SÖYLEŞİ
Giriş Tarihi : 31-08-2020 09:25   Güncelleme : 06-09-2020 10:14

Hacca giden ilk kadın doktor Dr. Hümeyra Ökten'le hac ve Türkiye'nin değişim sürecini üzerine...

Dr. Hümeyra Ökten, dindar olmanın alay konusu olduğu bir dönemde “dindar doktor” olarak isim bulmuş, Cumhuriyet tarihinin ilk başörtülü doktorudur.Çektiği sıkıntıları bir devrine tanık olduğu Türkiye'nin değişim sürecini yazar Demet Tezcan'a anlattı.

Hacca giden ilk kadın doktor Dr. Hümeyra Ökten'le hac ve Türkiye'nin değişim sürecini üzerine...

Dr. Hümeyra Ökten'i rahmetle anarken, Onunla daha önce Yazar Demet Tezcan'nın yapmış olduğu bir sçyleşiyi ilginize sunuyoruz... 

Dr. Hümeyra Ökten, dindar olmanın alay konusu olduğu bir dönemde “dindar doktor” olarak isim bulmuş, Cumhuriyet tarihinin ilk başörtülü doktorudur. Hastalarını muayene ederken dua da eder aynı zamanda. Reçetelerini besmele çekip yazarken “B” remzini iliştiriverir dikkat çekmeyecek şekilde isminin yanına. Yarım asırdan fazla yaşacağı ve uzun yıllar yalnız başına kara yolu ile gidip geleceği kutsal topraklara kapı açan 1952 yılındaki ilk hac yolculuğunu yaptığı dönemde ise hacca giden ilk kadın doktordur. Ezanın aslına döndüğü güne tanıklık edenlerin, Adnan Menderes’in yargılandığı duruşmayı esefle izleyenlerin arasında o da vardır.  İmam Hatiplerin kurucusu merhum Celalettin Ökten’in de kızı olan Dr. Hümeyra Ökten bugün 89 yaşında dinç ve halen bir koşuşturma içinde. Kendisiyle yarım asırlık dostu “Hafız teyze”nin evinde ders için bir araya geldikleri gün buluştuk. Pırıl pırıl bir dimağa sahip. Hatıralar koridorunda karşınıza açılan her bir kapıda birikim, tecrübe, tevekkül ve teslimiyet karşılıyor sizi. Konuşmamız bitip ayrılırken “artık beni rahmetle anarsın” diyor. Rabb’im’izin  rahmet nazarı iki dünyada da üzerinde olsun.

Çocukluğunuzu nasıl hatırlıyorsunuz diye başlasak…

Benim hatırlayabildiğim ailemin ilk çocuğuyum. Babamın ailesi yoktu. Annemin ailesi vardı anneannem, teyzem, dayılarım onların da ilk torunuyum onun için çok sevgiyle büyüdüm. Çabuk konuşmuşum güzel de konuşmuşum benim böyle konuşmam anlatılırdı etraftan hep takdirlerle büyüdüm.

Aile yapınız nasıldı kalabalık mı?

Ben doğmadan evvel babam anneannemin evine gelmiş ben doğduktan sonra ayrı ev tutmuşlar.

Çocukluğunuzda zihninizde canlanan şeyler…

Bahçemiz vardı, kümes horozlar tavuklar. Komşu evi,onların da arka bahçesi vardı. Bahçeden birbirine kapı açılmıştı. Komşunun kızı ile saklambaç oynardık. Bizim evde saklanırdık, onların evde saklanırdık öyle oynardık.
 

Şimdiki gibi değil daha özgür bir çocukluk

Hep anlatırlardı ben küçük olduğum için hatırlamıyorum ama  2,5 yaşındayken Şimdiki Atikali Camii’nin karşısında tramvay yolu  o zaman yeni açılıyormuş. Ben karşı komşuya diye çıkmışım o zaman komşular yerli  köklü aileler oluyordu. Herkes komşusunu iyi tanırdı. Oraya gitmişim biraz oturduktan sonra eve gideyim demişim annem tabi beni gönderirken ardımdan bakarmış onlar bakmamışlar alışık değiller çocuğa. Ben oradan çıkınca fikrimi değiştirmişim. Anneanneme gitmeye kalkmışım. Tramvay yolundan karşıya geçip Medresenin yanından  anneannemin evine gitmişim. Anneannem “Nasıl geldin?” “Kendim geldim” deyince anneannem ağlamaya başlamış hemen git haber ver demiş dayıma çocuk bize geldi onlar merak ederler. Böyle bir maceram var. Ama söz dinleyen bir çocuktum. Babamın sözlerine çok dikkatli dinlerdim o yüzden sen ben gibi çok güzel konuşurdum.

Sizin döneminizdeki ilköğretim nasıldı?

