Ali Bulaç
Giriş Tarihi : 31-08-2020 00:00   Güncelleme : 01-09-2020 13:33

Ali Bulaç Yazdı: Hüseyin’in Hikayesi: Kerb-u bela..

Bizim tarihimizin ana siyasi kodlarını Hz. Osman’ın şehadetiyle başlayıp “kerb-u bela”nın toprağında yaşanan dramlar, travmalar tayin etmiştir. Yönetimler de, halk da değişik biçimlerde yüzyıllarca aynı refleksleri göstermektedirler.

Ali Bulaç Yazdı: Hüseyin’in Hikayesi: Kerb-u bela..

Servilyanus’tan öğrendiği Bizans entrikalarıyla bir kere hilafet ellerine geçince, Beni Ümeyye kabilesinin yeni lider adayı Muaviye, her ne olursa olsun, hilafeti bir başkasının eline, özellikle Ehl-i beyt’ten birine kaptırmaya niyetli değildi. Hz. Ali’nin şehadetinden sonra förünür rakip Hz. Hüseyin’di. Bu meyanda yakın adamlarından Muğire bin Şu’be, Muaviye’ye hilafetin sürekli Beni Ümeyye’nin elinde kalması için oğlu Yezid’i veliahd ilan edip ona biat almasını tavsiye etmişti, Muaviye de öyle yaptı.

Babasının ölümünden sonra Yezid rıza veya baskıyla biat istemeye başlayınca Hz. Hüseyin ayaklandı. Hz. Hüseyin, Zübeyir bin Abdullah ve Abdulla bin Ömer, Yezid’e bit etme teklifini bu “Herakliyye’dir” deyip reddettiler. Herakliyye, Bizans usulü monarşi olup İslam’ın ruhuna ve Araplar’ın kabile geleneğine yabancı bir yönetim biçimiydi. Bundan önceki halifeler –usulleri farklı olsada- seçimle iş başına gelmişlerdi. Kaldı ki, fiili durum yaratarak hilfeti ele geçiren Yezid’in babası Muaviye,  Hz. Hasan’la  yaptığı anlaşmaya göre ölümünden sonra hilafet Hz. Hasan’a veya Hz. Hüseyin’e geçecekti. Hz. Hasan fitne çıkmasın, işler usuletle ve suhuletle hallolsun diye son derece basiretli davranmış, hilafete adaylıktan çekilmişti.  Muaviye anlaşmaya bağlı kalmamıştı.

Daha önce kendilerinden oğlu Yezid için biat isteyen Muaviye’ye bu seçkin sahabeler üç öneride bulunmuştu: a) Ya Ebu Bekir gibi yapıp ailesinden biri hariç Muaviye yerine birini uygun gördüğünü söyleyecekti. Bu oğlu olamazdı, bu hanedanlık olurdu, b) Ömer gibi yapıp bir seçici kurul tayin ederdi, bunlar da oğlunun seçilmemesi kaydıyla birini seçeceklerdi. Hz. Ömer oğlunu seçilmemesi şartıyla seçici kurula almıştı, c) Veya bu işi ümmete bırakacaktı, ümmet kimi seçerse onu başa getirecekti.

Her şeye rağmen belki Hz. Hüseyin Yezid’e biat etmeyip Medine’de kalmakla yetinecekti, onu kıyama sevkeden faktörlerden biri Kufelilerin ona üst üste mektuplar gönderip Yezid’i devirmeye teşvik etmeleriydi.  Bir de elbette Yezid, ne yapıp yapıp biat almak için onu rahatsız edeceği kesindi.

Hz. Hüseyin Kufe’ye gitmek üzere yola çıktı, yolda ünlü şair Ferazdak’a rastladı. Ferazdak ona geri dönmesini öğütleyip şunları söyledi: “Onların kalpleri seninle ama kılıçları sana karşı olacaktır!” Azibu’l Hicanet denen yere geldiğinde de Hz. Hüseyin karşılaştığı dört atlıya Kufelileri sordu. Ona “Kufelilere bol miktarda rüşvet dağıtıldı, sana destek vermeyecekler” dediler. 

Hz. Hüseyin, bir kere azmettiği için “Allah’ın dediği olur” deyip yola devam etti. Yol boyunca onu Hür bin Yezid’in komutasında bin kişilik bir ordu takip ediyordu.

Derken bir süre sonra Kerbela denen mevkide Sasani imparatorluğuna son veren Kadısiyye savaşının kahramanı büyük sahabe Sa’d bin Ebi Vakkas’ın oğlu Ömer bin Vakkas, 4 bin kişilik ordusuyla çıkageldi. Ömer bin Vakkas, Hz. Hüseyin’in çocukluk arkadaşıydı, aynı mahallede büyümüşlerdi.

