ANALİZ
Giriş Tarihi : 06-09-2020 10:01   Güncelleme : 06-09-2020 10:01

Ahmet el Katip: İslam, Batılı demokratik deneyime açıktır..

Ali Şeriati İmam Ali bin Ebî Talib’e ya da İmam Hüseyin’e bakarak yeni bir devrimci Şiilik imajı sundu. İran halkına zalimlere ve zorbalara karşı adalet, özgürlük ve devrim çizgisini takip etme çağrısı yaptı. İslami birlik çağrısının yanı sıra sahabeye ve kendileri dışındakilere düşmanca tavırlar sergileyen mezhepçi Safevi kültürünü aşmaya çalıştı.

Ahmet el Katip: İslam, Batılı demokratik deneyime açıktır..

Düşüncesini geleneksel Şii ve Sünni düşüncenin eleştirisi üzerine inşa eden Iraklı yazar Ahmet el Katip, İslam siyasi düşüncesinin ekseninde şura ilkesinin bulunduğunu, tarihsel çatışmanın da şura (demokrasi) yanlılarıyla zalim yönetim yanlıları arasında gerçekleştiğini ifade ediyor. İslam dünyasının demokratikleşmesinin önündeki en büyük engel olarak Amerikan hegemonyası olduğunu düşünen el Katib’e göre buradan çıkış otoriter kültürel mirastan kurtulmakla mümkün.

İslam tarihi, başkalarından önce Müslümanların kendi aralarındaki kanlı çatışmalarla doludur. Müslüman düşünce, özellikle ilk dönemde yaşanan çatışmaların yarattığı travmanın etkisini bir türlü üzerinden atabilmiş değil. Modern dünyada Şii-Sünni anlaşmazlığı, halen devam eden travmanın en açık semptomlardan birisi görünüyor. İslam siyasi düşüncesinin özgürlükle ilişkisi üzerinde kafa yoran ve konuya ilişkin onlarca kitap kaleme almış olan Ahmed el Katip’le İslam dünyasındaki otoriter yönetimlerin nedenleri, yaşanan düşünsel ve siyasi krizleri konuştuk.

İSLAM TARİHİNDE HANEDANLAR ARASINDAKİ SAVAŞIN KURBANI DEMOKRASİ (ŞURA) YANLILARI OLDU

İslam’ın ilk döneminde özellikle de halifeliğin seçimi ve hilafetten saltanata geçiş aşamasında yaşanan siyasi çatışmalar günümüz Müslüman siyasal aklı üzerinde sizce ne gibi bir etki meydana getirdi?

İslam (Kuran ve Sünnet) anayasa ve yönetim biçiminden bahsetmez. Bunu Müslümanlara ve insan aklına bırakmıştır. Ancak Müslümanlar ama özellikle de Ensar (Mekke’den çıkmak zorunda kalan Hz. Peygamber’e sahip çıkan Medineliler) kendilerine ait bir devlet kurmak gerektiğini düşündü ve liderleri Sad bin Ubade’yi kendilerine yönetici olarak seçmek için Beni Saide Çardağı’nda toplandılar. İşte burada Muhacirler (Peygamberle birlikte Mekke’den göç edenler) devreye girdi. Bütün Arap Yarımadası’nı kapsayacak bir Arap devleti kurmayı ve bu devleti kurabilecek en yetkin topluluk olduğu için de devletin başına Kureyş Kabilesi’nden olan Muhacirlerin geçmesini önerdiler. Arapların Ensar’a boyun eğmeyeceğini söylediler. Gerçekte Arap kabilelerin birçoğunun özellikle de Necd ve Yemame bölgelerinde yaşamakta olan Beni Hanife Kabilesi Kureyş ve Muhacirlere bile itaat etmeyi reddediyordu. Nitekim Birinci Halife Ebubekir, “Ridde” olarak bilinen olaylar sırasında bu kabileler üzerinde hakimiyet kurmakta büyük güçlüklerle karşılaştı.

