ANALİZ
Giriş Tarihi : 20-08-2020 12:26   Güncelleme : 22-08-2020 08:05

Talip Özçelik Yazdı: Gelecek Tasavvuru..

“Yakın veya uzak gelecekte insanlık aleminin, islam ve müslümanların hali ne olacak” kaygısıyla-düşüncesiyle alakalı bir çabamız var mı?

Talip Özçelik Yazdı: Gelecek Tasavvuru..

İnsan duyguları olan bir varlıktır. Bu duygular onda fıtridir ve insanın en güzel bir biçimde yaratılmasıyla ilgilidir. Mesela çocukta sevgi, korku, merhamet ya da merak duygusu zamanla mı serpilip gelişir, oluşup ortaya çıkar; bunların ortaya çıkmasında neler etkilidir? Bu konuda modern psikolojinin yaklaşımları acaba ne derece isabetli?       

 Merak duygusu galiba insanın en baskın duygularından biri. Çünkü küçük yaşlardan itibaren çocuk merakla izleyerek ve çokça sorarak öğreniyor. En azından bizim izleyerek gördüğümüz böyle.

Acaba geleceği bilmek, merak etmek, öğrenmeye çalışmak öteden beri sadece naif bir merak saikiyle mi olmuş yoksa başka sebepleri de var mı? Eskiden beri hep merak etmişimdir; acaba padişahların müneccimbaşılığı nasıl bir görevdir, insan nasıl müneccimbaşı olur, ne gibi şartları vardır bir sınavı var mıdır? Merak etmişimdir derken müneccimbaşılık makamı da padişahın sadece gelecek merakıyla ilgili bir görevlendirme mi,ya da yapacağı işin uğurlu olup olmayacağını bilmek için veya başka sebepler mi var bilemiyorum. Ancak yüzlerce yıldır geleceğin ve gelecekte olacak olayların yıldızların konumlarıyla, hareketleriyle bağlantısı olduğu kabul edildiği için müneccimlere hep ihtiyaç duyulmuş ve bu ihtiyaç sebebiyle saraylarda devamlı kabul görmüşlerdir. Acaba  Aksaray’da da bir müneccimbaşı var mı ?

 İnsanların doğum tarihleriyle aralarında bağ kurulan burçlar ve bunlardan yola çıkarak yapılan kişilik analizleri-yorumları da bu konuyla ilgili.

Bir de muvakkitler varmış sarayda... Onlar da güneş ve ayın hareketlerini inceleyerek takvimi, ayları, mübarek günlerin başlangıcını, namaz vakitlerini teknik olarak inceleyen şimdiki deyimle bilimsel çalışan görevliler. Vakitleri ölçüyorlar. Ama şaire sorarsanız “yılın en uzun gecesinin hangi gece olduğunu müneccim de muvakkit de bilmez. Yılın en uzun gecesini ancak derdi-gamı olan bilir.”

“Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkit ne bilir.“

‘’Müptelayı gama sor gecelerin kaç saat olduğunu.”

Yine bu bağlamda kahinler, sihirbazlar, büyücüler de insanların geleceği ya da bilinmeyeni merak etmesiyle ya da gelecek kaygısıyla kendilerine müracaat edilen kişiler olmuşlar. Yaygın olarak toplumdan dışlansalar da içten içe insanlar onlardan hem korkmuşlar, hem de saygı duymuşlar .Belki de günün birinde lazım olur kaygısıyla saygı duyuyormuş gibi yapmışlar.

Geçmişte padişahları ve imparatorlukları günümüzde ise batılı emperyalistlerden küresel şirketlere varıncaya kadar kadar pek çok kurumu gelecek araştırmasına sevk eden,ya da coğrafi keşifler ve bilimsel icatların  arkasında yatan şey merak duygusuyla birlikte, belki de daha çok güç ve hakimiyet isteği, daha çok kazanma dünyayı daha çok ele geçirme isteği olsa gerek.

Günümüzde insanların, devletlerin, şirketlerin gelecek merakı ve araştırmaları hız kesmeden devam etmektedir. Üstelik daha geniş kapsamlı, daha ince detayları da içine alacak şekilde. Eskiden sadece kişilerin ilgilendiği gelecek şu anda koskoca kurumların İlgi alanı içerisinde. Batıda düşünce kuruluşları devletlerin ya da küresel şirketlerin-patronların himayeleri altında bilimsel disiplinleri kullanarak çalışıyorlar. Her türlü bilgiyi topluyorlar, malzemeleri sadece bilgi. Medya ve sosyal medyadaki verilerden yola çıkarak insana ait her şeyi kontrol etmeyi, insanları yönlendirmeyi, geleceği planlamayı istiyorlar. Yani bir anlamda insanlık kaderinin köşe taşlarını dizmeye çalışıyorlar. Geçmiş ve şimdinin bilgisinden yola çıkarak geleceği en doğru şekilde bilme ve insanları diledikleri gibi yönlendirme çabası içerisindeler.

İnsanın en tabii ihtiyaçlarının beslenme, barınma, eğitim ve istihdam olduğunu kabul ederek bunların gelecekte nasıl şekilleneceğini hesap etmeye çalışmaktalar. Hatta bazı kurumlar yaptıkları reklam, kamuoyu araştırması, algı yönetimi ,toplum mühendisliği ve benzeri çalışmalarla yarın neyi tercih edeceğimizi belirliyorlar ve biliyorlar. Bir Fransız reklamcı olan Frederic Beigbeder şöyle diyor; “yarın neyi satın alacağınıza bugün ben karar veriyorum.” (3900 TL-Doğan Kitap) Tıpkı nerede cihat edeceğimize, kiminle savaşacağımıza, kimi düşman ilan edeceğimize, yarın kimi protesto edeceğimize ABD'nin karar verdiği gibi. Bazılarımıza çok aşırı gelebilir bu cümleler; ancak Dadaiz’min artık modasının çoktan geçtiğini ve bu günün en önemli kavramının Dataizm olduğunu düşünen küresel şirketler ve emperyalistler geleceğimizi kıyamete kadar ipotek altına almak istiyorlar.     