Hz. Hüseyin’in yanında bir bölümü çoluk çocuk 71 kişi –32 atlı, 40’ı yaya- vardı, bunların iyi donanımlı koca bir orduya mukavemet etmeleri beklenemezdi. Hz. Hüseyin durumun ciddiyetini anlamıştı, Ömer’e üç seçenek sundu: 1) İzin ver, Medine’ye geri döneyim; 2) Yezid’le konuşarak ihtilafı çözelim; 3) Sınır bölgelerinden birine gidip bari orada savaşıp şehid olayım. Ömer bu teklife sıcak baktı, kendisini bilgilendirdiği Yezid’in Kufe valisi İbn Ziyad da, teklifin işe yarayacağını düşündü ama danışmanı Şimşir bin Zi’lcuşan, ele geçirilmişken Hüseyin’in infaz edilmemesinin vahim hata olacağını söyleyince İbn Ziyad, Ömer’e şu talimatı gönderdi. “Önce Yezid’e biat etsinler. Hüseyin ve arkadaşlarına su vermeyin. Nasıl Osman mahrum kaldıysa onlar da bir damla sudan mahrum kalsınlar. Emirlerim açıktır, teslim olursa bana canlı olarak gönder, direnirse kanını dök, hak ettiği şekilde vücudunu parça parça et, cesedini atlara çiğnet, çünkü o bir asidir ve cemaati terk etmiştir.”

Katliamdan önce gece gizlice Hz. Hüseyin ile Ömer bin Vakkas bir araya geldiler. Taberi ve İbn Esir’in kayıtlarına göre Hz. Hüseyin ona “Ordularını Kerbela’da bırak, seninle Yezid’e gidelim” teklifinde bulundu. Ömer “Bunu yapacak olursa evini yerle bir edeceklerini” söyledi. Hz. Hüseyin “Evini yeniden yaparım” deyince, Ömer “Bütün malımı mülkümü müsadere ederler” dedi. Hz. Hüseyin Hicaz’daki malı mülkü için garanti verdiyse de, Ömer kabul etmedi.

57 yaşında şehid edilen  Hz. Hüseyin şöyle diyordu: “Ben kimin canına kıydım ki, beni öldürmek istiyorsunuz? Kimin malını gasbettim? Söyleyin, suçum nedir?”

İbn Ziyad’ın talimatı ve Ömer bin Vakkas’ın kararlığı anlaşıldığında, onu Kerbala’ya kadar takip eden Hür bin Yezid, vicdanı infiale uğramış vaziyette “Allah’a andolsun cennetle cehennem arasında seçim yapıyorum, vücudum lime lime olsa da bunu günahlarımın kefareti sayıyorum” deyip, ordudaki görevini bırakıp Hz. Hüseyin’in tarafına geçti, Hz. Hüseyin onun için şefkatle dua etti.

Kerbela olayının üzerinde durulması gereken birkaç boyutu var. Bir boyutu da Kufelilerin tavır ve tutumudur. Hz. Hüseyin’in davasında yüzdeyüz haklı olduğuna kalpleriyle inanan Kufeliler onun yanında yer almadı. Bir bölümü korktular; bir bölümü iktidarın yanında yer alarak çıkar sağladılar, bir bölümü de “Nemelazım, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın, kim tazanırsa ynında yer alırız ” dediler.

Bu öylesine büyük bir kahır ve musibet ki, asırlardır kapanmayan bir yara olarak Müslüman dünyanın yüreğinde kanıyor. Necefli Sinan bin Enes’in başını gövdesinden ayırdığı bu Ehl-i Beyt kahramanının torunu Hz. Hüseyin’in şehadetinin acısı kıyamete kadar sürecektir. Bizim tarihimizin ana siyasi kodlarını Hz. Osman’ın şehadetiyle başlayıp “kerb-u bela”nın toprağında yaşanan dramlar, travmalar tayin etmiştir. Yönetimler de, halk da değişik biçimlerde yüzyıllarca aynı refleksleri göstermektedirler.

x

 “Cennet gençlerinin efendisi Hz. Hüseyin” ve maiyetindeki 71 yakının şehit edildiği Kerbela, “kerb-u bela”dır: Kahır, üzüntü ve acının; musibet ve imtihanın yaşandığı çöl!

Kur’an-ı Kerim ve Sahih Sünnet’in bize İslam’ın şiarları olarak gösterdikleri menasik ve semboller var; bir de tarih içinde teşekkül eden şiarlar var, mesela minare gibi. Şehadeti dolayısıyla Hz. Hüseyin de acılı tarihimizin şiarlarından biridir. Hüseyin Ehl-i Beyt’in, Ehl-i Beyt de İslam’ın şiarlarından biridir. Ehl-i Beyt’i sevmek imandandır; Ehl-i Beyt’i seven Hz. Peygamber’i sevmiş, onlara buğzeden ona buğzetmiş olur. Efendimiz (s.a.) “Size iki emanet bırakıyorum, biri Allah’ın kitabı Kur’an, diğeri ıtretim” (Tirmizi, Menakib, 31; Müsned, III, 17.) buyurmuştur. “Itretim” dediği evinin güzel kokusu, nesli! Bu ikisi Kevser havuzu üzerinden Efendimiz’e dönünceye kadar asla birbirinden ayrılmazlar. Sonra şu uyarıda bulunmuştur: “Benden sonra onlara nasıl davranacaksınız!”