İlkokul. Hırkai şerif 19. ilkokul onun yanında 52. İlkokul vardı. Mescid olan bir yeri okul yapmışlar. 19.Okul dolmuş onun için 52 ye kayıt olduk. Komşumuzun kızı  oraya kaydolduğu için babam beni de beraber gidelim diye oraya kaydetti. O sene sonbahar çok güzel geçti. Yazları babam bizi Heybeli Ada’ya götürürdü.O sene sonbahar çok güzel gitmiş eylülde sayılı fırtınalar vardır göç kaçıran fırtınası derler  o fırtınalardan sonra havalar güzel olunca biz ekim ayında yine Heybeli Ada’da kalmışız.Ekim ayında Cumhuriyet bayramı zamanıydı. Ve babam beni almış 52. İlkokula götürmüş. Müdür Hulusi bey sonradan iyi tanırdık. Müdür Hulusi bey beni görünce “Hocam kızınızı alırdık ama hem kayıtlar kapandı hem de, bir aydan fazla çocuklar dersteydiler kızınız buna nasıl yetişecek?” Babam demiş ki “İstanbul eğitim müdürü ahbabımdır. Onlardan kağıt getirirsem?” “O zaman olur” demiş. “Eğitime yetişmek için de annesi okur- yazardır yetiştirir” demiş. Babam beni mektepte bırakmış. Arkadaşımın yanına. Ertesi günü eğitim müdürüne gidip kağıdı almış kağıtla beraber beni okula götürdü. Onları ben çok hatırlamıyorum babam iftiharla anlatırdı. Müdür bey tabi çok güzel karşılamış “hemen kaydını yaparız” demiş “Talebelere yetişmesi için de hiç endişe etmeyin. O kadar zeki ki arkadaşlarına yetişecek, hatta onları geçecek” demiş. Babam çok mutlu olmuş ve bunu her zaman tekrarlardı. İşte tahsil hayatım böyle başladı.
 

Peki düşlerinizde  çocukluk yıllarınıza, gençlik yıllarınıza doğru yol aldığınızda nerelere açılır kapılar? İçinde annenizin yemek kokularının olduğu bir eve mi? Ağacının gölgesinde babanızın oturduğu bir bahçeye mi en çok hangi dönemleri anarsınız?

Yani hepsine. Sabahleyin erken kalkardık ekseri derslere sabahleyin çalışırdık .  Zaten namaza kalkıyoruz. Namazdan sonra uyumuyoruz. O zaman Kahvaltı etmek istemeyiz.  Anneciğim her sabah bize değişik bir şey yapardı. Bazı sabah çay, bazı sabah ıhlamur,bazı sabah salep böyle değişik değişik bize kitaplar okurken annem çok tabi ehlihizmet çok merhametli öyle tam bir İstanbul hanımıydı.Görgülü. Mektepten geliriz dörtte. Program çizilirdi beş buçuğa kadar istirahat kahvaltı oynarsak oynarız ondan sonra beş buçuktan yedi buçuğa kadar ders. Yedi buçukta annem yemeği hazırlar yemekten sonra dersimiz varsa büyük sınıflarda dersimiz olur ama küçük sınıflarda dersimiz olmazdı. İşte annemize biraz sofraya yardım eder. Babam bizi etrafına toplar, tabi annem,başka misafirler de varsa ondan sonra güzel sohbetler olur. Babam tarihi, ilmi, İslam tarihinden, Osmanlı tarihinden bazen ilmi güzel sohbetler konuşulur işte o havada yetiştim.
 

Eviniz aynı zamanda bir eğitim yuvası

Tabi bu havada yetişince İslamiyeti severek yetiştim. Mesela ortaokul ikinci sınıfta herhalde bana kimse namaz kıl demedi ama herkes namaz kılıyor ben de namaza başladım. Namaz kılanlar da taltif ediliyor, methediliyor “filanın çocuğu namaz kılıyor” diye. Ben de öyle namaza başladım. Tabi mektepten karnelerim gelir pekiler alırım. Tabi annemler çok memnun olurlar. Kızkardeşim de var. Annem bizi bir örnek giydirirdi. 
 

Annenizin en sevdiğiniz yemeği neydi böyle tadını damağınızda aziz bir hatıra gibi sakladığınız?

Annem bütün yemekleri güzel yapardı. Yazın adaya gittiğimizde babam davet yapardı Darüşşafaka’ daki öğretmenlere. Annemin etli pilavı meşhur olmuştu. Şair Hüseyin Siret bey, Mevlevi Tahir ,Hasan Fehmi bey riyaziyeci, Müdür bey,öğretmenler gelirlerdi.

Çocukluğunuzun bayramlar nasıldı?