İslam, hükümet sistemi hakkında herhangi bir şey söylemese de Muhacirler ve Ensar, şura ilkesine dayanan belirli bir anayasa üzerinde anlaştılar, ancak bu anayasa ilkeldi ve birçok kusurla doluydu. Bu nedenle, büyük fitne olarak bilinen bir dönemde yaklaşık çeyrek asır sonra çöktü ve çöküşü birkaç siyasi teorinin doğmasına yol açtı. Bu teoriyi destekleyenlerin bir kısmı Kureyşlilerin hükmetme hakkına inanıyordu ve aralarında Haşimilerin (yani Ehli Beyt’in) yönetimine inananlar bulunmaktaydı. Ayrıca bunların arasında yönetme hakkını sade Ali oğullarına, Fatıma oğullarına, Hüseyin oğullarına ya da Hasan oğullarına tanıyanlar da mevcuttu. İlk yüzyıllarda bu aileler, şura (demokrasi) teorisine inananların enkazı üzerinde iktidar için birbirleriyle savaştı.

İSLAMİ YÖNETİM SİSTEMİ BATILI DEMOKRATİK DENEYİME AÇIKTIR

Dini kaynaklardan özgürlükçü ve demokratik düşünceye varılamayacağını, dini metinlerle düşünmek yerine dinin bireysel alanla sınırlı pratiklerle yetinip siyasal düşüncenin tamamen insanlığın ortak deneyimlerinden çıkartılması gerektiğini savunan bazı Müslüman düşünürler var. Kısacası Batılı deneyimi olduğu gibi alıp, sosyal, seküler ve özgürlükçü bir demokrasi inşasına odaklanmamızı, teolojik tartışmalarla vakit kaybedilmemesi gerektiğini söylüyorlar. Sizin düşünceniz nedir?

İlk sorunun cevabında da söylediğimiz gibi: İslam’ın yönetim sisteminden bahsetmediği ve onu insan zihnine bıraktığı ve sadece şura ilkesini vurguladığı için iktidarın yasama, yürütme ve yargıya ayrılması, iktidarın barışçıl bir şekilde el değiştirmesi ve siyasi parti faaliyetlerinin özgürlüğü gibi Batı demokratik deneyimine açıktır. Ancak İslam, sosyal yaşamı ilahi değerler üzerine inşa etme ve açgözlü materyalist kapitalizmi reddetme konusundaki Batı kültürel deneyiminden farklıdır.

ALİ ŞERİATİ, SAFEVİ ŞİİLİĞİNİ AŞMAYA ÇALIŞIYORDU

Medine Sözleşmesi’nin çoğulcu bir dini düşünceye katkıları hakkında neler söylemek istersiniz? Sözleşme, çoğulcu bir dünya için ilham kaynağı olabilir mi?

Medine Sözleşmesi’ne dayanan Müslümanların yaşadığı, Yahudi ve müşriklerle ilk kez bir arada yaşama deneyimi ortaya koydu. Bu, eşsiz ve öncü bir deneyimdi ve Yahudilerin ondan vazgeçmesi, sözleşmenin aleyhine dönmesi ve müşriklerle komplo kurmasıyla çöktü. Sözleşme, Müslüman ve gayrimüslimleri içeren farklı insan toplulukları için bugün uygulanabilir.

Ali Şeriati’nin Şii düşüncesi içerisindeki konumu ve İslam’ın modern dünyayla buluşmasına yönelik katkısına dair neler söylemek istersiniz?

