Ali Bulaç
Giriş Tarihi : 03-10-2020 08:30   Güncelleme : 09-10-2020 14:38

Ali Bulaç Yazdı: Müzakereci Siyaset Üzerine..

Kur’an perspektifinden ve Hz. Peygamber’in tatbikatından hareketle şurayı yeni bir hukuki ve idari/politik çerçevede tanımlamaya ihtiyaç var.

Ali Bulaç Yazdı: Müzakereci Siyaset Üzerine..

Kur’an-ı Kerim, Müslümanların “İşlerinin kendi aralarında şura” ile olduğunu, yani Müslümanların bir iş veya eyleme niyetlenirlerken, kararlarını istişare ile aldıklarını belirtir (42/Şura, 38). Şura ve istişare, 19. yüzyıldan beri İslamcıların anahtar terimlerinden biridir. Aradan neredeyse birbuçuk asır geçmiş olmasına rağmen İslam’da demokrasiyi “şura” kavramında arayanlar var. Tarihte şura kurumsallaşmadı, yönetici kadronun tabi olmak zorunda hukuki bir prosedür olmadı; bazı fakihler “şuranın caiz olup vacip olmadığını”, Halife veya sultan istişare etse bile, şura ile oluşan kararlara mecbur tutulmayacağını iddia ettiler.

Kur’an perspektifinden ve Hz. Peygamber’in tatbikatından hareketle şurayı yeni bir hukuki ve idari/politik çerçevede tanımlamaya ihtiyaç var. Ancak bu çerçevede başvurabileceğimiz başka anahtar terimler de var. Yeni bir toplumsal sözleşme için önşart gördüğümü ifade etmeye çalıştığım  müzakere, muarefe ve muahede gibi.

Müzakere, karşılıklı istişareyi ihtiva ettiği gibi, karşılıklı tedaileri (çağrışımlar), birbirini anlamayı, fikir ve görüşlerin kritiğini, test edilmesini de ihtiva etmektedir. Bu yüzden ben İslam’ın öngördüğü  siyasetin “müzakereci siyaset” olduğunu düşünüyorum.

Bugün ise Müslümanlar ne aralarında istişare ederler ne müzakerede bulunurlar. Bu mübarek iki kavrama başvurmadıkları için muarefe ve muahedenin nimetlerinden mahrum kalırlar. Yazık ki Müslümanların en çok kullandıkları yöntem söylem düzeyinde “tartışma ve cedel”, pratikte baskı ve sindirme, yasak ve cezalandırmadır. Tartmak, ölçmek, belli bir kritere vurmak demek olan tartışmanın bir biçiminin müzakere olduğu iddia edilse de, diğer biçiminin mücadele (cedel) olması söz konusu kavramın pek de kullanışlı ve yarayışlı olmadığı fikrini veriyor. Bilindiği üzere İslam tarihinde Ehl-i Cedel kimselerden bahsedilir. İbn Rüşd, kendisine muarız seçtiği kelamcıları en çok cedel ehli olmakla (temelsiz polemik, şaşırtıcı spekülasyon yapmakla) suçlamakta; bazan da iddialarını haksızlık derecesinde sürdürmektedir. İster Mutezile ister Kelamcılar bunun muarızlarının bir yakıştırması olduğunu söylerler. Daha çok akli ve soyut kavramlardan hareketle varlığın ve dinin anlaşılmasını savunanlar aklı ve nakli eşit düzeyde referans aldıklarından bu suçlamaya maruz kalmışlardır. Oysa vahiy merkezli felsefi düşünce biçimine ihtiyacımız olduğu kadar, kelama ve yaşadığı çağın temel sorunları üzerinde imal-i fikr eden kelamcılara da ihtiyacımız var.

