Atasoy Müftüoğlu
Giriş Tarihi : 25-08-2020 07:57   Güncelleme : 26-08-2020 08:31

Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Tarih ve gelecek, İslami bilincin özgürlüğü ile başlar.

Ödünç alınmış sözcüklerle, dayatılmış kavram ve kurumlarla, mutlaklaştırılmış seküler referans ve paradigmaların hükümranlığı altında, seküler referans ve paradigmalar tarafından değersizleştirilen/itibarsızlaştırılan, gerçek hayatta yürürlükten kaldırılan, zincire vurulmuş İslami algılar/tanımlar/tahayyüllerle, kiralık trol sürüleriyle, politik klişe ve sloganlarla bir toplum kendi hikayesini yazamaz.

Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Tarih ve gelecek, İslami bilincin özgürlüğü ile başlar.

İslam dünyası toplumlarının ve kültürlerinin, İslami dünya görüşünü, hayat tarzını, varoluş tarzını, ontolojik ve epistemolojik anlamda özgürleştirememek, bu tür bir özgürlüğe ihtiyaç duymamak, sembolik/biçimsel/folklorik özgürlüklerle iktifa etmek, İslami dünya görüşünün ontolojik ve epistemolojik özgürlüğünü temsil ve tecrübe edebilecek, savunabilecek, nitelikli entelektüel kadrolara sahip olamamak gibi çok derin ve çok hayati sorunları var. Bu derin ve hayati sorunlar sebebiyle, İslam dünyası toplumları-kültürleri, entelektüel ve epistemolojik anlamda teorik ve pratik rakipleriyle doğrudan yüzleşemiyor, bu nedenle de, rakiplerimizin nasıl bir dünya, nasıl bir tarih/siyaset/hayat tarzı, nasıl bir toplum/nasıl bir kadın/nasıl bir cinsellik vb. istediklerine dair çoğu kez sansasyonel, spekülatif, yüzeysel ya da komplo teorileri doğrultusunda çözümlemeler yapıyor, yorumlar üretiyoruz. Bütün bunlar üzerinde çok yoğun bir biçimde çalışırken, İslami bir dünyanın, dünya görüşünün, hayat tarzının, toplum/insan/siyaset/kadın/cinsellik tarzının nasıl tahayyül edilebileceğine ilişkin sistematik hiçbir çalışma yapmıyor, yapay/duygusal/romantik toplumsal eğilimler etrafında soyut projeler üretmeye çalışıyoruz.

İslami dünya görüşünün, hayat tarzının; küresel bağlamda bilinç alanından, meşruiyet alanından uzaklaştırıldığı günden bu yana, İslam toplumları çok açık bir tahayyülsüzlük içerisinde bulunuyor. Romantik tahayyüllerle de, İslam’ın küresel meşruiyet/otorite/değer/itibar/bilinç kaybı derin ve kuşatıcı bir hesaplaşma konusu haline getirilemiyor. Toplumlarımız, hangi alanda olursa olsun karşı karşıya bulundukları yenilgileri kabul etme erdemi ve cesareti gösteremiyor. İslam toplumlarında bugün edilgenlik bir kader gibi algılanıyor. Bunun içindir ki, entelektüel/kültürel anlamda belirleyici etki üretemiyoruz. Hangi alanda olursa olsun, gerek dışarıdan ve gerekse içeriden dayatılan tahakkümün içselleştirilmesi, Türkiye’de de görüldüğü üzere, eleştirel düşünceye, eleştirel muhakemeye, özeleştiri yapmaya hayat hakkı tanımıyor. Kendi kendimizi ancak, kendi bağımsız bilincimiz, bağımsız düşüncelerimiz ve fikirlerimiz yoluyla özgürleştirebiliriz.

Tarih ve gelecek, İslami bilincin özgürlüğü ile başlar.