Ramazanın son günlerinde annem yeni bayramlık diker, muhakkak kışsa kazak örerler ,yazsa ipekli yapılır mesela kardeşimle beraber bize  robası sivri, pembe  ondan sonra aşağı pileleri inen ipekli kumaşlardan güzel giydirirlerdi. Bayramlarda babam bayram namazına gider annem bizi hazırlar babam gelir kahvaltımızı ederiz babam misafirliğe gider biz de anneanneme gideriz bayramlaşırız.
 

Büyüklerinizden siz de iz bırakan hangisi dede, babaanne, anneanne?

Baba tarafımdan kimse yoktu. Babam beş yaşındayken babası gemi kazasında ölmüş. İki sene sonra da annesi ölmüş babamı babaannesi büyütmüş. O yüzden babacığımın kimsesi yoktu. Bir halam vardı Trabzon’dan gelmişti bayramın ikinci üçüncü günü halama da giderdik. Ama en çok anneanneme gideriz dört tane dayım var, teyzem var kalabalık olur çok güzel olurdu.

İlkokul bitti. İlkokul dördüncü sınıfta talebeyim. Hoca hanım dedi ki “babana söyle de seni göz doktoruna götürsün” Götürdüler hakikaten sağ gözümün miyopu beş dereceye yükselmiş ondan sonra gözlük takmaya başladım. O günden sonra boyum uzun olmasına rağmen hep ön sırada otururdum. Beşinci sınıfta bir gün bizi topladılar Çarşamba 15. İlkokulda üç şube vardı bir hesap meselesi verdiler ondalık kesir. Bir çoban ve koyunları hesabı. Bazı çocuklar kitapta yazılmayanı bilmez. Ben demek ki dersi iyi dinlermişim kitapta yazılı olmayanı da bilirdim. Dikkatli dinlediğim için. Ondalık kesirli o soruyu çabucak hallettim aradan bir on beş gün geçti Tan Gazetesi’nden teşekkür mektubu. Meğer Tan Gazetesi çocuk ansiklopedisi çıkarıyormuş her okulun birincisine o kitaptan hediye edecekler birinci nasıl tayin edilecek böyle bir şey yapmışlar deneyelim onları demişler. Ben yapmışım “sevgili yavru “diye bir yazıyla beraber ansiklopedi eve gelmişti. Mekteplerde dinin aleyhinde ,padişahların aleyhindeler ben tabi evden aksini işittiğim için o mektepteki fikirlere kapılmazdım.

Sokakta dini yaşantı nasıldı devrim kanunları daha sıcak tek parti dönemi?

Sokakta zaruri açılmalar olmuş ama bizim evde haremlik selamlık devam ederdi. Güzel bir komşuluk vardı. Mahallede herkes birbirini tanır. Gündüz birbirine gider ama tabi kış gecelerinde  akrabalar da gelir geceleyin kestane kebap yapılır,sokaktan boza geçer boza alınır,bazen gece on iki de simit çıkardı Atikali Fırınından. Akrabalar dayımlar,komşular gelir annem daha az giderdi. Annem güler yüzlü ikramı çok sever ekseriyatla komşudaki ihtiyar teyzeler bize gelir annem onları güzel ağırlar.
 

O ihtiyar  teyzelerin sohbetlerinden neler hatırlıyorsunuz gündemleri neydi?              

Kendi hayatlarından bahsederler, onların hepsi tahsilli değildi ama tabi Kur’an okumayı namazı bilirlerdi. Benim bir haminnem vardı mesela o namaz hakkında şiirler okurdu “Akşam namazı tez geçer, kilitli kapılar açar, kılmayanlar olur naçar terk eyleme kıl namazı. Yatsıyı kılıp yatasın boyunca nura batasın terk eyleme sen hatasız kıl namazı” böyle beyitler okunur kıssalar anlatılır.
 

Tıp mesleğini seçmenizde küçük kardeşinizin ölümünün etkisi olduğunu duymuştuk kaç yaşındaydınız o zaman?

Ben dördüncü sınıftayken doğdu beşinci sınıftayken vefat etti. Ben de üzüldüm ama büyükler tabi daha çok üzüldü.  Bronkopnömoni zatürrenin ince bronşlardaki kısmı antibiyotikle geçen bir hastalık bugün olsa iki günde tedavi olur.Tabi onu kaybedince annem de babam da çok üzüldüler. O olaydan sonra o evden çıktık başka bir eve taşındık. Anneanneme komşu gittik. İbrahimdi ismi de  Dayım da vefatından sonra “İbom ibom can İbom,yüzü nur saçan İbom” diye bir  şiir yazmıştı.

Çok sevilen bir çocukmuş…

Altı sene sonra Allah tekrar öbür kardeşimi verdi de aile tekrar sevindi.

Daha sonra

6. sınıfda iken kuşpalazı oldum.Kuş palazından sonra o kalbimde çarpıntı yaptı ama çok isabet olmuş. Bir hafta iki hafta tekrar etti evde kaldım. Fakat ben ondan faydalandım sonra doktor idman derslerine girme demişti. Ben o kısa eteklerle 19 Mayıs’a falan hiç çıkmadım. İdman dersinden muaf oldum.