Tarihteki telakki ve tecrübeler her nasıl cereyan etmişse, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: İslam içi  tartışma müzakeredir, mücadele değildir Müzakerenin amacı hak ve doğru fikri bulup anlaşma vasatını oluşturmak, cedelden amaçlanan ise rakibine üstünlük sağlamaktır. Esas itibarıyla kullanılan zihni ve fikri malzeme her ne kadar akli ve soyut olsa da, akli olan nakli olana sadece öncelikli kabul edilmiş, nihayetinde her akli olanın nakli olana ne kadar uygun olduğunu ispatlama gayretine düşülmüştür Akletme tefekkür, tedebbür, teemmül, tafakkuh, şuurunda olma, va'yetme vb. anahtar terimler iki farklı zihin arasında süren bir tartışmaya işaret etmezler. Bunların hepsi şahsidir ve bir insanın enfüsi ve zihni dünyasında cereyan ederler. Tartışma veya mücadele şahsın nefsine hitap eder, egonun şişmesini, mücadelenin kazanılmasını telkin eder. İki farklı zihnin mücadele etmeyip karşılıklı diyalog ve interaktif ilişki ve alışverişe geçtiği platform müzakere zeminidir.

 Müzakerede iki önemli unsur önemlidir: biri hatırlatma ve öğütte bulunma, diğeri karşılıklı alış veriş dolayısıyla etkileşim. Bu açıdan Kur'an insanları ve özellikle mü'minleri tezekküre/tezekkür etmeye çağırır; kendini de “Ez-zikr” olarak isimlendirir. Kur’an’ın bir isim-sıfatı “zikr”dir ama insandan istenen akletmesi gibi fiil meyanında tezekkür etmesidir. Tezekkür salt zikre dönüştüğünde kendi amacı dışına çıkar, zikr ve tezekkürden beklenen maksatlar hasıl olmaz. 24 saat zikreden kişi bir dakika tezekkür etmiyorsa bu fiilden beklenen maksad hasıl olmaz. Elbette dilin zikri hafife alınamaz ama dille beraber ve belki daha öncelikli olan kalbin zikridir ki, bu da tefekkür ve akletmedir.

Mücadele ise Müslüman zihin ile İslam vahyini referans almayan zihin arasındaki tartışma biçimidir.  Bu zemin zannedildiğinden de çok geniş olabilir. Çünkü karşı zihin sizin temel inançlarınız başta olmak üzere, vahyin kendisini Kur'an'ın doğruluğunu dahi tartışma konusu yapmak isteyecektir. Önünüzde iki seçenek var: ya kesinlikle böyle bir tartışmaya girmezsiniz, bu durumda karşıtlarınız, yani sizin gibi inanmayan ve düşünmeyenler üzerinde baskı kurarsınız ya da dini referanslarınıza ve kendinize güvenip tartışmaya girersiniz. Girilebileceğine ilişkin en önemli argümanımız bizzat Kur'an-ı Kerim’in muarızlarını davalarını ispatlamaya çığırmasıdır. (2/Bakara, 23; 10/Yunus 38. )

Söz konusu ayetlerde ispata açık davet, meydan okuma var. Kur'an söylem, retorik ve edebi üstünlük yanında varlık, hayat insan ve Hakikat'le ilgili çözümlemelerin en üst anlatımıdır. Bir ayet veya sure getirmek demek Kur'an'ın bu konulardaki iddialarını “bir tür tartışma”ya açmak demektir, ancak kendi doğrularından veya ifade ettiği hakikatlerden kuşkuya düşmek değildir. Kur'an açısından karşı zihinlerin böyle bir özgürlüğü vardır. Sebebi açık:

“De ki 'Eğer bütün insanlar ve cin (toplulukları) bu Kur'an'ın bir benzerini getirmek üzere toplanacak olsa (ve) onların bir kısmı bir kısmına destekçi olsa bile, onun bir benzerini getiremezler. Andolsun bu Kur'an'da her örnekten insanlar için çeşitli açıklamalarda bulunduk. İnsanların çoğu ise ancak inkarda ayak direttiler” (17/İsra, 88-89 )