Ali Şeriati, Ehl-i Beyt hattına ait olduğunu iddia eden bir toplumda doğdu, ancak Ehl-i Beyt doktrininin özüne karşıt yorum ve teorilerden muzdaripti. Özellikle diktatörlük, adaletsizlik ve yabancı boyunduruğuna girmiş olan Şahlık rejimi altında, Ali Şeriati Şii öze inemeyip kabukta kalan, teslimiyetçi, İslam devriminden önce popüler ve Şiilere egemen olan anlayışı eleştirdi. İmam Ali bin Ebî Talib’e ya da İmam Hüseyin’e bakarak yeni bir devrimci Şiilik imajı sundu. İran halkına zalimlere ve zorbalara karşı adalet, özgürlük ve devrim çizgisini takip etme çağrısı yaptı. İslami birlik çağrısının yanı sıra sahabeye ve kendileri dışındakilere düşmanca tavırlar sergileyen mezhepçi Safevi kültürünü aşmaya çalıştı.

SALTANA GEÇİŞ, HÜSEYİN’İN KATLEDİLMESİNDEN DAHA BÜYÜK BİR CİNAYETTİR

İslam tarihinde Yezid ve Muaviye’nin yarattığı tahribata ilişkin neler söylemek istersiniz? Hüseyin’i şehit etmesi mi yoksa otoriter bir yönetim inşa etmeleri mi daha yıkıcı oldu?

İmam Hüseyin’in öldürülmesi, Medine’nin yağmalanması, yedi yüz sahabenin de içinde bulunduğu on bin insanın öldürülmesi diğer suçlardan sadece biriydi. “Hirre” olayında bin kadar genç kıza tecavüz edildi, ardından Yezid’in dilerse azat edip dilerse satacağı köleleri haline getirilen geriye kalanlardan zorla biat alındı. Sonra Kabe’yi bir mancınıkla yerle bir etti. Tüm bu iğrenç suçlar, iktidarın zorla ele geçirilmesi, İslam ulusunun düzenini gasp etmek, şurayı ortadan kaldırmak, diktatörlük ve saltanata dayalı bir tiranlık kurmak gibi daha büyük bir suçun parçasıdır.

ŞİDDET, DEVRİMLERİ YOLUNDAN SAPTIRIR, DİKTATÖRLÜK REJİMLERİNİN HAKİMİYETİNİ GÜÇLENDİRİR

Mevcut diktatörlere başkaldırı Arap dünyasının birçok yerinde görüldüğü gibi büyük can kaybına, iç savaşlara ve hepsinden de ötesi farklı toplumsal kesimlerin arasında on yıllarca sürecek karşılıklı nefret tohumlarının ekilmesine yol açıyor. Müslümanlar ve Ortadoğu halkları ne yapmalı? Sussa zulme rıza göstermiş olacak, sokağa çıksa ya da şiddete başvursa ülke kan deryasına dönecek. Hüseyin gibi baş mı kaldırmalı yoksa İmam Hasan gibi uzlaşmalı mı?

İmam Hasan, halifeliği Muaviye’ye bıraktı ve onun yetkisini Hasan’a geri vermek veya şura sistemine bağlı kalmak temelinde uzlaştı, ancak Muaviye uzlaşma şartlarına uymadı ve oğlu Halife’yi zorla atadı. İmam Hüseyin’e gelince o, şiddet kullanmadı ve bir damla kan akıtmadı. Bilakis hareketi barışçıl, demokratik ve ümmetin imama gönüllü ve özgür bir şekilde liderlik etmek isteyenleri seçme hakkına dayanıyordu. Ancak Yezid kendisine boyun eğmeyi reddedenlere karşı şiddet ve terör kullandı. Doğru olan Müslümanların Hüseyin’in ve Küfe halkının barışçıl değişim ve şiddet kullanma noktasındaki tutumunu izlemesidir zira şiddet devrimleri yolundan saptırır, diktatörlük rejimlerinin hakimiyetini güçlendirir.

MÜSLÜMAN DÜŞÜNCE BUGÜN ÖZGÜRLÜKÇÜ BİR ÇİZGİYE DOĞRU EVRİLİYOR

Şii Sünni anlaşmazlığının kökenleri sizce salt teolojik ya da siyasi konulara mı dayanıyor yoksa İslam medeniyetine, kültürüne ve birikimine farklı bir felsefi ve metafizik bakış mı söz konusu?