Kuşpalazı deyince hemen aklımıza Ömer Seyfettin’in kaşağı hikayesi geliyor ölümcül değil miydi o hastalık?

Tabi tabi teşhis geç konursa öldürür. Teşhis konunca hemen serumu yapılır kurtulur.
 

Evde de dersler haricinde kitap okumayı seven bir çocuk muydunuz var mıydı çocuk yayınları?

Tabi tabi vardı. “Çocuk Sesi” diye mecmua vardı her pazartesi o mecmuayı alırdık. Daha sonra Yavru Türk Çıktı kız kardeşimin hocası çıkartırdı o Yavru Türkleri almaya başladık. Eve hergün gazete gelir. Yani Babam okuduğu için. Annem de okur. Annem mektepteyken Osmanlıca okumuş. Fransızca da olduğu için oradan latin harfleri biliyor mektebe gitmeden annem kendisi evde yeni Türkçeyi öğrenmişti.

Annenizin sokağa çıkmamasının sebebi?

Babam eve çok misafir getirirdi. İkisi de çok cömert insanlar kendileri gitmezler eve davet ederlerdi aileler akrabalar bizde toplanırdı onun için. Hüseyin Siret bey, mesela mektepte mevzu bitmez yolda da konuşa konuşa gelirler oradan eve kadar gelirler. Annem de tabi becerikli bir hanım ya, evde daima iki çeşit yemek olurdu mesela bir çorba iki türlü yemek. O gelince hemen çabuk bir şeyle yapar üç türlü dörtlü bir şeyler olur hemen tepsiyle babamın çalışma odasına verirdi.  O zaman Hüseyin Siret bey dermiş ki “hocamın evi zengin paşa konağı gibi.”   
 

O yıllarda Anadolu’daki insanlar 43’ün kıtlığından bahsederler. Ekip biçtikleri halde kıtlığı yaşamışlar burada sosyal hayattaki kıtlığın etkisi nasıl hissediliyordu?
 

Halk Partisi bütün buğdayları ellerinden almışlar. Şehirde de ekmek karneye bağlandı. Evvela kilodan 800 grama, sonra 600 grama indirildi ve insan başına yarım ekmek.  Yani şimdi onu bir çalışan adam sabahleyin yer ama o bir günlük ekmek miktarıdır. Aydan aya karne dağıtılır 30 tane kupon var her gün bir tane kopartılır karneyi alanların nüfus kağıdına damga basılır bir daha alamsın diye. Sokakta böyle şimdiki gibi börekler, tatlılar falan yok şeker de pahalandı. Bir leblebi o bile çok bulunmazdı. Pirinç filan onlar hiç olmazdı. Birgün böyle yazlıktayız adam başında bir şeyle geçti hemen koştuk aldık hiç yenmeyecek gibi ne unundan yapmışlarsa kaskatı bir şey.

Yani gıda satan seyyar satıcılar dükkanlar yoktu öyle mi?

Karaborsacı çıktı yani ihtikar. Adam malını pahalı satsın diye yok diyor. Bakkallar hep mahzen yaptılar müşteri soruyor “yok!” diyor. Fazla verirse o zaman satıyordu.  Kardeşimin doğduğu sene 42 senesi babam Darüşşafaka’da hoca olduğu için Mektep Anadolu’dan alıyormuş o zaman babam demiş ki “ben de alayım. Bir çuval patates, bir çuval pirinç” Çubuklu’ya götürmüştük. Misafir falan geldi annem gayet mutlu oldu.

Üniversite tıp eğitiminize gelecek olursak
 

İşte kardeşimden sonra babam tıp kitapları okumaya başladı. Ondan sonra “bir aileye bir doktor lazım” annemin tarafı kalabalık ben de iyi okuyorum böyle tabi benim de çok hoşuma gitti memnun oldum hatta onuncu sınıftan on birinci sınıfa geçmiştim babama iğne lazım geldi o zaman Kanlıca’daydık yazlıkta. Orada iğne yapacak eczane yok bir doktor vardı Mashar Pamir Allah rahmet eylesin muayenehanesi Fatih’te geceleyin geliyor yan yalıda oturuyor. Babam beni götürdü ona “Doktor bey kızıma iğne yapmayı öğret” dedi. O öğretti iğneyi. Ondan sonra babam çok memnun olurdu. Dayımlar anneannemler geldiği zaman şaka yoluyla “Kızımı el bebek, gül bebek büyüttüm geldi beni iğneledi.” Derdi.

İğneye tıp fakültesine başlamadan başladınız?

