçiliklere mecbur ve mahkumdur. Ulus-devletler, islam’ı ancak pragmatik nedenlerle tesahüp ederler. Batılı normları küresel normlar olarak dayatan yapısal ırkçılık sebebiyle, İslam toplumları, kendi sözcükleriyle/referanslarıyla, kendi sesleriyle konuşabilecek özgürlüklerden yoksun bulunuyor. Bugün, sözünü ettiğimiz yapısal ırkçılıklar sebebiyle, bütün toplumlar sistematik eşitsizliklere maruz kalmaya devam ediyor.

Sömürgecilik, bütün bir insanlık dünyasında, çok derin, kapanması çok zor ağır yaralar açtı. Sömürgeci dünya görüşü dünyayı, her tür insani değerden arındırarak ırkçı/ideolojik kalıplara/saplantılara/klişelere mahkum etti. İnsanları ekonomik tanımlar merkezinde yorumlayan bir dünyada, bugün, bütün toplumlar kendi kazançlarının, diğerlerinin kaybına bağlı olduğuna inanıyor. Bu zihniyet haksız ve adaletsiz bir dünya oluşturuyor. Bu zihniyet, yaşlı nüfusu yararsız, fazlalık, ayıklanabilir olarak görüyor.

İslam dünyası toplumları ve kültürleri, Aydınlanma Çağı fikirlerinin mutlaklaştırılarak, sömürgeci bir sisteme dönüştürülmüş olmasının sonuçlarını her nasılsa hiç konuşmuyor.  Toplumlarımız, sömürgeci sistemin Aydınlanma Çağı fikirleri temelinde Müslüman zihnin ve bilincin işlevsizleştirilmesi ve tabi konumuna getirilmesi konusunda, kapsamlı bir entelektüel hesaplaşma yapabilmiş değildir. Müslüman zihnin/bilincin işlevsizleştirilmesi sebebiyle, bugün dünya Müslümanlığı, İslami dünya görüşünü, İslami anlam sistemi doğrultusunda özgürleştiremiyor. Sömürgeci sistem tarafından kısıtlanan/baskılanan algılarımız/zihnimiz/bilincimiz, bugün, İslam’ı bir bütünlük içerisinde nasıl tecrübe edebileceğimize ilişkin somut bir çerçeve ortaya koyamıyor.

İslam dünyası toplumları olarak, öteden beri yaşanmakta olan aidiyet asabiyetinin, ahlaki anlamda etnik köken/mezhep/cemaat asabiyetinin hiçbir diğerkamlığa hayat hakkı tanımadığını, yaşadığımız aidiyet körlüğünün hepimizi aziz İslam ailesine özgü, büyük insanlık ailesine özgü niteliklere/erdemlere yabancılaştırdığını anlamamız/görmemiz gerekir. Sözünü ettiğimiz aidiyet asabiyeti/körlüğü, toplumlarımızda, Türkiye’de de yavanlık ve vasatlığı bir hayat tarzına dönüştürüyor.

İslamiAnaliz