Hak batıldan, doğruluk yanlıştan, iyilik kötülükten, güzellik çirkinlikten korkmaz. Hak, doğruluk, iyilik ve güzellik ancak kendi karşıtlarıyla adil özgür ve karşılıklı diyalogun mümkün olduğu bir müzakere ortamında açığa çıkar. “En güzel sözün ortaya çıkabilmesi için bütün sözlerin özgürce söylenmesi” lazım. Bütün bu meydan okumanın adil, özgür ve diyalektiği geliştirici bir tartışmaya, müzakere ve anlama sürecine çağrı yapmanın esas sebebi Kur'an'ın kendisine duyduğu özgüvendir. İyi bir müzakere zihinleri uyandırır, aklı harekete geçirir ve vicdanın da desteğiyle Hakikat arayışında güç ve destek sağlar. Kur'an kendine bu güveni duyuyorsa, onun Allah'tan bir vahiy olduğuna inanan mü'minler niçin aynı özgüven içinde olmasınlar! Kur'an böyle bir çağrıda bulunuyorsa, mü’minler niçin korksunlar! Kur'an en önemli ve en öncelikli kutsaldır. Kaldı ki biz tartışmayı yasaklasak bile insanlar soru sormaya devam edecek. İnsanları kutsala saygı duymaya davet etmek inanan insanların tabii haklarıdır. Ancak kutsalla ilgili geçerli yasak kutsalın mahiyeti, varlık üzerindeki tecellisi ve niçin kutsal olduğu konularıyla ilgili değil, ona karşı herkesçe beslenmesi gereken ihtiramdır. Kur'an, “Diğer din müntesiplerinin kutsallarına dil uzatılmamasını” ister, çünkü bir kutsala tecavüz, İslam'ın da kutsalına bilmukabele tecavüze yol açar. Bu durumda eğer gayrı müslimlerle bir tartışmaya girilecekse, bu belli ki fikri ve ahlaki bir mücadele olacaktır. Ancak bu mücadeleyi doğru bilgi, derin kavrayış, geniş açılar ve belli bir estetikle besleyip geliştirme zarureti var. Bu da doğrudan doğruya Müslümanlara düşer:

“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et” (16/Nahl, 125 )

Durum bu merkezde iken, Müslümanlar neden İslam’ın çizdiği çerçevede önce kendi aralarında müzakerede bulunamıyor, tartışmanın usul ve adabına riayet edemiyor ve başkalarıyla ‘mücadelenin en güzeli’ne yürütemiyorlar? Müslümanlar neden kendi dillerini kuramıyorlar, başkalarının dilini benimsiyorlar, başkalarının jargonlarını –örneğin sol, marxist, milliyetçi, liberal, feminist vs.- kullanıyorlar ve başkalarının saldırgan tutumunu benimsiyorlar? Müslümanlar neden susturmaktan, yasaklamaktan ve cezalandırmaktan başka  bir performans gösteremiyorlar?

Kabul etmek lazım, en azından teorik iddiaları bakımından müzakereye demokrasilerden başka hayırhah bakan siyasal doktrin yok. Bu sistemin de vaadettiklerini gerçekleştirmeye engel teşkil eden çok sayıda sorunu var. Bugünse demokrasinin eksik formunun dahi hayli uzağına düşmüş bulunmaktayız. Demokrasinin tarihte bir kereliğine tanımlandığını; evrensel ve ebedi bir çerçevede şekillendiğini; ilk, nerede ve nasıl ortaya çıkmışsa bugün de aynı tarihsel özelliklerini koruduğunu ve sonsuza kadar hep böyle devam edeceğini söylemek mümkün mü? “Mümkün” diyenler, demokrasiyi “endüstri toplumunun siyasi rejimi” olarak gören klasik siyaset bilimcileridir; ama 18. yüzyılın ikinci yarısında başlayan sanayi devrimi 1950’de son erdi.

Sanayi devriminin şekillendirdiği toplumsal yapı değiştikçe demokrasi de değişiyor. Bunun yanında demokrasi, kendisi dışında hiçbir şeyle ilişkilendirilemez. Ne cumhuriyet ne laiklik, demokrasinin gerekli şartıdır. Demokratik çerçevenin cumhuriyet ve laikliği içermesi batıyı yakından ilgilendiren, ikincil faktörlerdir ve demokrasi bunlarla ilişkilendirildiğinde sonuçta demokrasinin kendi varoluş amacı dışındaki faktörler tarafından belirlendiği, bunların tarihsel ve felsefi öncüllerine göre kendini düzenlemeye ve değişime tabi tuttuğu bir rejim çıkar ortaya.