 Ehl-i Sünnet, hadisteki “Ehl-i Beyt”i “sünnet” olarak anladı. Şüphesiz doğrudur. Zira soy ve neseb davasını ayaklar altına alan, hanedan yönetimlerini ve sahte kutsallıkların tecessüm ettiği monarşileri hükümsüz kılan Hz. Peygamber, Kur’an mesajının ete kemiğe bürünmüş formu olan sahih sünnetin ancak Ehl-i Beyt’in sözlerinde ve hayat pratiklerinde en doğru biçimde tezahür edeceğini bize söylemiştir. Efendimiz’in “abası altına aldığı Ehl-i Beyt”in davası soy-sop, saltanat, şah ve padişahlık davası değildi, onların davası sahih iman, salih amel, ahlak, özgürlük, adalet, hukuk, hikmetle tebliğ, güzel temsil ve birlik davasıydı.

Yazık ki, eski kabile davası illetinden bir türlü kurtulamayan Beni Ümeyye zorbaları –hepsi değil- bu emanete ihanet ettiler; Efendimiz’in Itreti’nin kökünü kazımak isterken hakikatte İslamiyet’e büyük zararlar verdiler. Hz. Ali “Takva olmasaydı (levla’ttuka!)”, “Arapların en dahisi ben olurdum (le küntü edha’l Arab) diyordu. Hz. Ali’nin literatüründe “Allah’ın tayin ettiği Hukuk’a, hukukun üstülüğüne riayet”ti. Onlar çoktan cahiliye Arapların “kabile asabiyeti” ile Servilyanus’un onlara empoze ettiği Bizans monarşisinin izdivacından mütevellid bir davanın peşinde düşmüşlerdi ki, Yezid için biat almaya giden Mervan bin Hakem’in yüzüne Abdurrahman bin Ebi Bekr şöyle diyordu: “Muaviye ve sen, yalan söylüyorsunuz. Bu hareket ümmetin iyiliği için değildir. Hilafet açıkça Kayzer’in yönetimine dönüştürülmek istenmektedir.”

Kerbela’nın bunca derin yara açmasının sebepleri var:

İlki, şehit edilenlerin tamamı Ehl-i Beyt’ten ve onların taraftarlarından idiler ki, bebeklerine bile merhamet gösterilmedi.

İkincisi, bir yandan hayli kalabalık ve iyi donatılmış bir ordu diğer yandan çoluk çocuktan müteşekkil 72 kişi. Hangi sebep ve gerekçe ile olursa olsun, savaşın meşruiyetini gölgeleyen  faktör orantısızlıktır. Kerbela’da bu orantısız güç kullanımı zirve yapmıştı.

Üçüncüsü hepsinden ağırdı. Çünkü eğer Arap yarımadasında hala varlıklarını koruyan putperest müşrikler, Sasani Mecusileri, Babil veya Hind Sabiileri ya da Bizans Hıristiyanları bu zulmü işleseydi yine de yara bu kadar derin açılmazdı. Gel gör ki Efendimiz’in torununu ve Ehl-i Beyt’in evladını öldürenler müslümandı, Müslüman olduklarını iddia ediyorlardı.

Kerb-u bela müslümanın müslümana zulmünün sembolü, kahır ve musibetinin bugün de süren acısıdır. Bugün de Müslümanlar birbirlerine zulmediyorlar. Mezhep mensupları (Sünnisi ve Şiisi), etnik gruplar, farklı yorum ve çıkar ilişkisine sahip fırkaları, cemaatler ve partiler, halklar ve hükümetler birbiriyle çatışıyorlar. Tabii ki temel ayrışma Hz. Ali-Muaviye, Hz. Hüseyin-Yezid ayrışmasıdır. Arada öyle kalabalıklar var ki, Kufe’ye giderken Hz. Hüseyin’e şair Ferazdak’ın söyledikleri sınıfındandırlar: “Hüseyin, Kufelilere güvenme, onların kalpleri seninle ama kılıçları sana karşıdır.” Ve öyleleri var ki, onlar her daim “Hüseyin için ağlar ama Yezid’le iş tutarlar.”

Yezid’in ordusunda kaç münafık ve “merhamet etmeyin” diye zulmü alevlendiren kişiler vardı, bilmiyoruz. Bildiğimiz şey bu yara asırlardır kanıyor. Bugün de Müslümanlar birbirlerine Kerbala’yı yaşatıyorlar. Bu yara kapanmaz ama bir gün Hz. Ali ve Hz. Hüseyin davası kazanırsa kabuk bağlar, kahır ve musibet biraz diner.

alibulac.net