Mücahit Gültekin
Giriş Tarihi : 21-10-2020 08:23   Güncelleme : 27-10-2020 08:19

Mücahit Gültekin: Dönercinin eli mi; kapitalizmin görünmez eli mi daha kirli?

Uzman Psikolog Dr. Mücahit Gültekin, Denizli Valisi ile bir dönerci arasında yaşanan ‘eldiven’ tartışmasından yola çıkarak ‘kapitalizmin görünmez eli’ne ilişkin çarpıcı tespitlerde bulundu.

Mücahit Gültekin: Dönercinin eli mi; kapitalizmin görünmez eli mi daha kirli?

Uzman Psikolog Dr. Mücahit Gültekin, islami Analiz'de yayımlanan yazısında Denizli Valisi ile bir dönerci arasında yaşanan ‘eldiven’ tartışmasından yola çıkarak ‘kapitalizmin görünmez eli’ne ilişkin çarpıcı tespitlerde bulundu.

Gültekin, hijyen konusundaki abartılı bilinçlenmenin biyopolitik bir yönü olduğunu ve koronavirüs salgını ile bu boyutun çok açık biçimde tezahür ettiğini dile getirdi.

Işte o yazı

Denizli Valisi'nin "eldiven uyarısını" izleyince, 2018 Eylül ayında sosyal medyadan yaptığım bir paylaşım geldi aklıma. Önce onu aktarmak istiyorum:

"Bir zamanlar bir ortamda havadan sudan muhabbet ederken, orada bulunan biri çocuğunun annesinin su içtiği bardaktan su içmediğini söylemişti. Kullanılmamış bardaktan su içiyormuş. Konuşma içinde geçen bu ayrıntı dikkatimi çekmişti ama üzerinde durmadım.

Ondan bir kaç yıl sonra bir programa konuşmacı olarak katıldım. Program sonrası oraların meşhur bir lokantasında yemek yedik. Lokantadaki garson siparişlerimizi aldıktan sonra küçük bir sepet içinde ekmek getirdi. Yuvarlak küçük ekmeklerin her biri bir "poşet" içine konulmuştu. Garsona ekmekleri niçin poşetlediklerini sordum. "Hijyen için abi." dedi. "Buna ne gerek var ki?" dedim. Garson biraz daha ayrıntılı bir açıklama yapma ihtiyacı duydu: "Abi mesela adam tır şoförü ya da işten gelmiş. Elleri kirli. Gelip bütün ekmeklere dokunuyor. Sonra onun dokunduğu ekmekleri diğer müşterilerimiz yiyor. Onun dokunduğu ekmekleri yemek ister misin?" dedi. Hijyene önem verdiklerini söylüyordu.

Sonra masadaki kesme şekerlere baktım. Her bir kesme şeker ambalajlanmıştı. Şüphesiz "hijyen" içindi."

Geçenlerde et sektöründeki bir firmamızın genel müdürünün yaptığı açıklamayı okudum: "Hijyen standartlarımız AB normlarını karşılıyor." demiş.

Her bir kesme şekeri ambalajlayacak kadar "hijyen" şovu yapan bu zihniyetin (sözüm o lokanta ya da garsona değil tabii ki) ne denli kirli olduğunu fark edebiliyor muyuz?

Bir taraftan pek çok gıda ürününde GDO ve kimyasal madde kullanılıyor ama diğer taraftan bize hijyen standartları dayatılıyor. Yani o poşetin içindeki şeyin ekmek olup olmadığını ya da ne kadar ekmek olduğunu bile bilmiyoruz ama güya şoför Süleyman abinin elindeki kirden halkımızı koruyoruz.

Hangisi daha tehlikeli?

Süleyman abinin elindeki kir mi, yiyip içtiğimiz şeylerin içine katılan onca kimsayal madde mi?"

***

Sadece bilmediğimiz kişilerin değil, bildiğimiz kişilerin de temas ettiği bir şeye temas etmek uzun zamandır "tehlikeli" bir şey olarak görülüyor. Bunda sanırım "hijyen" konusunda abartılmış bilinçlenmenin bir rolü var. Ama sorunun sadece bir sağlık meselesi olmadığını söyleyebiliriz. Konunun biyopolitik boyutunu da dikkate almamız gerekiyor. Özellikle salgınla birlikte "insani temasın" siyasal hüviyeti daha bir güçlendi. Örneğin "uygun takılmamış bir maske" bazı vatandaşlar tarafından Vali'nin uyarısı kadar sert tepkilerle karşılanabiliyor. Ama söylediğim gibi bu salgından daha önce yerleştirilmiş bir korku. Salgın bu korkuya siyasal ciddiyet ekledi ve küreselleştirdi.

