Atasoy Müftüoğlu
Giriş Tarihi : 08-09-2020 08:27   Güncelleme : 10-09-2020 12:45

Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Devrimci çözümlemeler üzerinde yoğunlaşmak...

Günümüzde, bütün bir dünya/insanlık, koronavirüs sağlık krizi sebebiyle, bir zaman algısı krizi yaşıyor. Hepimizin varoluşu/hayatı/tasavvurları daha kırılgan hale geliyor. Bu kriz karşısında, yeni bir duruş, tarz, ilişki biçimi, değer ve anlam üretememek gibi bir sorunumuz var.

Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Devrimci çözümlemeler üzerinde yoğunlaşmak...

Hangi toplum ve kültür olursa olsun, içerisinde yaşadığı tarihsel dönemin hayati ihtiyaçları ve beklentileri doğrultusunda, bu ihtiyaç ve beklentileri belirleyebilecek-tanımlayabilecek ve karşılayabilecek şekilde, içerik üretebilecek bir zihin dünyasına, bu zihin dünyasına öncülük edebilecek nitelikli kadrolara sahip değil ise statükoları/konformizmleri aşamaz, dönüştüremez ve tartışmaya açamaz. İçerik üretmeyen, içerik üretebilecek kadrolara sahip olamayan toplumlar ve kültürler yeni imkanlardan, yeni inşa’lardan söz edemezler.

Hangi toplumda ve kültürde olursa olsun, statükolar, sorumsuzluğun/kayıtsızlığın toplumsallaşması suretiyle etkisini sürdürür. Bu tür toplumlarda, İslam toplumlarında da, çıkar ve iktidar tutkuları, her tür kimlik ve aidiyet duygularını etkisiz ve geçersiz kıldığı için ahlaksızlık/düşüncesizlik/kültürsüzlük pahasına, ekonomik/maddi başarı fikri putlaştırılıyor. Bu nedenledir ki günümüzde, İslam toplumlarında İslami aidiyet ve mevcudiyeti, bütün boyutlarıyla sürdürebilmek için gerekli olan bilinç/ahlak büyük bir tükeniş içerisindedir. Günümüzde ekonomik/maddi başarı, çıkar ve iktidar tutkusu putlaştırıldığı için, İslam, toplumlarımızda, Müslüman varoluşların/hayatların belirleyici/tayin edici içeriği olmaktan çıkmış ya da çıkarılmıştır.

İslam toplumları ve kültürleri, günümüzde, dünyada ve tarihte neler olup bittiğine ilişkin derinlikli/çok ufuklu çözümlemeler yapmak yerine, iktidarların, halklara anlattığı romantik ve nostaljik hikayeleri dinlemeye devam ediyor. Toplumlarımızda, hangi zeminde olursa olsun, hangi bağlamda olursa olsun seküler ya da muhafazakar, narsist bağlılıklar, bağlanmalar ve bağımlılıklar toplumları çok yönlü ve çok boyutlu olarak düşünmekten alıkoyuyor.

Yüzeysel varoluşlar, yüzeysel algılar ve yüzeysel özgürlüklerle sınırlandırılan-belirlenen İslam toplumlarında, bugün, içerisinde yaşadığımız toplumda da açıkça görülebileceği üzere, bu yüzeysellikler sebebiyle, hamaset/popülizm/menkıbe/nostalji/propaganda dili/söylemi/siyaseti, derinlikleri/nitelikleri yok ederek, toplumu bütünüyle lümpenleştiriyor. Lümpenleşen/lümpenleştirilen toplumlarda eleştirel düşünceye hayat hakkı tanınmadığı için, ahlaki ve zihni yenilenme gerçekleştirilemiyor. Lümpenleşen toplumlar, lümpenleşen kültür dünyası, değersizleştirilen, itibarsızlaştırılan, hayatın ve tarihin dışına sürgün edilen ve işlevsiz kılınan, İslami sözcükleri, tanımları, kavramları, değerleri ve ilişkileri bir kez daha vulgarize ederek, bir kez daha yozlaştırıyor. Yüzeysel/yerel ve folklorik ilgilerle sınırlandırılan İslami alan, bugün, maalesef bütünüyle propaganda/manipülasyon alanı haline geliyor. Propaganda/manipülasyon amaçları doğrultusunda araçsallaştırılan İslami sözcüklerle-içeriklerle, anlamlı/özgün/özgür bir hikaye oluşturulamayacağı her nasılsa hiç düşünülmüyor.