Öyle oldu. Oğlan kardeşim doğdu bir gün hastalanmıştı çocuk doktoru da bizim çocuk kliniğinin doçentlerindenmiş onu eve davet etmişler geldi. Babam demiş ki “kızımı da doktor yapmak istiyorum” o da “Tavsiye etmem hocam, bu bir dert mesleği” demiş ama tabi bu bizi yolumuzdan çevirmedi. Elhamdülillah hiç de pişman olmadım.

O dönemde yaşadığınız sıkıntıları biliyoruz. Örtünemeye karar verdiğinizde, dindar kimliğinizi yaşamak istediğinizde…

Ben üniversitede başörtüsünün bu kadar üstünde durmuyorum. Namazlarım... Neyse Allah’tan Beyazıt’tayım Fakültede ders o zaman Beyazıt’ta eve gelip kılıyorum ama lisedeyken öğlen ikindi  kaçar. Eve gelir muhakkak kaza ederim. Sanki kaza etmezsem ertesi gün başıma bir şey gelecek gibi.  Öyle öyle namazlarla devam etti hamdolsun. Tıbbıyede iyi talebeyim o zamanlar iftihar kitabı diye bir şey çıktı her mektebin notları yüksek olanlarının notu Ankara’ya gönderiliyor Ankara’da kitap haline geliyor iki tane iftihar kitabı benim Fakülteye girmemi sağladı. Onun için imtihanla girmedim. İlk grup, ilk yüz kişi fakültenin güzel talebeleri. Hep böyle içlerinden profesörler falan çıktı.

İhtisasa başladım. Namazımı  nasıl kılacağım. Namazımı kıldığımı da belli etmek istemiyorum. Sofu sofu diye alay etmesinler diye. Hoca on ikide vizite çıkar. Vizit biter. Devamlı abdestli olmaya dikkat ederdim. Hastanenin karşısında  Denizabdal Mescidi vardı . Oraya koşarım namaz kılmaya. Bazen açık bulurum bazen bulmam. Müezzin kitler gider tabi halılar çalınmasın diye ordan Topkapı Ahmet Paşa Camii’ne böyle cami cami dolaşırdım. Bir sene böyle sürdü. Bir sene sonra hastanede biraz yer edindim. Terzi teyze vardı yaşlı bir hanım ondan eski bir çarşaf aldım Seccade  görsünler istemiyorum alay ederler diye. Eski bir çarşaf. İki tane kütüphane vardı. Birisi aktüel kitapların olduğu yer. Kitaplar, ortada masa, herkes istediği kitabi okur. Kütüphane memuru da Satanik diye Ermeni bir kız. Çok makul ağırbaşlı. Onunla çok arkadaşlık ettim, şakalar falan yapardım. İkinci kütüphanede mecmualar var ancak tez hazırlayanlar oraya girer o daima açılmaz. Oranın anahtarını alırım. O belki bilir ama hiçbir şey söylemez. Ben o eski çarşafı oraya saklardım başörtüm de orda. İçerden kitlerim ve namazımı kılarım. Birisi gelse hemen başımı açar ve koşarım “Afedersiniz anahtarın dili düşmüş ben kitlemedim de…” falan böyle idare ettik. Buna rağmen dindar olduğum anlaşılmış. Başım açık olduğu halde. Yakam sıkıca kapalı, hiçbir zaman kısa kollu giymedim, ince çorap giymedim. Bir de arkadaş toplantıları olur ciddi meseleler konuşulur o biter. Hikayeye sıra  geldiği zaman ben hemen işim vardı unuttum diyerek koşa koşa laboratuara  giderim. Gençlik tabi hikayeler anlatırlar gülsen olmaz gülmesen olmaz onun için ben hiç oraya girmem . Derslere girerim. Burdan işte dindar olduğum anlaşılmış. Hatta çoğu zaman yemekhaneye bile çıkmazdım. Herkes gitsin ben ondan sonra gideyim derdim. Çoğu zaman yemek biter O zaman ben oruç tutayım derdim. O münasebetle çok oruç tuttum. O sebeplerden dindar olduğumu anlamışlar. Laubali olmasınlar diye hep “bey” diye hitap eder, mesefe koyardım. İşte birgün hac yolu açıldı.Daha evvel hac yasaktı.

Hac belli yaş grubuna mı yasak herkese mi?
 

Herkese yasak. Türkiye’den Arabistan gitmek isteyen herkes ya Mısır üzerinden, ya Yunanistan üzerinden nerelerden dolaşıp giderlerdi. Zaten çok az hacı gidiyor.

Buna rağmen yasak?

Nasıl ezan Arapça yasak oldu onun gibi yasak. Gitmesinler…

 

Bir çok ilkleri yaşadınız?

