GÜNCEL
Giriş Tarihi : 07-08-2020 07:24   Güncelleme : 08-08-2020 18:50

Aile ve Sosyal Araştırmalar Platformu: İstanbul Sözleşmesi Nedir? Ne Değildir?

Sözleşme kadına yönelik şiddetle ilgili bağlayıcı nihai bir metin değildir. Daha iyisi yazılana kadar uygulanmalıdır. Türkiye, sözleşmeden çekilmek yerine Hırvatistan gibi sözleşmenin temel amacını nasıl anladığını bir ek yazıyla Avrupa Konseyi’ne yazılı olarak bildirebilir.

Aile ve Sosyal Araştırmalar Platformu: İstanbul Sözleşmesi Nedir? Ne Değildir?

İstanbul Sözleşmesi Nedir? Ne Değildir?

Aile ve Sosyal Araştırmalar Platformu

Neler Oluyor?

İstanbul Sözleşmesi tartışmaları, iyi niyetli ve objektif yaklaşımlar kadar kutuplaştırıcı yorumlar ve komplo teorileriyle gündemi meşgul etmeye devam ediyor. Bir takım haklı endişeler, bazı manipülatif korku söylemleriyle harmanlanarak sözleşmenin amacını aşacak ileri yorumlar yapılıyor. İstanbul Sözleşmesi kadınları şiddete karşı korumayı esas alan ve bununla ilgili taraf devletlere yükümlülük getiren bir Avrupa Konseyi sözleşmesidir. Tüm dünyada yükselen şiddete karşı kadınları korumayı amaç edinmektedir. Bu anlamda kadınlar için bir kazanımdır. Sözleşmeye yapılan itirazlar, Avrupa’ya duyulan güvensizlikle ilgilidir. Toplumdaki tepki ve eleştirilerin bu sözleşmeden kaynaklanmadığı ve gerçekte son asırda hızlanan sosyal değişimlere karşı oluşan kaygı ve tepkilerden kaynaklandığı gayet açık olup bunlarla mücadele yolunun da sözleşmeden çıkmak olmadığı aşikârdır.

Dokuz Yıl Sonra İstanbul Sözleşmesi

Sözleşmenin imzalandıktan 9 yıl sonra tartışmaların odağı haline gelmesinin üzerinde düşünülmelidir. 12 bölüm 81 maddeden oluşan metin, ciddi bir bilimsel analize tabi tutulmaksızın sadece ideolojik ve kutuplaştırıcı bir çerçevede ele alınmaktadır. Tartışmalarda, adeta 21. yüzyılda değilmişiz, birçok sosyal hadiseyi bunca yıldır birlikte göğüslememişiz ve ülke olarak pek çok konuda sayısız kazanımlar elde etmemişiz gibi, 19. yüzyılın Doğu-Batı medeniyeti çatışmasına ilişkin kavramların tecessüm ettiğini ve adeta bir arpa boyu yol gidilmemişçesine bir dile mahkûm kılındığımızı hayretle gözlemliyoruz. Şiddeti önlemeye yönelik bir sözleşme, “Aile ve değerlerimiz elden gidiyor.” söylemine sıkıştırılarak, tartışma zemininin ortadan kaldırıldığı bir yere itilmiş olmaktadır.

Halbuki...

İçişleri Bakanı, 15 Kasım 2019 tarihinde “Kadına Yönelik Şiddet İzleme Komitesi Toplantısı”nda yaptığı açıklamada, Türkiye’de 2019 yılında 299 kadının öldürüldüğünü, 2016-2019 Ağustos ayları arasında ise, 1167 kadının öldürüldüğünü beyan etmiştir. Öldürülen kadınlardan sadece 76 tanesi devletten koruma talep etmiş, diğerleri korkudan bu talebi bile yapamamışlardır. Soylu’nun belirttiği verilere göre katillerden %63.5’i eş, %32’si ise erkek akrabalardır. Kadınların öldürüldüğü mekanlar ise %72.8 oranla evleridir. Yani “Kadın uzaklaştırma kararı aldırdı, adam da sinirlendi, bir cinnet haliyle öldürdü.” şeklindeki açıklamalar tamamen yalan/yanlış/yanlı bilgidir.

Dünyada cinsiyetin de ötesinde “insan olma”nın tanımını ve zeminini dönüştüren köklü değişim ve dönüşümler yaşanırken Türkiye’de tartışmaların dilinin gerçeklikten kopukluğu üzerinde düşünülmelidir. Kadına şiddeti engelleyici bir çerçeve sunan uluslararası bir sözleşmenin hiç öneri getirilmeden, düzeltme talebi iletilmeye gerek duyulmadan, ezbere teslim, hakaret dolu, tahakküm içeren ve kutuplaştırıcı bir dille gündem oluşturması dikkat çekicidir.

Dile getirilen itirazlar, uygulama zeminine ilişkin hiçbir yapıcı öneri getirmediği için, suçlayıcı bir dille sürdürülen bu tartışma, İslam dininin ve muhafazakârların şiddeti önlemeye ilişkin olumlu tutumları olmadığı izlenimi ve yargısına yol açmaktadır.

