ANALİZ
Giriş Tarihi : 05-09-2020 11:47   Güncelleme : 07-09-2020 12:59

Mustafa Öztürk yazdı: İslam’ın kurucu unsurları üzerine yeniden düşünmek

Oysa gerek bizzat Kur’an metni, gerekse başka kaynakların tanıklık ettiği üzere vahiy yirmi küsur sene zarfında parça parça ve her bir parçası o anda orada yaşanan aktüaliteyle irtibatlı şekilde nazil olmuştur. Kur’an vahyinin Hz. Peygamber ve onun etrafında yavaş yavaş oluşan müminler topluluğu ile kurduğu ilişki Kur’an ve Sünnet’i birbirinden bağımsız iki ayrı metin olarak gören edille-i şer’iyye kalıpları dışında yeniden düşünülmesi gereken bir konudur.

Mustafa Öztürk yazdı: İslam’ın kurucu unsurları üzerine yeniden düşünmek

Mustafa Öztürk Karar gazetesinde "İslam’ın kurucu unsurları üzerine yeniden düşünmek " başlıklı bir yazı kaleme aldı.

İşte o yazı: 

Modern dönemde İslam tarihi ve düşüncesi üzerine yapılan pek çok ilmî-akademik araştırmada Hz. Peygamber’in siret ve sünneti Kur’an vahyinden, Kur’an vahyi Hz. Peygamber’in siret ve sünnetinden, ilk müslüman nesil ise hem Kur’an vahyinden hem de Hz. Peygamber’in siret ve sünnetinden önemli ölçüde bağımsız şekilde ele alınmaktadır.

Hâlbuki edille-i şer’iyye hiyerarşisinde “usûlü’ş-şer’” (şeriatın asılları) kapsamında yer alan ve Kur’an, Sünnet, İcma, Kıyas diye sıralanan delillerden özellikle ilk ikisi birbirinden bağımsız gibi görünse de gerçekte vahyin nazil olduğu dönemdeki olgusal durum itibariyle Kur’an ve Sünnet adeta etle tırnak gibidir. Kur’an ve Sünnet’in iki ayrı delil olarak birbirinden kategorik şekilde ayrıştırılması, Kur’an vahyinin mushaflaştırılması, Sünnet’in de rivayet (hadis, haber, eser) olarak derlenip yazıyla kayıt altına alınması, dolayısıyla ictihad, re’y ve te’vil yoluyla yazılı metinden sistematik tarzda istihrac ve istinbatta bulunma faaliyetlerinin başlaması ile ilgili tarihsel bir gelişmedir. 

Bilindiği üzere Kur’an’ın nazil olduğu, Hz. Peygamber’in yaşadığı, ashabını yetiştirdiği, İslâmiyet’in tebliğ ve tatbik edildiği zaman dilimi günümüzde “Asr-ı saadet” diye nitelendirilmekte ve müslümanlar için en ideal çağ olarak kabul edilmektedir. Hatta “Asr-ı saadet” nitelemesinin Hulefâ-yi Râşidîn devrine, kimi zaman da tâbiîn ve tebe-i tâbiîn dönemlerine atıfla kullanıldığı da bilinmektedir. Dinî temeller üzerine kurulu bir kültür ve medeniyetin kendine orijin noktası olarak belirlediği bir ilk ve özel çağın mevcudiyeti gayet tabii olmakla birlikte bu çağın romantik bir anlayışla fetişleştirilip buradan bir köken mitosu üretilmesi, ilmî açıdan kabul edilebilir bir şey değildir. Bu tespit, romantik anlayışa tepki olarak söz konusu çağın herhangi bir zaman dilimi gibi tasvir edilerek sıradanlaştırılmasına yönelik çabalar için de geçerlidir. Ama gelin görün ki Kur’an’ın nazil olduğu, Hz. Peygamber’in davet ve tebliğde bulunup kurucu ümmeti oluşturduğu dönem günümüzde ya mitolojik tarih şablonuna uygun biçimde anlatılmakta ya da bunun tam tersine hemen her yönüyle sıradanlaştırılmaya çalışılmaktadır. Taban tabana zıt bu iki farklı yaklaşım temelde birbirini çürütmeye odaklı olduğundan, sonuçta hem Kur’an’ın nazil olduğu çağın gerçekte nasıl bir çağ olduğuna dair sağlam bilgi ve sağlıklı fikir sahibi olma ve hem de İslam’ı sağlıklı şekilde anlayıp kavrama imkânı büyük ölçüde ortadan kalkmaktadır. 

Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki İslam sadece Allah’ın vahiy ve nübüvvet yoluyla insanlık tarihine yaptığı müdahalenin belgesi olarak Kur’an metninden ibaret değildir. İslam aynı zamanda yirmi küsur yıllık nüzul döneminde yaşanan beşerî tecrübenin katkılarıyla oluşmuş bir gelenektir. Bunu görmek için hayatın tüm alanlarını kuşatan ve İslami pratikleri belirlemeyi amaçlayan fıkıh kitaplarımızdaki ahkâmın hangi oranda Kur’an’a ve hangi oranda beşerî katkılara dayandığına göz atmak yeterlidir. “Beşerî katkılar” derken kastettiğimiz şey başta Sünnet olmak üzere sahabe kavli/ictihadı, Medine ehlinin uygulaması, örf, âdet ve geçmiş toplumların şeriatı gibi başlıklar altında doğrudan veya dolayı olarak zikri geçen “kurucu ümmet”in ve müteakip nesillerin uygulamalarıdır. Bu açıdan bakıldığında, hâlihazırdaki din söylemimizde hâkim olan Kur’an ve Sünnet ilişkisine dair tasavvurların birçok açıdan sorunlu olduğunu itiraf etmek durumundayız. Nitekim Sünnet ya beşer katkısı olduğu gerekçesiyle Kur’an karşısında değersizleştirilmekte veya değerli sayılması için beşerî katkı olduğu inkâr edilip tamamen vahye dayandırılmak istenmektedir. Her iki yaklaşım da İslam’da beşer katkısının varlığını inkâr etme veya değersizleştirme noktasında kesişmektedir. Oysa gerek bizzat Kur’an metni, gerekse başka kaynakların tanıklık ettiği üzere vahiy yirmi küsur sene zarfında parça parça ve her bir parçası o anda orada yaşanan aktüaliteyle irtibatlı şekilde nazil olmuştur. Kur’an vahyinin Hz. Peygamber ve onun etrafında yavaş yavaş oluşan müminler topluluğu ile kurduğu ilişki Kur’an ve Sünnet’i birbirinden bağımsız iki ayrı metin olarak gören edille-i şer’iyye kalıpları dışında yeniden düşünülmesi gereken bir konudur.