Ramazanda dua etmiştim. Nihayet 1952 senesinde Kızılay doktor göndermiş hacca. Onlar muvaffak olamamışlar. Benim tahminim kendi bünyesindeki yaşlı doktorlar hac yapalım diye düşündü. Onlar da hac şimdiki gibi rahat değil ki elektrik yok, klima yok.Buzdolapları yok her şey zorluk içerisinde. Ertesi sene üniversiteden alalım üniversiteliler genç olurlar, daha iyi çalışırlar diye dekanlığa ilan edilmiş. Ben hastaların başında, derste iken  hiç haberim olmadı. Kimse de talip olmamış. Şimdi ben kendimi saklıyorum ya ama asistan Sermet bey Hümeyra dindardır gider demiş. Hazirandayız, hac ağustosta. Müfide hanım benim hocam onun asistanıydım. Sermet bey geldi beni çağırdı. Doktor hanım Kızılay hacca doktor gönderecekmiş gider misin? Bir yerden bir yere giderken evden izin alır insan ben şuurumu kaçırdım gibi “tabi tabi giderim” demişim. Tabi giderim deyince o da gitmiş duvara yazdırmış benim isimimi. Benim ismimi yazdırınca görenler demek ki bu kız gidiyor ölünmeyecek kimse müracat etmemişken 13 kişi müracat etmiş.  Benimle beraber on dört kişi. Sekiz doktor gidecek. Bunun üzerinde gelsinler klinikte kura çekelim. O esnada Allah dedirtecek Müfide hanım dedi ki “Hümeyra bu işte öncelik etti onu kuraya sokmayalım”. Zaten başka kız yoktu. Yedi tane erkek doktor bir tanesi de Numan Kurtulmuş’un babası Niyazi bey abi gibi Allah rahmet eylesin. İstanbul vapuruyla deniz yoluyla hacca gittik.

 

Fakülteye Sınavsız girdiniz başarınızdan dolayı?

Evet, iki iftihar kitabı olan girdi. Aralarından profesörler çıktı.

Siz de olabilirdiniz?

Evet benden bekleniyordu. İhtisasımın 2,5 senesini geçmiş bir buçuk senem var. Hiç aklımda yokken hacca gitmek nasip oldu. Böyle bir kapı açıldı. Ona gidince geldikten sonra bir daha başımı açmak istemedim . Ama hoca “bu ne?” dedi “hacı hanımlar gibi”  o zaman bir sene açtım. Ama bir buçuk seneden sonra artık açmaya lüzum yok ihtisas imtihanına girdim ayrıldım. Doçentlik, profesörlük bir kenarda kalsın. Ama üzülmüyorum. Ben eğer başımı açsam kariyere devam etseydim gelen askeri idare üniversiteden 147 profesörü attı. Benim hocam halbuki Demokrat Parti’den değildi. Onu bile attılar. Halbuki profesör olsaydım en evvala beni  de atarlardı.
 

Ezan’ın Türkçe’den aslına uygun olarak okunduğu günü hatırlıyor musunuz?

Ramazandı. Ramazanda komşu teyze vardı o teravihe giderdi. Anneciğim evde misafir ağırladığı için gidemezdi evde namazını kılardı. Ben komşu teyze ile giderdim. Hatta onun kızı da gitmez bide isim takmıştı bize “Cami kuşu” diye. Süleymaniye bize uzak ama Süleymaniye’ye gittik. Bütün cami dışındaki avlu insan dolu. Yarısı erkekler gerisi de beyaz başörtülü papatya gibi hanımlarla dolmuştu. Millet ağlıyor gözyaşlarıyla. Nasıl sevinçten camilere koşuyorlar. Koca Süleymaniye hanımlarla dolmuştu papatya tarlası gibiydi. Öyle hatırlıyorum. Ondan sonra ihtilal oldu ne kadar çok üzüldük.

 

Başbakanın idamına şahid olmak nasıl bir şeydi?

Çok üzüldük. Zaten daha ihtilal olmadan evvel ağızdan ağza çocuklar tahrik ediliyor. Hocalara karşı geliyorlar, Beyazıt Meydanı'nda toplanıyorlar asker onları dağıtmak istiyor polis geliyor. Onlar polise karşı geliyor vs. İhtilal oldu. Babamın avukat talebesi vardı. “Hocam Yassı Ada’ya gitmek ister misiniz?” dedi. Babam “Ben dayanamam” dedi. Ben gencim ya “ben gideyim” dedim. Vapurdan indik mahkemeye gidene kadar sıra halinde bir kara askeri bir deniz, bir hava askeri dizili sanki biz  bir şey yapacakmışız gibi askerlerin arasından gittik.