Vali'ye yönelik tepkilere bakıldığında genellikle asıla değil üsluba ve müdahalenin sertliğine yönelik olduğunu söyleyebiliriz. O yüzden Vali'nin uyarısını "üslup" konusunu bir süreliğine bir kenara bırakarak değerlendirmek gerekiyor. Çünkü özü itibariyle Vali'nin uyarısına çoğu kimsenin karşı geleceğini sanmıyorum. Nitekim, Vali'nin maskeyi aşıp tepkiyi eldivene kadar genişletmesinin sosyolojik şartları hali hazırda mevcut. Vali "uygun" bir tepki verseydi olay muhtemelen gündem olmazdı, hatta "pozitif" bir şekilde gündem olabilirdi.

*

Modernitenin bireye ve topluma müdahale sınırlarını "hassas bölgelere" kadar genişletmek istemesi doğaldır. Bu müdahalenin olabilmesi kuşkusuz "gözetleyebilme" imkanına bağlıdır. Gözetleme araçlarının gelişmesi ve daha duyarlı hale gelmesi yeterli değildir; müdahalenin/denetimin meşru gerekçesini oluşturabilmek gerekir.

El'an tecrübe ettiğimiz "salgın süreci" normal şartlarda liberalinden komünistine kadar herkesi isyan ettirecek biyo-politik denetime küresel ölçekte bir meşruiyet veriyor ve bu çevrelerin desteğini alıyor. Radikal özgürlük taraftarları bile "seyahat sınırlaması", "sokağa çıkmama" "dijital takip" vb. denetim uygulamalarına ses çıkaramıyor.

İkamet ettiğim Afyon'da her gün bir kaç kez hoparlörlerden "el temizliği", "hijyen" ve "mesafe" çağrısı yineleniyor; "rehavete kapılmayalım" uyarısı yapılıyor.

Burada "temizlik", "kirlilik", "mikrop", "hastalık", "temas", "sağlık" ve tabii ki "dönercinin eli" gibi içi açılması gereken pek çok kavram var. Bu kavramların siyasal anlamlarını sorgulamak için son olay bize bir fırsat veriyor. Dönercinin eli, bu kavramları da tartışmaya açmak için doğru bir başlangıç noktası.

Dönercinin Eli: Eldiven ve Araya Girmek

Vali hiç kuşkusuz, dönercinin elini hedef alırken bunu devlet adına yapmaktadır. Devletin dönercinin eline konsantre olması ilk bakışta garip geliyor. Gerçi bu gariplik "salgın" sebebiyle çok fazla hissedilmiyor. Nitekim, tepkilerin odaklandığı noktalar (üslup, hukuksuz kapatma cezası, özrün şekli, özürdeki imla hataları vb.) bunu doğruluyor.

Gerçekte "el" hayli anlamlı bir hedef. Dönercinin eliyle döner arasında döner bıçağı olsa da el, bıçak aracılığıyla etle dolaylı bir temas içindedir.Burada tehlikenin kaynağı "el", tehdit edilen ise halkın sağlığıdır. Dikkat edilirse, Vali'nin döner bıçağıyla bir sorunu yoktur. Bu muhtemelen derinlere yerleşmiş "makineye güvenle" ilgili bir şey olsa gerek. Makineye güvenin "hijyenle" ilişkilendirilmesi gıda üreticilerinin sloganlarında kendini gösterir. Reklamlarda sık kullanılan "el değmemiş" ya da "el değmeden hazırlandı" ifadesi, modern hijyen anlayışının sloganı haline gelmiştir. TRT Haber'in 9 Temmuz'da yayınladığı haber "el korkusunu" teyid eder: "Ümraniye'de Bir Fabrika'da Maskeler El Değmeden Üretiliyor"[1]

"El değmeden üretmek" ne kadar mümkün bilemiyorum ama bu ve benzeri haberlerden/reklamlardan "el değmemesinin" iyi bir şey olduğunu anlıyoruz. Sanırım "el emeği, göz nuru" deyiminin çağrıştırdığı pozitif anlam dönüşüme uğruyor, yerini "el korkusuna" bırakıyor.

El, vücudun "en çok dokunan" organı olarak ayrıcalıklı bir yere sahiptir; baş okşarken, tokalaşırken, sarılırken, alırken-verirken ellerimizi kullanırız ve tahmin edebileceğiniz gibi başka pek çok şeyi yaparken. Elin bir "temas" organı olması onu aynı zamanda "mikrobun/tehlikenin" taşıyıcısı haline de getirir. Şüphesiz, elin hemen her şeye dokunabilir bir organ olması onunla ilgili kaygılara bir miktar haklılık payı verir. Ama elin "emeğin" metaforu olmasından çıkıp, tehlikenin göstergesi olarak algılanması modern zamanlara ait bir şey. Sanayi devrimiyle birlikte "el" gözden düşmeye başlamıştı. Makineleşme eli olabildiğince devreden çıkarsa da, onu tamamen tasfiye edememişti. Bantın önünde vidaları sıkan bir ele hep ihtiyaç olmuştu. Yapay zekayla desteklenmiş makine ele karşı artık daha güçlü. O yüzden "elin riski" hakkında bugün daha çok konuşabiliriz.