Hamaset/popülizm/menkıbe/nostalji dili ve söyleminin tayin edici etkisi sebebiyle, lümpenleşen kitleler akıllarının ve kalplerinin izinden değil, propagandanın izinden yürüyor. Günümüzde, İslam toplumları-kültürleri karşı karşıya bulunduğumuz varoluşsal sorunlar, varoluşsal/yapısal edilgenlikler patolojik bencillikler/çatışmalar-rekabetler-yabancılaşmalar üzerinde yoğunlaşarak, entelektüel çözüm çerçeveleri üretmek yerine, soyut bir düşünce-kültür sistemi üzerine spekülasyonlar yapıyor. Bütün bu spekülasyonlar, İslami kesimler nezdinde İslami etkinlik olarak değerlendiriliyor.

Bugünün dünyası/tarihi ve insanlık, Rönesans’tan bu yana matematiksel akıl ve burjuva kültürü yoluyla, ahlaki/manevi/hikemi meselelere/ilgilere/alanlara/sorumluluklara yabancılaştırıldı. Modern düşünce sistemi, onyedinci yüzyılda kuruldu, sistematik hale getirildi. Bu sistem, hesaplanabilen ve ölçülebilen şeyler dışında kalan her şeyi, ahlakı/vicdanı/merhameti lüzumsuz/faydasız telakki etti. Teknik aklın, araçsal aklın, ırkçı ve ideolojik aklın barbarlığı, “modern uygarlık” adını aldı. Bu barbarlık-uygarlık, bugün, nihilizmle bütünleşerek her şeyi bir tahakküm nesnesi haline getirmeye devam ediyor.

İslam dünyası ülkelerinde siyasal iktidarlar/kadrolar, toplumlarımızı hamaset/popülizm/menkıbe/nostalji ve propaganda dili/söylemi/siyaseti aracılığıyla lümpenleştirir ve vulgarize edilen bir din algısıyla kontrol ederken, bu iktidarlar, ne her şeyi bir tahakküm nesnesi haline getiren, teknik akılla, araçsal akılla, ırkçı ve ideolojik akılla hesaplaşabiliyor ne de İsrail’in/Siyonizm’in politik/askeri/ideolojik ve ırkçı mutlakiyetçiliği karşısında etkin ve caydırıcı bir tavır/duruş sergileyebiliyor.

İslam toplumlarını lümpenleştiren, vulgarize edilen bir dini yaklaşımla sınırlandıran, hamaset/popülizm ve propaganda dili sebebiyle toplumlarımızda yaşanan, Türkiye’de de, çok yoğun ve çok somut bir şekilde tecrübe ettiğimiz sosyal patolojileri, sosyal/kültürel hayatta yaşanan travmatik altüst oluşları görmezden gelmeye devam ediyoruz. Türkiye’de İslami kesimlerin, her vesile ile ve iftiharla bir propaganda klişesi olarak, milliyetçi bir klişe olarak kullanageldikleri, fildişi kule kurgusu olan “Anadolu irfanı”nın ne kadar büyük bir yanılsama olduğunu görmek, anlamak gerekir. Toplumlarımız, sözünü ettiğimiz fildişi kule kurguları sebebiyle, tarihsel/siyasal/kültürel gerçeklere yabancılaşıyor. Profesyonelliğin/uzmanlığın belirlediği sınırlar, alanlar dışında kalan hiçbir varoluşsal/hayati mesele, kamusal alana yansımıyor. Bugün, İslam toplumlarında, hemen bütün kesimlerde, bütün İslami kesinlikler göreli hale gelirken, özellikle genç kuşakların karşı karşıya bulunduğu inanç boşluğu kimi zaman ideolojik sloganlarla, kimi zaman milliyetçi/muhafazakar sloganlarla doldurulmaya çalışılıyor.

İslam dünyasında, İsrail’in/Siyonizm’in, siyasal/askeri/ırkçı/ideolojik mutlakiyetçiliği karşısında, utanç verici, yüz kızartıcı bir edilgenliği seçmekten başka hiçbir şey yapmayan, yapamayan muhafazakar/otoriter rejimler, bir yanda birbirleriyle etnik/mezhepçi rekabetler sebebiyle çatışır, birbirlerini zayıflatırken, bir diğer yanda da sistematik bir şekilde “dış tehdit” retoriğini kullanarak, toplumları aynılaştırmaya, birörnekleştirmeye, hizaya getirmeye çalışıyor. Bu gelişmeler karşısında, düşünsel/kültürel/entelektüel hayat, tarihsel/toplumsal/entelektüel tanıklıklar yapmak üzere sorumluluk almaktan imtina ediyor.