 Ne diyordu bu Byung Chul Han “ikinci aydınlanma salt verilerle işleyen bilginin devridir. Chris Anderson peygambervari belagatıyla bunu şöyle dile getirir;“linguisticsten sosyolojiye,insan davranışına ilişkin teorilerin hepsi geçmişte kaldı. Ontolojiyi psikolojiyi unutun. İnsanların yaptıklarını niye yaptıklarını eşi görülmemiş bir hassaslıkda saptayabilir ve ölçebiliriz. Yeterli veri toplandığı zaman sayılar dile gelir.” Bunun dijital bir faşizmi beraberinde getireceğini anlattıktan sonra erdemli bir entelektüel sorumluluğuyla şunu söylüyor “ihtiyacımız olan şey dijital aydınlanmanın köleliğe dönüştüğü konusunda bizi aydınlatacak üçüncü bir aydınlanmadır.”( Psikopolitika sayfa 64-65.)

Geçmiş ve şimdiyle olması gereken şekilde sağlıklı bir ilişkimiz olmadan bırakın geleceği inşa etmeyi geleceğe dair bir tek cümle bile söyleyemeyiz. Geleceğe dair söz söyleyemeyişimizin  en temel sebebinin bu olduğunu düşünüyorum. Bir başka sebep ise kimi nasların ayet ve hadislerin yanlış anlaşılmasıdır. Mesela Ashâb-ı kehf kıssasındaki kişilerin sayısı İle ilgili tahminlerde bulunmak-ki bu burada sayının belki de bir önemi yoktur-gaybi taşlamak olarak nitelendirilmektedir. Geleceğe dair değerlendirmelerde bulunmak, öngörüler ve tahminlerde bulunmak, gelecekle ilgili her söz söyleme ne yazık ki kimi çevreler tarafından “gaybı taşlamak” olarak yargılanabilmiştir.

Halbuki sağlam bilgiye dayanarak gelecek hakkında söz söylemenin örneklerine hem Kur'an hem de hadis şeriflerde rastlıyoruz. Kuran'da gerek Rum Suresi, Hızır ve Yusuf (as) kıssaları, gerekse “şunları yaparsanız sonucu şu olur” şeklindeki uyarılar bu çerçevede değerlendirilebilir. Hz. Peygamber'in (as) ilk peygamberlik günlerinde Varaka b. Nevfel’e gittiği zaman “başına şunlar şunlar gelecek” demesi ve peygamberimizin şaşırması güzel bir örnektir.Varaka önceki peygamberlerin bilgisine sahip olduğu için ileride peygamberimizin (as) başına neler geleceğini biliyor. Yine peygamber(as)’ın  kıyamet alametleri, fiten, geçmiş ümmmetlerin içine düştükleri yanlışlara dikkat çeken ve eğer dikkat etmezsek aynısının bizim de başımıza geleceğini belirten hadisleri bu bağlamda değerlendirilebilir.

İbni Haldun’un çok beğendiğim bir cümlesi var;“suyun suya benzediği gibi geçmiş hale, hal istikbale benzer” diyor. Demek ki geçmiş ve şimdiyi hakikate uygun bilirsek, geçmiş ve şimdideki değişmez kuralları, fıtratı sünnetullahı hakkıyla kavrayabilirsek gelecek bize sırlarını açacaktır. Yani geçmiş ve şimdinin hakikatini bilirsek gelecek bize kapılarını açar. Tabi bu zamanda var olmayan bizlerin geleceğe dair söz söylemesi mümkün mü? Zamanın tanımı  “mekandaki harekettir” diye yapılmış, bu tanım hala geçerlidir. Fizikteki formülü de böyledir. Zamanda olmak mekandaki hareketse bizlerin bu zamanda varlığımızdan söz edilebilir mi? Bugüne dair geçmişin birikimi ile ve günümüz dünyasını tanıyarak söz söyleyebiliyor muyuz?

“Yakın veya uzak gelecekte insanlık aleminin, islam ve müslümanların hali ne olacak” kaygısıyla-düşüncesiyle alakalı bir çabamız var mı?

Yıllar önce okuduğum ve ismini hatırlayamadığım bir kitapta Allah için sefere çıkan bir mümin, eşine yazdığı mektupta şöyle bir cümle kullanıyor;”umarım kendinin, çocuklarımızın,ailemizin geleceğinin ne olacağını değil;İslam ve Müslümanların geleceğinin ne olacağını kendine dert edinirsin.” Evet yaşadığımız toplumda dinimizin, İslami-insani geleceğimizin ne olacağını mı, yoksa ticaretimizin, ailemizin, memuriyetimizin, akademik kariyerimiz , ya da partimizin ne olacağını mı daha çok dert ediniyoruz? Hangi şey için daha çok kaygılanıyoruz?

Merhum Mevdudi bu konuyla ilgili olarak şöyle diyor; ”bir insanın mümin olduğunu bilmesi için onda kerametlerin filan zuhur etmesi, olağanüstü hallerin  olması gerekmez. Gece yattığında gözlerini kapatıp şu soruyu kendine sorması ve alacağı cevap yeter “acaba ticaretime nefsime aileme bir zarar geldiğinde mi daha çok üzülüyorum kalbim daralıyor, yoksa İslâm’a Allah'ın dinine Müslümanlara bir zarar geldiğinde mi?”

Evet, ne vakit canımız sıkılıp kalbimiz daralıyor?

İslamiAnaliz