Demokrasiyi “işleyen bir süreç” olarak tanımlamak mümkünse, bu sürecin en esaslı ve hiç sona ermeyecek ruhu “müzakere” olması beklenir. Müzakerenin, demokratik süreçle paralel gittiği düşünülür. Şu var ki demokrasi karar mekanizmaları ve karar süreçleri üzerinde yeterince denetleyici bir prosedür koyamıyor. Yasaların parlamentolarda nasıl geçtiğini göz önünde bulundurursak karar süreçleri ve karar mekanizmalarının partiler ve liderlerce işletildiğini görebiliriz. Bütün bir ülkeyi bağlayacak bir yasanın parti ve liderlerin yönlendirdiği parlamentoda kabul edilip uygulamaya konması demokratik olsa bile, hakkaniyete, genel rızaya uygun değildir. Liderin tasvip etmediği tek bir yasanın parlamentodan geçtiği vaki değildir; öyle ki bir vekilin açık itirafıyla hangi yasaya niçin onay verdiğini kendisi dahi bilmiyor.

Binaen aleyh “müzakere”nin idari ve siyasi süreçte anahtar rol oynadığını ve bu olmazsa katılımcı ve adil bir yönetimin de olamayacağını söyleyebiliriz. Her ne kadar tarihteki monarşiler veya cumhuriyetler, demokratik müzakere sonucu ortaya çıkmamışlarsa da, bunlarla ilişkili söylenecek şey, her ikisinin de “fiili durum” teşkil etmesidir. Sorun cumhuriyetin ve monarşinin müzakereci siyasetle ne ölçülerde uyum içinde olduğu sorunudur. Bu yüzden demokrasinin geçerli olduğu ülkelerde monarşinin cumhuriyete veya cumhuriyetin monarşiye dönüşmesini gerektiren zorlayıcı sebepler yoktur. Demokratik süreçle monarşiyi uyumlu kılan, monarkın veya başında başbakanın bulunduğu yürütmeden ayrı devlet başkanının sadece temsili ve sembolik konumda olmasıdır.

Eğer “müzakere”, demokratik sürecin ruhu ise, müzakerenin sürecin hiçbir aşamasında kesintiye uğramaması lazım. Açık müzakere sürecinde, farklı toplumsal kesimlerin talepleri dile gelir, tartışmaya konu olur ve bunlardan bir kısmı anlaşma ile sonuçlanır. Müzakere zemininde üzerinde anlaşmaya varılan her konu temel yasanın bir maddesini teşkil eder. Her müzakerenin anlaşmayla bitmesi mümkün değildir. Üzerinde konsensusa varılmayan ihtilaf noktaları müzakere konusu olmaya devam eder.

Müzakere’nin iki şartı var: a) Söz ve ifade özgürlüğü, b) Hiçbir toplumsal grubun müzakere dışında tutulmaması.

Özgür bireylerin ve kendini kamusal alanın kuruluşunda taraf gören sivil-sosyal grupların kendi aralarında serbestçe tartışabildiği, anlama (tearuf) süreci içinde birbirlerini etkilediği, karşılıklı alış veriş ve pazarlık (müzakere) içinde olduğu bir rejimden elde edebileceğimiz ilk kazanç “toplumsal sözleşme” olmalıdır. Bir kere sözleşme çıktı mı, diğer sorunların aynı yöntemle çözümü kolaylaşır; herkesçe kabul gören bir anayasa metninin önü açılmış olur. Batının yaşadığı zengin demokratik tecrübeden gerekli dersleri çıkarmak suretiyle yeni bir müzakereci siyasetin ana parametrelerini Kur’an-ı Kerim’den ve Hz. Peygamber’in Sünnet ve Sireti’nden çıkarabiliriz. 

alibulac.net