Modern toplumlarda "risk" kavramı merkezi bir önemdedir ve risk değerlendirmeleri her geçen gün en insani davranışları bile içine alacak şekilde genişlemektedir. Korku ve tabii ki "önlem" arkaplanda işleyen bir virüs gibi hemen her davranışı etkiler. Korku Kültürü kitabında Frank Furedi, bunu şöyle ifade eder: "Korku içindeki bir toplum, riskin kendisini ortadan kaldıramasa bile, riskli sandığı her davranışı mahkum eder." Bunda bilim adamlarının ayrıcalıklı bir yeri olduğunu ifade eden Furedi, hemen her gün "bilim" tarafından uyarıldığımızı söyler. Bir profesörün şu uyarısını örnek olarak verir: "Bir daha karşılaştığınız birinin elini sıktığınızda, o kişinin tuvaletten çıkarken elini yıkamayan insanlardan biri olma ihtimalinin beşte bir olduğunu akıldan çıkarmayın. Bunun çok ciddi sonuçları olabilir." Furedi, biraz da alaycı bir şekilde sorar: "Bakalım 'el sıkışma sendromu' ne zaman keşfedilecek!"

Tehlike varsa risk değerlendirilmesi ve "önleyici müdahaleler" kaçınılmazdır. Ama "tehlikenin kaynağı" ve "tehlikenin kontrol edilebilirliği" önleyici müdahalelerin hangi derinlikte, genişlikte ve süreklilikte olacağını da belirleyecektir.

Vali'nin uyarısında gözlediğimiz gibi "eldiven" temasın ve bir temas organı olan elin kontrol edilmesinin sağlayan bir araçtır. Eldiven; el ve temas edeceği şeyin arasına "üçüncü bir şeyin" girmesi anlamına gelir ve teması meşrulaştırır. Aracısız (doğal) temas kontrolsüz (kayıt dışı) ve dolayısıyla "meşru" olmayan bir temas haline gelir. Eldiven temasa meşruiyet sağlarken, "temas hissini" körleştirir. Hijyensizlik korkusu bu bedeli ödemeyi makul kılar.

Buradaki anahtar kavram ne el ne de eldiven değildir. Asıl kavram "araya girmek"tir. Eldiven sadece "neyle girileceğine" işaret eder ve araya girmenin ne tek yolu, ne de en iyi yoludur. Üstelik tehlikenin başlama noktasının "el" olduğu da şüphelidir. Gerçekten de "hijyen" nereden başlar: Böbrek? Karaciğer? Akciğer? Kalp? Beyin? Kalınbağırsak?

Her araya girmenin meşrulaştırıcı/makulleştirici bir sebebi olmalıdır. Maaşımızla aramıza giren mutemetin yerini bankamatikler ne zaman aldı? Maaş ve birikim denilen şey ne zaman bir ekrandaki dijital sayılara dönüştü? "Alan el ve veren el" arasına bankalar nasıl girdi? "Whatsapp" bütün sohbetlerimize nasıl dahil oldu?

Peki ya Zoom? Zoom mahrem toplantılarımızın bile arasına girmeyi nasıl başardı? Zoom'un buradaki "eldiven" rolünü farketmek sanırım zor değil. Pek çoğumuz herhalde ilk kez şu salgın sürecinde kullandık ve alışmak da zor olmadı. Bir kaç hafta önce İstanbul'da gerçekleştirilecek bir toplantı "önlemler" dahilinde iptal edilince "Zoom"a taşındı. Zoom araya girince iş tatlıya bağlandı, toplantı meşrulaştı. Yine geçenlerde katıldığım uluslararası bir toplantıda Zoom'un nimetleri hakkında epey bir konuşuldu; maliyet, emek, zaman vb. pek çok şey Zoom'un aramıza girmesi için yeter sebepler olarak görülüyor. Şöyle bir düşününce hayli mantıklı...

Araya girmenin tarihi yeni değildir ve modern toplum aracısız bir hayatı tahayyül edemeyecek kadar "araya girilmesine" alışmıştır. Araya girilmedik ne kadar yerimiz kalmıştır? Benim görebildiğim kadarıyla hemen hemen hiç. Belki bazı okuyucular, "kendimle arama giremezler" diye düşünüyor olabilir. Ama böyle düşünenler de o kadar emin olmamalı. Charles Duhigg'in 2012'de New York Times'ta yayınladığı yazı, Target firmasının bir genç kızın hamile kaldığını babasından daha önce öğrendiğini anlatıyordu.[2]

*

Modern toplumların bir özelliği de yanlış şeylerden korkmalarıdır. Bu tabii ki korkunun çok iyi manipüle edilebiliyor olmasından kaynaklanıyor. Son iki yüzyıla bakıldığında bunun pek çok örneğini görmek mümkün. Yanlış şeylerden korkmak, yanlış şeylere karşı önlem almaya neden oluyor. Gates Vakfı'yla yapılan anlaşma bunun açık bir örneğidir. Gerçekten bizi kaygılandırması gereken dönercinin eli midir yoksa kapitalizmin görünmez eli mi?

Yazının tamamını okumak için tıklayınız.