Bugün sahada Sünni-Şii çatışması olmadığı gibi on dört asır önce kimin yönetme hakkına sahip olduğuna kimin bu yetkiye sahip olmadığına ve anayasal sisteme dair devam eden tartışmanın sürdürülmesinin hiçbir gerekçesi yoktur. Ya da yönetimin Kureyş’e mi Haşimilere mi Abbasilere mi yoksa Ali oğullarına mı ait olduğu veyahut hükümdarla yönetilen arasında sürdürülmesi gereken ilişkinin ne olduğuna dair tartışmalar halen sürdürülmektedir. Bu, tarihsel tartışmadan kaynaklanan basit bir içtihat anlaşmazlığından ibaretken, bazı aşırılık yanlıları bu anlaşmazlığa dini bir ruh katıp ya da Ehli Beyt imamlarının konumunu abartarak onları insanlık seviyesinin üzerine çıkardılar ve bu yüzden yoldan çıktılar. Bugün Sünni ve Şii Müslümanlar, adaleti ve eşitliği sağlayan ve herkes için özgürlüğü garanti eden demokratik bir sistem olan tek bir siyasi sistem üzerinde anlaşmaya geri döndüler.

İRAN VE TÜRKİYE, İSLAM DÜNYASININ İKİ ÖNEMLİ DEMOKRASİ DENEYİMİ OLAN ÜLKESİ

İslam dünyasında dünyanın özgürleşmesine katkı sağladığını düşündüğünüz devlet adamı ve düşünürler var mı? Ayrıca İslam dünyasında modern tarihin herhangi bir aşamasında değerli gördüğünüz bir siyasi deneyim var mı?

Aslında, İran ve Türkiye’deki iki büyük siyasi deneyime mutlaka işaret etmemiz gerekiyor. Bu iki deneyim değişimde barışçıllığı esas alan ve halk kitlelerin hareketine dayanan deneyimlerdir. İran deneyimi mutlak monarşiyle yönetilen diktatörlük rejimini deviren ve İslam cumhuriyeti kuran bir halk devrimi üzerine kurulmuşken Türkiye deneyimi ise mevcut bir demokratik sistemin rahminden doğmuştur. İki barışçıl demokratik deneyimin de daha iyiye doğru gelişmesi, mezhebî, milli ve partisel iç sorunları çözmesi ve İslam dünyasına öncülük eden demokratik bir İslami model sunmak için birbirleriyle işbirliği yapması umulmaktadır. Malezya, Tunus, Irak ve diğer Müslüman ülkelerdeki diğer demokratik deneyimleri elbette unutmuyoruz.

ÖZGÜRLÜĞÜN VE DEMOKRASİNİN ÖNÜNDEKİ EN BÜYÜK ENGEL ABD HEGEMONYASI

İslam dünyasının özgürleşmesi ve demokratikleşmesinin önündeki engeller nelerdir? Bu bağlamda çağdaş Şii ve Sünni düşünceye ne tür teolojik ve siyasi eleştiriler getiriyorsunuz?

İslam dünyasının demokratikleşmesinin önündeki en büyük engel, Amerikan emperyalizmi ve Batılı hegemonya ve bu hegemonyanın otoriter yönetimlerle yaptıkları işbirliğidir. Buna Sünnilik ve Şiilik adı altında miras alınan otoriter kültürü de eklemeliyiz.