İslam dünyası toplumları-kültürleri-siyasetleri, modern tarihi, bütünüyle iki farklı-karşıt dünya görüşü  arasında sıkışıp kalarak geçirdiler, geçiriyorlar. İslam toplumlarında kamusal alanı seküler/liberal/kapitalist dünya görüşü belirlerken; özel alanı folklorik alanı, duygusal alanı ise İslam belirlemeye çalışıyor. Bu durumun, İslami varoluşu, mevcudiyeti bütünüyle anlamsız ve işlevsiz kıldığı her nasılsa hiç anlaşılmıyor. Müslüman halkların, kamusal alanda bir başka dünya görüşünün değer ve referans sistemlerine geçişlerinin, İslami anlamda yaşanan otorite ve meşruiyet kaybıyla ilgili oluşu, sorgulama konusu yapılamıyor. Medeniyet söylemi temelinde, İslami projeler üzerinde çalışan/yazan/konuşan, düşünür/şair/akademisyen ve yazarların, seküler bilgi temelinde İslam medeniyetinin nasıl bir şey olacağına ilişkin somut olarak söyledikleri hiçbir şey yok. Bugün, sömürgecilik yoluyla dayatılan kapitalist/seküler/liberal gerçeklikle/dünya görüşüyle ilgili olarak, entelektüel anlamda nihai bir hesaplaşma yapabilecek İslamcı/solcu/sağcı/muhafazakar/milliyetçi vb. kadrolara/düşünürlere sahip olmadığımız açıkça görülebiliyor.

Müslüman halklar/kültürler, İslami anlamda gerçek umutlara ve gerçek iyi haberlere, ontolojik/epistemolojik bağlamda İslami otorite ve meşruiyeti, bir bütünlük içerisinde özgürleştirdiklerinde sahip olabilecekler. Hamaset/popülizm/menkıbe/nostalji/propaganda dili/söylemi/siyaseti yoluyla, günümüz İslam toplumlarını, birörnekleştirerek toplama kampı toplumlarına dönüştüren otoriter muhafazakarlaşma süreçleri, olağanüstü hali olağanlaştırıyor. Karşı karşıya bulunduğumuz karmaşık kompozisyon içerisinde neyin kural, neyin istisna olduğunu bilmiyoruz. Güvenlik hali/durumu/kaygısı öncelik kazanınca, herkes, her türlü özgürlükten, ahlaki özgürlükten bile feragat edebiliyor. İslami düşünce, kültür, edebiyat hayatı, bu durumun varoluşsal bir zemin kaybı olduğunu, bu nedenle de, gerçek sorunların-meselelerin hiçbir şekilde gereği gibi konuşulmadığını, bugünün entelektüel sömürgeciliğin soyut evrenselciliğinin himayesi altında sürdürülebildiğini fark etmiyor. Otoriter muhafazakarlıkların etkili/dönüştürücü olduğu İslam toplumlarında eleştirinin yokluğu zihinsel açıdan hepimizi nefes alamayacak bir duruma getiriyor.

İslami düşünce/kültür/edebiyat hayatı, lümpenliğin ve maçoluğun toplumsallaştığı, bu tür bir toplumsallaşmanın çok derin bir ahlaki/kültürel kirlenme anlamına geldiğini, maço bir kültürle faşizm arasında ciddi bir yakınlık olup olmadığını, kültürsüzleşmenin yeni bir kültür olarak politik himayeye mazhar olabildiğini gündemine almaya cesaret edemiyor.

Günümüzde, bütün bir dünya/insanlık, koronavirüs sağlık krizi sebebiyle, bir zaman algısı krizi yaşıyor. Hepimizin varoluşu/hayatı/tasavvurları daha kırılgan hale geliyor. Bu kriz karşısında, yeni bir duruş, tarz, ilişki biçimi, değer ve anlam üretememek gibi bir sorunumuz var. Küresel ekolojik krizle, küresel koronavirüs sağlık krizi arasında yakın bir ilişki olabileceği üzerinde de düşünmek gerekiyor. Bu krizle birlikte, ayrıca dijital bir kuşatma da yaşıyoruz. Dijital kuşatma sebebiyle hayatlarımız, büyük ölçüde ekranlarla bütünleşiyor.

İslam toplumlarında, kendi kabilelerinin ve kabile şeflerinin kibirli bencillikleriyle bütünleşen topluluklar, bu kibirli bencillikleri aşmaları gerekirken, bunu yapmak istemiyor, bu nedenle de, maalesef entelektüel bütünlük bilincini bütünüyle imkansız kılıyor. Bu nedenle de, İslami bütünlüğü tahayyül, temsil ve tecrübe etmek üzere, bir ahlaki/düşünsel/entelektüel/felsefi irade ortaya konulamıyor. İslam’ı bütün kavram ve kurumlarıyla, bir bütünlük içerisinde temsil ve tecrübe ettiğimizde, İslam gerçek olur. Aziz İslam’ın, ulus devlet çıkarları, milliyetçi/sağcı/mezhepçi politikalar adına sömürgeleştirildiği, sömürgeleştirilebildiği, bir dönemde, İslami bir gelecekten söz edilemeyeceği aşikardır.