Ödünç alınmış sözcüklerle, dayatılmış kavram ve kurumlarla, mutlaklaştırılmış seküler referans ve paradigmaların hükümranlığı altında, seküler referans ve paradigmalar tarafından değersizleştirilen/itibarsızlaştırılan, gerçek hayatta yürürlükten kaldırılan, zincire vurulmuş İslami algılar/tanımlar/tahayyüllerle, kiralık trol sürüleriyle, politik klişe ve sloganlarla bir toplum kendi hikayesini yazamaz. Ödünç alınmış ve dayatılmış sözcüklerle/kavramlarla bir toplum kendilik bilinci/ kültürü oluşturamaz. Düşünmeyen, merak etmeyen, sorgulama ve eleştiri yeteneğine sahip olmayan toplumların kendi hikayeleri olamaz. Düşünmeyen hamaset dili, propaganda kültürü tarafından düşüncesizleştirilen toplumlarda, içerisinde yaşayarak gördüğümüz üzere, bağımsızlık kaygısı, özgürlük kaygısı, bilinç ve nitelik kaygısı, ahlak ve adalet kaygısı gibi kaygıların yerini, bugün yalnızca çıkar ve iktidar kaygıları almıştır. Bu şartlar değişmediği takdirde, İslam toplumları daha uzun yıllar emperyalist müdahalelere açık olacaklar.

Müslüman halklar/kültürler olarak karşı karşıya bulunduğumuz yenilgileri/edilgenlikleri/sessizlikleri kabul etme erdemine ve cesaretine sahip olmadığımız için, bugün, dini popülizm ve hamaset kültürü, politik popülizm ve propaganda, manipülasyon kültürünün entelektüel imha silahları olarak toplumlarımızın zihin dünyalarını nasıl etkisiz hale getirdiğini, getirebildiğini farkedemiyor; aklı, bilinci, iradeyi edilgen kılan geleneğin hükümranlığını gözden geçirme ihtiyacı duymuyoruz. Entelektüel imha silahları için, gelenek her zaman çok verimli bir iklim-ortam oluşturuyor. Maruz kaldıkları yenilgilerle hesaplaşma erdemi gösteremeyen ve bunları içselleştiren İslam toplumları, bu tercihleriyle kendi ufuklarını kendileri kapatıyor. Seküler, milliyetçi ulus-devlet karşısında mutlak bir yenilgi ile karşılaşan İslam toplumları, bu yenilgi ile yüzleşmeden hiçbir şekilde bağımsız ve özgün bir hikaye yazamazlar. Seküler, millliyetçi ulus-devleti içselleştiren bir zihniyet, İslami bir gelecek tasavvur ve tahayyülünü bütünüyle imkansız kılar. Bilindiği üzere, Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde, yaşayan farklı etnik-dini unsurların birbirlerine yabancılaştırılmaları, 18’nci yüzyılla birlikte, Avrupa icadı milliyetçiliklerle başladı. Günümüzde, kitleler gerçek tarihle ilgilenmedikleri için, kurgular/mitler ve efsanelerle ilgileniyor. Milliyetçiliklerin oluşturduğu onlar ve biz gibi kategoriler toplumları ortak insanlığa yabancılaştırıyor. Seküler, milliyetçi ulus-devlet gerçekliğini içselleştiren Müslüman halklar ve kültürler hiçbir zaman ve hiçbir şekilde kendi bağımsız gerçekliklerini üretemezler. Yaşanan tarihle, kurgulanan, icat edilen tarihi birbirine karıştırmamak gerekir.

Bugünün dünyasında, seküler, milliyetçi ulus-devlet yapılarıyla hesaplaşarak, bu yapıları aşarak, İslami gerçekliği yeniden üretme yeteneğine, bilincine, idrakine, iradesine, ufkuna, ahlakına ve cesaretine sahip entelektüel/kültürel/siyasal kadrolar mevcut olmadığı için, İslam sınırsız ve hayasız bir biçimde sömürülüyor, araçsallaştırılıyor. İslam, hamaset ve propaganda dilinin/söyleminin/siyasetinin sınırları içerisine hapsediliyor.