İçler acısı bir şey Menderes’e yapılan hakareti gördüm orda. O gün örtülü ödenek davası görülüyordu. Bir şahid geldi “Bunlar tahsisatı maksureyi alıyor,kendi zevklerine göre harcıyorlar. Ziyafetler verildi. Ben de giderdim ama o yemeklerden yemezdim” Falan… Hakim dedi ki “keşke  yeseydiniz de gelip yüzlerine kussaydınız.” Başbakanın yüzüne kusacak. Tabi hepimiz kalktık ayağa salonu terk edeceğiz asker geldi zoraki oturttu “Dinlemeye mecbursunuz” dedi. İdam olduğu gün yazlıkta Üsküdar’da idik. Üsküdar’dan motora binmiştik.Hiç kimsenin sesi çıkmıyor. Bütün millet matemde gibi o kadar hüzün çökmüştü ki haber geldi. O motorda böyle herkes mahzun. Millet matemde.
 

Radyodan duydunuz tabi.

Tabi ne kadar üzüldük,gözyaşları… Ondan evvel radyo gazetesi vardı. Radyo gazetesi Demokrat Parti iktidarının “suistimallerini” anlatır. Tarih de verir, numara da verir hepsini anlatır. Sonradan çıktı ki o bilmem hangi muharrire yetmiş beş lira vermişler anlatılanların hepsi yalanmış. Her gece radyo gazetesinden dinlediklerimizin hepsi yalanmış. O nazik Adnan Menderes mahkemede oturur, o kadar zayıflamıştı ki ceketinin içinde ip gibi kalmıştı. Halk idam kararına çok üzüldü ama karşı koyma olmadı. Askerin baskısı var. Halk Partisi’ni de sevmiyor. Bir parti kurulsa diye bekliyor.  Üzüntülü devirler tabi askeri müdahale.

 Vatan kavramının karşılığı sizde nedir vatan İstanbul mu? Mekke, Medine mi?

Medine’ye gidince Medine’ye hayran oldum. Vatanımdan çok sevdim.  Sanki esas vatanım Medine gibi hissettim. Ama bir şair demiş “Kah olur gurbet vatan, kahi vatan gurbetlenir”

Orda devamlı yaşama kararı…

Hacca gittim ama Hicazda devamlı oturma fikri benden gelmedi Bir defa giden bir daha gidemiyor. O zaman babam “huzuru ilahiye çıkacak yüzüm yok, Resullah’ın yaında oturayım da belki Şefaat eyler huzur-u İlahiye çıkma hakkım olur.”  Derdi. O zaman öğrendik ki doktorlara, mühendislere devamlı oturma hakkı veriliyor. Babam,Kızım için alayım ben de gideyim oturayım dedi. Babam bunu başlattı. Babam başlatmasaydı ben böyle bir şeyi herhalde düşünmezdim, cesaret edemezdim. Burda muayenehanem vardı. İlk zaman verem savaş dispanserinde çalıştım. Sonra ikamet alınca altı ayda bir gitmek lazım o zaman oradan istifa ettim. Tekrar davet ettiler ama altı ayda bir gitmem gerektiği için kabul etmedim.

Hastalardan çok dua aldım. Bugünkü duam bilhassa tabi anne-baba duası ve hastaların duası.

Türkiye’yi her geldiğinizde nasıl buluyorsunuz. Toplumun rengini? Toplumsal olayları?

Tabi eski devirde çok üzüldüğümüz olaylar oldu. Son on yıldır mutluyum. Son olaylara çok üzüldük. O da Müslüman kardeşlerimizin buna alet olması. Böyle bir tefrika yaratması üzücü ama çok dua ediyoruz. Allah inşallah tekrar hak yolda  insanları birleştirsin.
 

Arabistanda şahit olduğunuz bir olay var mı?

Hicri takvimin 1400 senesinde ( 1979 Uteybe Aşiretine mensup Cuheyman bin Muhammed bin Seyf el Uteybi tarafından gerçekleşen olay.) Mekke’de bir isyan oldu isyancılarla beraber o gün oradaydık  ikindiye kadar Beytullah’ın içersinde kaldım.  Ondan sonra çıktık ordan. O zaman infazlar oldu. Bodruma delikler açıldı zehirli gaz verildi. Aşagı inen askeri vuruyorlardı.

Mısırdaki olaylara tavır göstermek bir yana taraf olması halkta rahatsızlık meydana getirdi mi?

Tabi.  Suudi Arabistan şimdi zengin olduğu için zenginliği ile milleti bastırıyor ama orda da demokrasi gelir. Halk çok rahatsız.  Demokrasi buraya gelmesin diye baskıcı rejime yardım yapıyor diye düşünüyorlar.

Hayat size ne öğretti desem bir çırpıda neyi ifade edersiniz?

Evvela farz ibadet, sonra hizmet, sonra nafile ibadet. Hizmet çok ön planda hizmet çok lazım.

Gençlere tavsiyeniz, abla nasihatiniz ne olur?

