ANALİZ
Giriş Tarihi : 19-08-2020 20:11   Güncelleme : 22-08-2020 08:07

Alptekin Dursunoğlu: Suriye dışındaki Arap rejimleri Filistin’i karşılıksız satıyorlar...

Suriye dışındaki Arap rejimleri İsrail’e karşı direniş seçeneğini slogan olarak görüyor ve ona tahammül dahi edemiyor.

Alptekin Dursunoğlu:  Suriye dışındaki Arap rejimleri Filistin’i karşılıksız satıyorlar...

İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasında imzalanan anlaşma Trump yönetimi ve İsrail’in ortaklaşa geliştirdiği “Yüzyılın Anlaşması” planının gerçekleşmesi yolunda önemli bir adım. BAE bu anlaşmayla Mısır (1979) ve Ürdün’ün (1994) ardından İsrail’i tanıyan üçüncü Arap devleti olacak. Anlaşmanın bölgedeki ve Dünyada etkilerinin ne olacağını Ortadoğu uzmanı gazeteci ve yazar Alptekin Dursunoğlu ile konuştuk. 

Röportaj: Ari ÇERÇİYAN / Jurnal Türkiye

 

İsrail ve BAE arasındaki bu anlaşma bölge için ne anlama geliyor?

Mevcut durumdan farklı hiç bir anlama gelmiyor. BAE hatta bütünüyle Suudi ekseni (Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn gibi körfez ülkeleri) İsrail’le gizli ilişkilere sahiptiler ve uzun bir süredir de normalleşme yönünde adımlar atıyorlardı. Bunların İsrail’le öteden beri ikili temasları vardı ve bu doğrultuda da Hamas’ı ve Hizbullah gibi İsrail karşıtı direniş örgütlerini terörist ilan etmek gibi İsrail’in hoşuna gidecek işler yapıyorlardı. Dolayısıyla Emirliklerin İsrail’le normalleşme anlaşması imzalaması sürpriz değil ve bölgedeki mevcut dengeler üzerinde de anlamlı bir etki yapmayacak. 

Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah Emirliklerin İsrail’le normalleşme anlaşması imzalamasını “Emirliklerin Trump ve Netenyahu’ya hediyesi” olarak niteledi.

“Emirliklerin bu anlaşması ikisine de kendi kamuoylarına satabilecekleri bir başarı öyküsü sundu”

Zira önümüzdeki kasımda seçime gidecek olan Trump’ın bir başarı öyküsüne ihtiyacı var. Trump yönetiminin iktidara geldiğinden bu yana dış politika alanında satabileceği bir başarı öyküsü yok. İran’ı ağır yaptırımlarla diz çöktürüp yeni bir nükleer anlaşma yapamadı. Kuzey Kore’yle anlaşmayı denedi, olmadı. “Yüzyılın Anlaşması” adını verdiği bir plan açıkladı. Filistin’in tasfiyesini öngören bu utanç verici planı Suudiler, Emirlikler ve Bahreyn dahi açıkça savunamadı. Trump’ın damadının hazırladığı bu planın Trump ve Netanyahu’dan başka müşterisi çıkmadı. Trump, kasım ayında seçime gidiyor ve anketlere göre zor durumda. Aynı durum Netenyahu için de geçerli. O da başbakanlığını garanti edecek bir hükümet kuramıyor öte yandan yolsuzluk iddiaları ve protesto gösterileriyle boğuşuyor. Emirliklerin bu anlaşması ikisine de kendi kamuoylarına satabilecekleri bir başarı öyküsü sundu.

Soru: Bu anlaşma bölgede İran’a karşı bir eksen inşaasının yeni bir adımı olarak yorumlanabilir mi?