İslam toplumlarının ufkunu kapatan, geleneğin/konformizmin/partizanlığın oluşturduğu, küflenmiş-paslanmış zihinsel zincirleri kırabilmek, gerçek sorgulamalar, tarihsel sorgulamalar yapabilmek için, toplumlarımızın, entelektüel bütünlüğe sahip, ahlaki özgürlüklerle bütünleşen, bağımsız evrensel zihinlerle, bu zihinlerin oluşturacağı kadrolara ihtiyacı var. Sözünü ettiğimiz kadrolara sahip olmadığımız için ‘’beyaz adamın misyonu’’ ve ‘’uygarlık misyonu’’ dili tarafından efsanevileştirilen, mitolojikleştirilen sömürgeci demokrasilerin, entelektüel-felsefi baskısını aşarak, bu baskıyı reddederek, İslami dünya görüşünü, bilgi ve siyaset modelini, yeniden tarihe kazandırabilecek bir mücadeleyi göze alamıyoruz. Aynı şekilde, sömürgeci demokrasilerin ayrımcılıkları, eşitsizlikleri, adaletsizlikleri nasıl kurumsallaştırdıklarını da tartışma konusu yapamıyoruz. Militarizmin ve kapitalizmin küreselleştiği bir dünyada efsanevileştirilen ve mitolojikleştirilen ‘’demokrasi’ klişesi hiçbir anlam taşımıyor. Yapısal ırkçılığın, sömürü ve dışlamanın bütün tezahürleriyle sürdürülebildiği bir dünyada, adalet, özgürlük, eşitlik dilinin büyük bir propaganda yalanı olduğunu görmek gerekir.

İslam dünyası toplumları ve kültürlerinin, sömürgeci/kolonyalist Avrupa tarih/kültür ve uygarlığının belirlediği, dokunulmaz kılarak, kutsallaştırarak evrenselleştirdiği, otorite ve meşruiyet biçimlerinin, kaynaklarının, yapılarının, İslam toplumlarına teşmil edilemeyeceğini, bu otorite ve meşruiyet yapılarını/paradigmalarını içselleştiren toplumların, İslami alanı terk ederek, İslam’ı özel/bireysel bir din biçimine dönüştürmüş olacaklarının farkına ve bilincine varıncaya kadar, gerçek bağımsızlığa sahip olamayacaklarını, yüzeysel/sembolik bağımsızlıklarla oyalanacaklarını bilmeleri ve anlamaları gerekir. Bu gerçeği konuşmamak, entelektüel-kültürel sömürgeciliğin kurumsallaşmasını ve tahakkümünü, hayati bir sorun olarak görmemek anlamı taşır.

Hangi toplumda olursa olsun, hamaset, daha çok özfarkındalığa sahip olmayan toplumları teselli etmeye yarıyor. Bugün, kendinin, imkanlarının, potansiyelinin farkında olmadığı için, İslam dünyası kendi adına konuşamıyor. Bugünün, yirmibirinci yüzyılın dünyasında da, bütün toplumlar ve kültürler hakkında, sömürgeci/kolonyalist dil konuşmaya devam edebiliyor. Sömürgeci/kolonyalist  otorite ve meşruiyet yapılarını kullanmaya devam etmek, sömürgeci/kolonyalist amaçlara hizmet etmek anlamı taşır. Seküler bilgi, dünya görüşü yoluyla epistemik ufku kapatılan toplumlar, İslami bir gelecek tasavvur edemezler. Sağ-sol-milliyetçi-muhafazakar siyasetlerin, epistemik dayatma/mutlakiyetçilikle ilgili bir sorunları olmadığını kaydetmek gerekir. Sol siyasetler, Batılı paradigmalarla bütünleştikleri için, İslami hareketler/mücadeleler karşısında, emperyalistlerin yanında yer almakta bir sakınca görmüyor.

Moderniteyi tebcil eden bütün ideolojiler/ideologlar/filozoflar/kültürler/entelektüeller, bu tercihleriyle emperyal ve sömürgeci tahakküme açık hale geldiler, bu nedenle de, bağımsız entelektüel ufku kaybettiler. Bunun içindir ki, bugün, modernite ufku dışında bağımsız bir ufuk aramak, devrimci çözümlemeler üzerinde yoğunlaşmayı zorunlu kılıyor.

İslamiAnaliz