 İmanlarını muhafaza etsinler, doğruluktan ayrılmasınlar. Tüm meslektekiler. Benim nöbetçi olduğum gece hastalar bayram ederlerdi. Sarıyer Dispanseri’nde başhekim olarak çalıştığım zamanlar motorlarla karşıdan gelirlerdi. Biraz da psişik tesir midir? Hastanede nöbetçi olduğum gece. Ertesi gün gelirdi doktoru  “Doktor hanım ne verdin bunlara? Dolapta birkaç tane ilaç var. Ben onlara her gün veriyorum ama bugün çok iyi gelmiş.” Dispanserdeki Osman bey vardı derdi ki hastalar sırada beklerken suratları asılıyor muayenehanenden çıkarken gülüyorlar. Ben reçete yazarken kendi ismimin yanına İçimden “Bismillahirrahmanirrahim” derken  besmelenin “B” sini koyardım kendi ismimim yanına belli olmayacak şekilde. Ama Mehmed Zahid Kotku hoca efendi okumuş, anlamıştı yazımı.
 

Mehmed Zahid Kotku ile ilgili bir anı…

İlk tanışmamız hacca giderken, İstanbul vapuruyla gittik.Güzel bir vapur. Bin yolcu vardı.  Biz ilk kafile ile gittik son kafile ile döndük. Hacılar bitince. O son kafile Mehmed Zahid efendi de varmış. Herkes tabi orda müftüler, imamlar, zengin tüccarlar falan var. “Maşaallah doktor hanım tebrik ederiz ” falan derlerdi. Mehmed Zahid Efendi yanıma kadar gelirdi. Ben de onu dedeme benzetirdim. Dedem de onun gibiymiş. Zaten o da Kafkaslıymış. Öyle beyaz,azcık tombulca,kumral sakalı,güler yüzlü. Orda işte vapurda bir hafta yolculuk. Sonra çiçek şüphesi oldu bizi bir hafta İzmir’in Urla limanında karantinaya aldılar oldu on beş gün vapurda hoca efendi ile. Hoca efendinin sancısı tutmuş erkek doktor gitmiş,iğne yapmış, bırakmış ağrısı geçmemiş. Hoca efendi beni ismimle çağırttırdı. Ben de lazım gelen tedaviyi yaptım ama bırakmadım. Oturdum, sohbet ettik. O kendini tanıttı. Ondan sona başladı sohbet.
 

Hoca efendinin getirdiği talibi geri çevirmişsiniz ama kırarım diye hiç geçti mi aklınızdan?

Sonra başka talip de getirdi.
 

Hiç sitem ettiği oldu mu size?

Yani çok seneler sonra yani “keşke evlenseydin” dedi ama ben o zaman diyemedim “bu anda sizin yanınızda olmayacaktım” diye  darılmadılar ama hiç bir zaman
 

Anne ya da babanız?

Hiç zorlamadılar. Herhalde Medine’de babama tazyikler olurdu çok ben de tabi sevap budalasıyım ya bir gün babamla kahvaltıdayız. “Kızım sana akaid kitabından nikah bahsini okuyayım” dedi. Ben hemen anladım “ay baba okuma biliyorum” dedim.  Şimdi “pişman mısın?” diyorlar elhamdülillah hiç de pişman değilim. Hiç çocuk ihtiyacı hissetmedim çünkü erkek kardeşim doğduğu zaman annem yemekleri yaparken onu kollarımda sallardım. Ondan sonra kızkardeşmin çocukları onlar büyüdü erkek kardeşlerimin çocukları  hayatımda hep çocuk vardı.

Şuan Mekke de kalıyorsunuz.

Babamın vefatından sonra annem dedi ki “çok gittin geldin artık gitmesen” tabi ben bir aylığına giderim bir ay sonra gelirim deyince razı oldu. Annem vefat edinceye kadar buna dikkat ettim. Bazen 35 gün falan olurdu ama  azami dikkat ettim annemin vefatına kadar. Annemin vefatına çok üzüldüm. Erken vefat etti kıymetini bilemedim. O zaman Mekke’de bir Kur’an hocası vardı o dedi ki Kur’an tefsiri okuyalım. Hakikaten o bana çok iyi geldi Vehbi efendinin tefsiri sekiz ay kaldım o zaman. Sonra 1980’de klinikten çağırdılar beni çalışmaya başladım.Sonra iyi arkadaş buldum  o benim yerime bakıyordu. Şimdi ailede büyük kalmadı. Bir teyzem vardı o da vefat etti. Artık ordan gelmesem de oluyor. Üç dört aile Medine’de. Mekke bir aile var. Türk asıllı kardeşleri gibiyim.

Tecrübelerinizi dinlemek için Tıp Fakültelerinden veya meslek gruplarından davet aldınız mı? Konuşma yaptınız mı hiç oralarda?

Tabipler birliği tıp mesleğinde 50. Yılımı doldurduğum için plaket verdi. Vakıflara çağırdılar. Onun haricinde başka bir girişim olmadı.

Timetürk