Hamasetin sorumsuzluk olduğunu bilmek gerekiyor. Seküler, milliyetçi ulus-devlet gerçekliğinin sınırları ve kurumları içerisine hapsedilen bir düzende, hiçbir şekilde siyasal İslamcı bir iddiada bulunulamayacağını bilmek/anlamak/idrak etmek, hayati önemi olan bir konudur. Hayatı, dünyayı, varoluşu, tarihi bilinçli bir bütünlük içerisinde anlamak, kavramak, yorumlamak, çözümlemek, değiştirmek ve inşa etmek üzere; yüzeylere/niceliklere, popülizmlere, hamasete takılıp kalmamak, derinlikler, kapsayıcı ufuklar ve nitelikler için bilinçli kadrolar, ekoller/okullar, ortam/iklim oluşturmak zorunlu hale gelmiştir. Yeniden umut edebilmek, yeniden başlamak, yeniden başlayabilmek için yeni bir dil, yeni bir gerçeklik oluşturmak büyük bir sorumluluk halini almıştır. Bugün, toplumlarımızda popülizm ve kitleselleştirme yoğunlaştıkça, akılsızlık da o ölçüde yoğunlaşıyor. Seküler paranoyalar ya da muhafazakar paranoyalar her zaman, düşüncesiz ortam/çevre/iklimlerde ortaya çıkıyor. Toplumlarımızın dini popülizm ya da politik popülizm yoluyla aynılaştırılarak sıradanlaştırılması derin bir kültürsüzleşmeye neden oluyor.

Yeni bir dili, yeni bir hikayeyi, gerçekliği ancak, İslami özgürlük ve bağımsızlık kaygısı-sorumluluğu taşıyanlar, eleştirel okuryazarlık niteliğine sahip olanlar, eleştirel düşünerek varolmayı seçenler, özgürleştirici bir bilinç alanında kendilerini konumlandıranlar oluşturabilir. Yeni bir anlam, içerik, yorum, bilgelik, duruş alanı açmadığımız takdirde hiçbir şekilde statükolarla, konformizmlerle hesaplaşamayız. Hangi koşullar içerisinde olursa olsun, zihnimizin-bilincimizin hassasiyetleriyle-dikkatinin bir bütünlük arzetmesi gerekir. Sistemin, statükonun, resmi alanın içerisinde kalmak; üretkenliği, özgünlüğü/özgürlüğü ve eleştirelliği bütünüyle yok eder. Sömürgecinin referanslarıyla, bağımsız bir düşünce hayatı kurulamaz. Kendisi olma hakkına/iradesine sahip olmayan bir kültür, ne yaparsa yapsın özgün bir hikaye yazamaz. Sembolik, folklorik özgürlükleri/tezahürleri, İslami özgürlük olarak algılamak büyük bir yanılsamadan ibarettir. İslami özgürlükler üzerinde konuşabilmek için, bu özgürlüklere ne kadar ihtiyaç duyduğumuzu, ne kadar arzu ettiğimizi, bu özgürlükleri kazanabilmek için hangi ölçüde/yoğunlukta cesaret/çaba/yetenek/içtenlik/fedakarlık/feragat sahibi olduğumuzu gözden/gönülden geçirebilmeliyiz.

Müslümanlar olarak, kimlik ve aidiyet bilincimizi kaybettiğimiz için, mücadele azmini ve sorumluluğunu da kaybetmiş bulunuyoruz. Bunun içindir ki, sömürgecinin dili, sözcükleri ve kültürüyle kendi hikayemizi oluşturabileceğimizi düşünebiliyoruz. Sömürgeci dünya görüşü, bilgi, referans sisteminden özgürleşme ihtiyacı duymayan bir kültür ve toplum için, yapılabilecek hiçbir iyi şey kalmamıştır.

Sömürgeleştirilebilecek hiçbir şeyleri kalmadığı, her alanda mülksüzleştirildikleri için, sürgün nesnesi ve sayısal bir veri haline getirilen Müslüman halklarla ilgili olarak, İslam toplumlarında halen derin bir sessizlik kültürü etkisini sürdürüyor. Bu şartlar içerisinde, bir hesaplaşma kültürünün toplumların vicdanı haline getirilmesi gerekirken, tam tersi bir gelişme ile, hamaset kültürünün yükseliyor oluşu, bilinç çürümesi ile yakından ilgilidir.