Siyasal İslam düşüncesi ve onun en bariz temsilcisi Müslüman Kardeşler’in İslami devlet kavramsallaştırmasına ilişkin düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

19’uncu yüzyılın sonları ve 20’nci yüzyılın başlarında, Türkiye ve İran’da İslam’ın demokrasi ile ilişkisi hakkında bir tartışma başlamıştı. Bazı entelektüeller İslam’la siyasetin birbirinden ayrılmasının yanında liberal Batı demokrasisinin olduğu gibi alınmasını desteklerken başka bir grup entelektüel ise otoriterlik ve diktatörlük üzerine kurulu siyasal İslam’ı ya da hilafeti savunuyordu. Üçüncü bir grup ise İslam’ın belirli bir anayasal sistem tanımlamaması ve akli ve insani bir deneyim olan Batılı demokratik deneyimde yaşandığı gibi şura ilkesinin geliştirilmesine karşı çıkmaması nedeniyle demokrasiyi İslam’la birleştirmeye inanmakta ve bu ikisi arasında herhangi bir çelişki görmemekteydi.

Hizb-ut Tahrir, halifeliğin mutlak otoriter yetkilerle ve geleneksel haliyle yeniden ihya edilmesi çağrısında bulunurken, “Müslüman Kardeşler” İslami demokrasiye inanıyordu ve yirminci yüzyılda çok sayıda Müslüman âlimin halifeliğin demokratik bir temelde yeniden kurulması ve Müslümanların birleşmesi için çağrıda bulunduğu entelektüel müdahalelere tanık oldu. Bu temelde, farklı İslam ülkelerini tek bir çerçevede bir araya getiren “İslam İşbirliği Konseyi” demokratik halk halifeliğinin ruhuna daha yakındı, tarihsel hilafetin otoriter uygulamalarına değil.

Ahmet el Katip kimdir?

1953 yılında Irak’ın Kerbelâ şehrinde doğdu. Gerçek adı Abdurresul Abduzzehre Abdulemir b. el-Hac Habîb el-Esedî’dir. Ahmet el-Katip ismi ise kendisine Saddam karşıtı “İslamî çalışma örgütü” ile birlikte hareket ettiği yıllardan kalmış olan takma bir isimdir. Hocası Şirazî’nin hapse girmesinden bir süre sonra 1973’te Kuveyt’e gitti ve hoca-öğrenci orada buluştular. El-Katip Kuveyt’te hayatının yeni bir dönemine adım atarak Şii bir misyoner olarak çalışmalarına başlamıştı. Bu amaçla Suriye, Sudan ve Lübnan’a gitti. 1977’de Lübnan’da evlendi. “Yarınki Irak” adlı Baas rejimi karşıtı bir gazete çıkarmak ve ülke yönetimine muhalif siyasi hareket oluşturmak suçlarından kendisi ve hocası Şirazî hakkında Irak’ta gıyabî idam kararı verildi.

1979’da İran devrimi olduktan sonra İran’a inen ilk uçağın içerisinde Ahmet el-Katip de vardı. Devrimi sonuna kadar destekleyen el Katip, İslam Devrimi’nin Irak’ta tekrarlanması için mücadelesini sürdürdü. Ancak 1988 yılında Şura meclisinde çıkan bir kriz nedeniyle Velayeti Fakih konusundaki tutumunu değiştirdi. Ahmet el-Katip “on iki imam” ve “velayeti fakih” düşüncesini sarsmış ve mezhebine meşrebine bakmaksızın bütün Müslümanları kapsayabilecek demokratik bir İslami sistem kurmanın, dinine, ırkına, mezhebine, cinsiyetine vs bakılmaksızın her insanın güvenliği, özgürlüğü ve refahını hedefleyen ve Şura ve çoğulculuk temeline dayanan bir siyaset anlayışının temellerini atmıştır. Velüd bir yazar olan el Katip, halen İngiltere’de yaşamakta ve yeni eserler yazmayı sürdürmektedir. Türkçeye çevrilen eserlerinin başında Demokratik Hilafet’e Doğru, Sünnilik – Şiilik, Çağdaş İslam Siyaset Sisteminde Anayasal Meşruiyet, Çağdaş Şii Siyasi Düşüncesi kitapları sayılabilir.


İslam Özkan/DuvaR