ANALİZ
Giriş Tarihi : 22-08-2020 06:42   Güncelleme : 25-08-2020 08:56

Mustafa Öztürk yazdı: Allah’ya inanan bir insanın mutlak surette iyi insan olma, ahlaklı olma zorunluluğu vardır’

İyi bir insan olmak için Tanrı’ya inanmak şart mıdır?’ şeklinde bir soru gelmiş ve bu soruya, ‘İyi bir insan olmak için Tanrı’ya inanmak gibi bir ön şart yoktur; ama Tanrı’ya inanan bir insanın mutlak surette iyi insan olma zorunluluğu vardır’ şeklinde bir cevap vermiştim.

Mustafa Öztürk yazdı: Allah’ya inanan bir insanın mutlak surette iyi insan olma, ahlaklı olma zorunluluğu vardır’

Mustafa Öztürk Karar gazetesinde "Mümin insan ahlaksızlık gibi bir lükse sahip midir?" başlıklı bir yazı kaleme aldı.

İşte o yazı: 

Haber Global televizyonunda en son katıldığım bir programda izleyicilerden, ‘İyi bir insan olmak için Tanrı’ya inanmak şart mıdır?’ şeklinde bir soru gelmiş ve bu soruya, ‘İyi bir insan olmak için Tanrı’ya inanmak gibi bir ön şart yoktur; ama Tanrı’ya inanan bir insanın mutlak surette iyi insan olma zorunluluğu vardır’ şeklinde bir cevap vermiştim.

İyi bir insan olma yolunda Tanrı’ya inanma/inanmama meselesi bir yana, günümüz dünyasında Tanrı’ya inanmış olmanın beklenen ahlaki sonuçları üretmemesi üzerine ciddi şekilde düşünmek gerektiği kanaatindeyim. Bu problemin temel sebeplerinden biri, “Tanrı’ya inanma”nın, İslâmî terminolojiyle söylersek, kalbî bir fiil olan “Allah’a iman”ın ne manaya geldiği meselesinin hakkıyla idrak edilememesi, yani çok derin bir anlam örgününe sahip olan “iman”ın (itimat, güvenme) cansız ve ruhsuz “itikat”tan ibaret bir şey zannedilmesi ve dahi resmî itikadın secili/uyaklı ifade kalıbına dökülmüş şekli olan “âmentü”nün dille ikrarının temel iman şartı konusunda kâfi görülmesidir.  

İslam geleneğinde “Mürcie”yi akla getiren bu gevşekliğin pratikteki sonucu “Allah ne derse desin, biz bildiğimizi okuyarak yaşayıp gideriz ve mümin olduğumuzdan da hiç şüphe etmeyiz” düşüncesidir. Böyle bir düşünce, farkında olmayarak, anlam ve otoritenin temeline insanın kendi duygusunu ve algısını yerleştirmesi gibi bir sonuç verir. Ancak Y. Noah Harari’nin “Homo Deus” adlı eserinde dikkat çektiği üzere anlamın ve otoritenin kaynağı göklerden insan duygularına kaydıkça tüm kâinatın doğası da değişmeye başlar. Dışarıdaki evren, yani şimdiye kadar tanrılar ve ilham perileriyle dolu olan bu alan bir anda boşalır. Buna mukabil içsel dünyamız, yani ilkel tutkularımızı çevreleyen bu önemsiz alansa ölçülemeyecek kadar derin bir zenginlikle dolup taşar. Melekler ve şeytanlar, ormanlarda ve çöllerde dolanan varlıklar olmaktan çıkıp kendi psişemizin iç kuvvetlerine dönüşürler. Cennet ve cehennem, bulutların üzerinde ya da volkanların derinlerinde yer alan mekânlar olmaktan uzaklaşıp içimizdeki zihinsel durumlar olarak yorumlanır ki Nietzsche de Tanrı’nın ölümünü ilan ettiğinde bunu kastetmiştir. Nitekim günümüz dünyasında Tanrı, en azından Batı’da kimilerinin kabul edip kimilerinin reddettiği soyut bir fikre dönüşmüş haldedir.  

Başta da söylediğim gibi bir insan Tanrı’ya inanmadan da ahlaki normlar ve değerlere sahip olabilir; pekâlâ iyi ve güzel davranışlar sergileyebilir. Çünkü iyilik ve kötülük (hüsün ve kubuh) vahiy diye tabir edilen ilahi bildirimden bağımsız olarak genel varlık düzleminde ve beşeri fiillerde zati nitelikler olarak mündemiçtir. Başka bir ifadeyle, iyilik ve kötülük gibi değerler şer’î değil, aklidir; dolayısıyla bu değerler varlığa ve insanın fiillerine ait özsel/zati niteliklerdir. İyilik ve kötülük meselesine Mu’tezile’nin de baktığı bu zaviyeden bakıldığında, insan Tanrı’ya inanmadan da kendini iyilikle bezeyebilir ve iyi değerler üretebilir; fakat bu değerler “iman”a bağlanmadığı için Allah katında “habt-ı amel” (iyi amellerin boşa çıkması) ve “ihbât”a (iyi amellerin boşa çıkarılması) konu olabilir. Ne var ki “ihbât” riski Allah’ı soyut bir fikir gibi telakki etme veya imanı itikat zannetme durumunda da söz konusu olabilir. Çünkü iman cansız ve ruhsuz itikada dönüştüğünde ahlaki kayıtsızlık, lakaytlık ve sorumsuzluk gibi haller ortaya çıkar. 

Bu bağlamda Nisâ 4/136. ayetin ilk kısmını hatırlatmak faydalı olabilir. Zira bu ayetteki “Ey iman edenler! Allah’a iman edin” (yâ eyyühellezîne âmenû âminû billâh…) ifadesi en azından bir yönüyle Allah’a iman etmenin gerekli kıldığı duyarlılık ve sorumluluğa davet babında yorumlanabilir. Nitekim gerek Nûr 24/3. ayetteki “Zina eden erkek ancak zinakâr veya müşrik bir kadınla evlenir” ifadesi, gerek Hz. Peygamber’in meşhur bir hadisindeki “Zina eden kişi mümin olduğu halde zina etmez, edemez; hırsızlık eden kişi mümin olduğu halde hırsızlık etmez/ edemez” ifadesi Allah’a iman eden bir kimsenin mutlak surette iyi (ahlaklı) bir insan olmak gibi bir sorumluluk ve zorunlulukla mükellef olduğunu gösterir. Sonuç olarak, Allah’a inanan insanın ahlaksız olmak gibi bir lüksü yoktur. Şayet bugün din ve dindarlık bağlamında ahlaki kayıtsızlık ve lakaytlık gibi bir salgından da sık sık şikâyet ediliyorsa, temelde Allah’a bağlanma (iman ve itimat) ve aynı zamanda O’nun hatırını (rıza) her şeyden üstün tutma konusunda çok ciddi bir sorunumuz var demektir. Bu noktada “Amel imandan bir cüzdür” veya “Amel imandan bir cüz değildir” şeklinde kesin ve keskin bir önerme kurmak, sonuçsuz bir tartışmaya mahal verme ihtimalinden dolayı sakıncalı/ sıkıntılı görünmekle birlikte, yaklaşık yüz ayette “iman” ile “salih amel”in (ahlak) bir arada zikredilmesi de mümin kişinin ahlaksızlık gibi bir lükse sahip olmadığını gösterir, demekte hiçbir beis olmasa gerektir.