Zamanın önünden giderek, evrensel insanlığa hitap eden bir bilince/ahlaka/birikime/bilgeliğe öncülük etmeleri gereken Müslümanlar bugün, radikal edilgenliklere maruz kaldıkları için zamanın gerisinde kaldılar. Zamanın gerisinde kalanlar bugün, ancak, kendi kendilerine, kendi hiziplerine hitap eden bir dil kullanabiliyor. Duygusal dinamikler tarafından yönlendirilebilen, yönetilebilen, manipüle edilebilen, duygusal dinamiklerle hareket eden toplumlar başkaları tarafından kolaylıkla ele geçirilebiliyor, ideolojik anlamda kontrol edilebiliyor, biçimlendirilebiliyor. Avrupa’nın ve Amerika’nın dünyanın ağırlık merkezi olmaktan çıktığı bir dönemde bile, İslam dünyası toplumları ve kültürleri, kendi dünya görüşlerini, varoluş/düşünüş tarzlarını temsil/tecrübe liyakati kazanamıyor. Bugün, karşı karşıya bulunduğumuz yapısal sessizlikleri aşmak ve onurlu bir kendilik bilinci oluşturmak üzere, entelektüel kültürel zeminlerde bir bilinç seferberliği/mücadelesi başlatmak hayati önemi olan bir mesele haline gelmiştir. Bilinç seferberliği/mücadelesi, ancak, entelektüel bütünlüğe sahip kadrolar tarafından başlatılabilir, yürütülebilir. Kendilerini etnik sınırlara, kabile/hizip/mezhep sınırlarına hapseden unsurlar arasında, bütün bu sınırları aşarak entelektüel bütünlüğü temsil mücadelesi vermek, çok onurlu bir sorumluluğu temsil etmek anlamı taşır. Entelektüel bütünlüğe sahip kadrolarla eleştirel farkındalık ve derin eleştirel sorgulama alanları açılabilir, açılmalıdır.

Yolunu şaşırmış modernlik ve modern uygarlık, bütün toplumların, İslam toplumlarının da zihinlerini ve ruhlarını metalaştırmış bulunuyor. Bu metalaşma, eyleme dönüşmeyen, yazılı-sözlü söylem pratikleriyle aşılamaz. Bütün toplumlarda, İslam toplumlarında da, uzmanlar/profesyoneller sınıfı kendi uzmanlık alanları dışında kalan, genel bilgiye, genel sorunlara, genel kaygı ve sorumluluklara karşı kibirli bir kayıtsızlık içerisinde bulunuyor. Yolunu şaşırmış modernlikler ve modern uygarlık, insan/insanlık hayatına karşı duyarsız ve saygısız olduğunu barbarlık politikalarıyla sürdürmeye devam ediyor, edebiliyor. Müslüman halklar olarak tarihsel farkındalığı kaybettiğimiz için, tarihin imkanlarını kullanamıyoruz. Tarihin imkanlarının neler olduğunu bile bilmiyoruz. Kaderci bir bakış açısı ile malul bulunduğumuz için, tarihin, modernliğin ve modern uygarlığın ürettiği bütün kötülüklere katlanıyor, tahammül ediyoruz. Kimi sembollerin, kimi sloganların, popülizmlerin özgürleşmesini İslam’ın özgürleşmesi saymak gibi derin bir bilinç kötürümlüğü içerisinde yaşamaya devam ediyoruz. Aynı bilinç kötürümlüğü sebebiyle kapitalizmi/sekülerizmi/liberalizmi  içselleştirmiş bir toplumun sorunlarını aşabilmesi için, Kur’an’ı Kerim’in ve İslam’ın araçsallaştırılmasında hiçbir sakınca görmüyoruz.

Resmi doğruların, resmi gündemin ve resmi kutsalların belirlediği sınırlar içerisinde çalışan ve söylediklerini yapmayan kürsü Müslümanlığı, İslami bütünlük bilincini fosilleştiriyor. Bugün, bütün toplumlar, İslam toplumları da, tüketim takıntılı toplumlara dönüştükleri için, insanlar entelektüel anlamda var olmak yerine, sahip olarak var olma yollarını arıyor/seçiyor. Entelektüel bütünlük/bağımsızlık, ancak, bütün bencillik biçimlerini, ırk-renk-etnik köken, coğrafi köken, bölge/mezhep/hizip vb. gibi bencillikler aşıldığında gerçekleşir. Bu bencillikleri aşmaya başladığımızda, aşmayı başardığımızda İslami tahayyüller-İslami gelecek üzerinde çalışmaya/üretmeye başlayabiliriz.