Zaten bu eksen var. Devlet olarak İran ve Suriye’nin Lübnan’da Hizbullah’ın Filistin’de de direniş örgütlerinin oluşturduğu ‘Direniş Ekseni’ Amerika’nın Irak’ta istediği siyasal düzeni kurmakta başarısız olması ve Irak’ta İran’ın nüfuzunun artması üzerine mezhepçi argümanlarla yalnızlaştırıldı. Güya Filistin davasını sahiplenen İslamcılar bile Irak’ta siyasal süreçlerin başladığı 2005’ten itibaren ‘Direniş Ekseni’nden “Şii Hilali” diye bahsetmeye başladılar. 

2011’den sonra ise Suudiler ve Katar, din adamlarını, petro-dolarları ve medyayı İsrail’e karşı direniş seçeneğini destekleyen tek Arap ülkesi olan Suriye’ye karşı seferber ettiler. Suriye, İran ve Hizbullah’ı İsrail’den daha tehlikeli görmeye başlayan İslamcılar, Amerika’dan Suriye’ye müdahale dilendiler. Suriye’nin ekonomik ve askeri altyapısının çökertilmesini öngören Amerika-İsrail projesine gönüllü asker oldular. 

“Ortadoğu’da Mısırsız savaş, Suriyesiz barış olmaz” diye meşhur bir söz vardır. İsrail’le Camp David anlaşmasını imzalayan Mısır, 1978’den beri artık savaş seçeneği olmaktan çıkmıştı. İsrail liderliğinde bir bölgesel düzen kurulması için ya Şam’a diz çöktürmek ya da Suriye’yi ele geçirmek gerekiyordu. Irak işgali sırasında ABD Dışişleri Bakanlığı yapan Colin Powell, Şam’a “İran’la, Hizbullah’la ve Filistin direnişiyle ilişkini kes sana itibar verelim, yoksa sonun Irak gibi olur” diyerek havuç vaat edip sopa gösterdiler. Ancak Şam diz çökmedi. 2011’den sonra ise Suriye’yi vekalet savaşı yoluyla ele geçirmeye çalıştılar. Buna da Suriye halkının ve liderliğinin iradesi, Direniş Ekseni’nin desteği ve Rusya’nın diplomatik ve askeri müdahaleleri izin vermedi. 

Dolayısıyla Direniş Ekseni’ne karşı bölgede Suudi Ekseni, Katar ve ABD müttefiki diğer bölge ülkelerinden oluşan bir eksen zaten mevcut; ancak bunlar Suriye savaşını kaybettiler. Bu yüzden de Filistin’i artık bedelsiz olarak satıyorlar.

Emirlikler, Suudiler, Bahreyn ve Umman, 2002’de Beyrut’taki Arap zirvesinde aldıkları kendi kararlarına bile uymuyorlar. 2002’deki Beyrut zirvesinde İsrail’in 1967 topraklarında kurulacak Filistin devletini tanıması şartıyla İsrail’le normalleşme kararı almışlardı. İsrail rejimi çıkardığı yasa ile işgal ettiği Filistin yurdunu “Yahdi devleti” olarak tanımlıyor, iki devletli çözümü reddediyor. Bunlar böylesi bir dönemde İsrail’le normalleşme adımları atıyorlar. Yani Filistin’i karşılıksız olarak satıyorlar. 

“Verilen tepkiler arasında en komik, tuhaf ve yadırgatıcı olan yanıt Türkiye’nin”

Soru: Anlaşmaya Türkiye’nin verdiği yanıtı yeterli buluyor musunuz?

Anlaşmaya verilen tepkiler arasında en komik, tuhaf ve yadırgatıcı olan yanıt Türkiye’nin. Türkiye İsrail’i tanıyan ilk İslam ülkesi. AKP döneminde yaşanan sözde gerginliklere rağmen İsrail rejimiyle ilişkiler tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar ileri düzeyde. Devletin resmi rakamlarına göre Türkiye’nin şu an İsrail’le ticaret hacmi 6 milyar dolar. Bu cumhuriyet tarihi boyunca güya siyasal açıdan İsrail’le en kavgalı olan bir hükümetin başarısı!  

Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı sayesinde Türkiye İsrail ekonomik ilişkileri altın çağını yaşıyor. ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması sonrasında Türkiye, dönem başkanlığını yaptığı İslam İşbirliği Örgütü’nü olağanüstü toplantıya çağırmakla ve Doğu Kudüs’ü Filistin’in başkenti olarak tanıdığını ilan etmekle övünüyor. Bir de adeta STK gibi İsrail karşıtı miting düzenliyor.  

Tabi Yenikapı’da mitingin düzenlendiği gün petrol taşıyan Türk tankerinin İsrail’e gittiğinden yahut Hamas liderlerinden Salih Aruri’nin İsrail’in talebiyle sınır dışı edildiğinden habersiz kitleler, mesela şu soruları sormuyor: 

Kudüs’ün tapu belgelerine dahi sahip olan Türkiye, neden ırkçı İsrail rejimiyle 6 milyar dolarlık ticaret hacmine sahip? Hugo Chavez’in kapattığı İsrail elçiliğini Türkiye neden kapatmıyor? Suriye’deki silahlı gruplara her türlü silah verilirken neden Filistin direnişine tek bir mermi dahi verilmiyor? Neden Suriye’de silahlı mücadele, Filistin’de ise siyasi çözüm destekleniyor? 

Soru: ABD seçimlerinde Biden’ın seçilmesi süreci değiştirir mi?

Trump’ın dış politikada fevriliğine rağmen ABD’de bir endişe yok. Trump’ın “cahil cesareti” vurgulanarak, yalnızca bu ilişkilerin daha yavaş biçimde yürütülmesi gerektiği düşünülüyor. Biden’ın da dış politika ekibi ve seçtiği başkan yardımcısı Harris, Trump’ın ekibini aratmaz biçimde İsrail destekçisi. Bu nedenle ABD’deki İsrail öncelikli bakışı değiştirmez seçim sonucu. 

Soru: Filistin Halkı ve Davası neden şimdi terk ediliyor?

Nasır’ın ölümü sonrası ilk kırılma Camp David Anlaşması oldu. Ardından Oslo süreci (1993) sonrasında da Ürdün’ün İsrail’le anlaşması (1994) ve nihayet Arap Barış Planı (2002) geldi. Suriye dışındaki Arap rejimleri İsrail’e karşı direniş seçeneğini slogan olarak görüyor ve ona tahammül dahi edemiyor. Güya müzakere seçeneğini destekliyor; ama aslında teslimiyeti savunuyor. 

Halbuki slogan olan direniş değil, müzakere seçeneğidir. Çünkü hiç kimse müzakere yoluyla İsrail’in kendisinden gasp ettiği hiçbir şeyi alamdı. Camp David örneğinde olduğu gibi alabildiğini de ancak karşılığında yine onların şartlarını kabul ederek alabildi. Ancak direniş seçeneğinin uygulandığı iki yerde somut kazanımlar elde edildi. Eğer slogan dedikleri direniş olamasaydı 1982’de işgal edilen Güney Lübnan, bugün tıpkı Golan veya Batı Şeria gibi Yahudi yerleşim merkezleriyle dolacaktı ve bugün İsrail rejimi tarafından ilhak edilecekti. Aynı şey Gazze için de geçerli. Gazze’nin stratejik önemini Tel Aviv’inkiyle aynı gören İsrail rejiminin Beyrut kasabı Ariel Şaron’un başbakanlığı sırasında çekilmiş olması çok anlamıldır.

Soru: BAE’nin ardından benzer anlaşmalar Körfez Ülkelerinden gelmeye devam edecek mi sizce?

Muhtemelen kısa vadede Umman ve Bahreyn uzun vadede ise Suudiler de bu sürece katılacaktır. BAE önce davrandı, belki de diğer ülkelerle koordine biçimde atılmış bir adım olabilir. Öte yandan Katar da Suudi ekseniyle sorunlu olsa da İsrail’le ilişkileri açısından farklı noktada değil.