Modern zamanlarda, Batılılar, geleneksel bilgi-değer-anlam yapılarını, kavram ve kurumlarını yenileyerek-sistemleştirerek, bu sistem dışında kalan Batılı olmayan geleneksel birikimi/tarzı/yapıları nesneleştirdi. Bu nesneleştirmeye maruz kalan İslam toplumları, günümüzde kendi İslami/tarihi birikimlerini sistemleştirmeyi bir türlü başaramıyor. Sistemleştirme girişiminde bile bulunamıyor. İslam toplumlarında yönetici siyasal kadrolar hamaset/menkıbe/mitolojiler yoluyla iktidarlarını tahkim edebiliyor, sürdürebiliyor. Hamaset-menkıbe-mitoloji söylemi, bilinci, işlevi ve hafızası olmayan bir söylem olduğu için, gerçek dünya karşısında, insanlıkdışı, barbar bir temsil tarzı olan ırkçılıklar karşısında etkili çözümler üretemiyor. Her ırkçılığın ontolojik varoluşu bütünüyle tahrip eden büyük bir sapma olduğunu akıldan çıkarmamak gerekiyor. Yirmibirinci yüzyıl dünyasında ırkçılık yeniden tarihe dönüyor ve yoldan çıkan modernlik ve modern uygarlık tarafından sahiplenilebiliyor.

İslami zihin dünyasında yaşanan altüst edici iklim/algı/yaklaşım değişiklikleri sebebiyle, İslami bilinç sürekli olarak kan kaybediyor. Türkiye’de de, yaşayarak gördüğümüz/tecrübe ettiğimiz üzere, hamaset-menkıbe-mitoloji dili-söylemi-siyaseti, niteliğin ve bilincin dilini marjinalleştirebiliyor, etkisizleştirebiliyor, değersizleştirebiliyor. Bu vahim durum, Türkiye’de entelektüel bütünlüğü ve bağımsızlığı gereği gibi teşmil edebilecek liyakatli entelektüel kadroların bulunmadığını gösteriyor.

Tarihsel/varoluşsal sorgulamalar yapma bilincine, birikimine, iradesine sahip olamayan toplumlar-kültürler, romantik/nostaljik/fütühatçı söylemlerin büyüsüne kapılarak İslami gerçekliğin değil, İslami sembollerin özgürlüğü ile iktifa eder, tatmin olurken; toplumlarımızı derinden dönüştüren, kapitalist/seküler/liberal derin kuşatmayı/muhasarayı/işgal ve istilayı konuşulması/aşılması gereken bir mesele olarak görmüyor, bu nedenle İslami gerçekliğin özgürlüğünü kamusal/kültürel gündeme kazandıramıyor. Toplumlarımızın maruz kaldığı kapitalist/seküler/liberal dünya görüşü ve hayat tarzının işgal ve istilası, toplumlarımızda İslami dünya görüşü ve hayat tarzını bir azınlık tercihine dönüştürüyor. Düşünce hayatımız, kültür hayatımız seküler kurumlara-bürokrasilere mahkumiyeti yüzleşilmesi gereken bir konu olarak değerlendirmiyor.

Tekno-elektrik düzenler, sayısallaştırma ve dijital devrim, insani ilişkilerin-yakınlıkların-bağlılıkların aşınmasına neden olduğu için, başkalarının, ötekileştirilenlerin hassasiyetlerini hissetmeye/anlamaya çalışmıyoruz. Günümüzde, güvenlikçi ideolojiler aracılığıyla her ulus-devlet kendi topraklarını kutsallaştırmak üzere İslam’ı kullanıyor. Her ırkçılık, evrensel insanın/insanlığın inkarı temelinde şekilleniyor. Hangi toplumda olursa olsun mumyalanmış geleneklerle ufkun ötesi görülemiyor. Toplumlarımızda, içerisinde yaşadığımız toplumda da, görüleceği üzere, kültürsüzleşme, niteliksizleşme, lümpenleşmenin toplumsallaşmasıyla sonuçlanıyor. Hamaset-menkıbe dili/söylemi/siyaseti toplumsal yenilgilerin, yabancılaşmaların, çürümenin, lümpenleşmenin konuşulmasına/tartışılmasına/sorgulanmasına izin vermediği için, hiçbir sorun yaşanmıyormuş gibi hayatlarımızı sürdürebiliyoruz.

İslamiAnaliz