İtiraz edilen maddeler ve kavramlar bir analize tabi tutulduğunda, sözleşmeye karşı olan grupların savunduğu iddiaların metinde yer almadığı; niyet okuma, ima etme, zannetme, yanlış çeviri, kavramları bağlamından koparma çerçevesinde kaldığı açık ve net şekilde görülmektedir. Konu, bu yaklaşımlarla ele alınırken kadınlar için ölüm kalım meselesi olan ŞİDDET konusu, demagojiye kurban edilmektedir.

Bu ülkede yaşayan, kadın sorunları üzerinde çalışan, sahadaki sorunları yakından bilen, toplumsal meselelere duyarlı çalışmalar yapan Aile ve Sosyal Araştırmalar Platformu olarak İstanbul Sözleşmesi’ne ilişkin değerlendirmelerimiz ve şerhlerimizi kamuoyu ile paylaşmayı vazife biliyoruz. Bu amaçla hazırladığımız aşağıdaki metin, sözleşmeye yapılan itirazları objektif olarak incelemeyi hedeflemektedir. Değerlendirme ve önerilerimizi de ilave ettiğimiz metin, hem kadınlara yönelik kazanımları korumak, hem de toplumsal barışa hizmet amacına matuf olarak kaleme alınmıştır. Metin hiçbir kişi ya da kurumu hedef almamaktadır.

Kamuoyuna saygıyla duyururuz.

İstanbul Sözleşmesi Nedir, Neden Bu Sözleşmeye İhtiyaç Duyulmuştur?

İstanbul Sözleşmesi; bütün dünyada kadınlara yönelik şiddeti önlemek amacıyla Avrupa Komisyonu tarafından hazırlanmıştır.

Kadın hakları, insan hakları ve ayrımcılığın önlenmesi konusunda 1957 yılından bu yana ortaya konulan anlaşma ve bildirgelerin devamı olarak ortaya çıkmıştır. [Roma Anlaşması (Treaty of Rome 1957), Amsterdam Anlaşması (Treaty of Amsterdam 1997), Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi (EU Charter of Fundamental Rights 2000), Avrupa Birliği Anayasası (EU Draft Constitution Treaty 2004), Lizbon Anlaşması (Treaty of Lisbon 2007/2009), Kadın Bildirgesi (2010)]

Bütün bu anlaşma ve bildirgelere rağmen kadına yönelik şiddet tamamen ortadan kaldırılamamıştır. 2006-2008 yıllarında dünya çapında yapılan araştırmalar, raporlar ve anketler özellikle kadınların cinsiyetlerinden dolayı uğradıkları şiddeti gözler önüne sermiştir. Türkiye genelinde kadına yönelik şiddet konusunu da kapsayan ilk araştırma, 2006 yılında, Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı bünyesinde Aile Araştırma Kurumu tarafından yapılmıştır.  Aile konusunda Türkiye genelinde veriler ortaya koyan bu araştırma, aileyi güçlendirmek için şiddeti önleyici politikaların önemini de gündeme getirmiştir. Yapılan araştırmalar şiddetin farklı sebepleri olduğunu ama en önemli sebebin cinsiyete ilişkin toplum algısından kaynaklandığını ortaya çıkarmıştır. Şiddeti önleyici ceza yasaları ve altına imza atılan üst sözleşmeler, tüm bu faktörler dikkate alarak hazırlanmıştır.

Her sözleşmenin kendi özel hedef grubu vardır. İstanbul Sözleşmesi de özellikle kadınlara yönelik şiddeti ortadan kaldırmak üzere yapılandırılmıştır. Bütün dünyada kadınlar, cinsiyetleri dolayısıyla şiddete uğramakta ve maalesef bu durum pek çok kültürde normal karşılanmaktadır.

Dünya tarihi, hatta dinlerin tarihi kadınların yakılmasından, diri diri gömülmesine kadar pek çok şiddet örneğine sahne olmuştur. Diğer taraftan Kur’an’ın kız çocuklarını diri diri gömmekten men etmesi, üstünlüğün cinsiyette değil takva ile olduğunu belirtmesi, kadın ve erkeği birbirine dost ve veli kılması, sevgili Peygamberimizin ise, erkekleri kadınlara iyi davranmaları konusunda uyarması, şiddete hayatının hiçbir döneminde yer vermemesi, kadın ve erkeği eşit derecede muhatap alması gibi emir ve uygulamaları, kadının saygın bir birey olması yolunda insanlık tarihi adına atılmış en büyük adımlardan biridir. Ancak tüm bunlara rağmen Müslüman toplumlarda kadın konusu, İslam’ın çizdiği ufuktan yoksundur. Müslüman toplumlarda daha çok İslam öncesi kültür ve gelenekler ön plana çıkmış, Hz. Hatice, Hz. Fatıma ve Hz. Aişe’ler kız evlatlarına unutturulmuştur.

Bu Sözleşmenin Hazırlanması Bir Dayatma mıdır?

İstanbul Sözleşmesi, Avrupa Konseyi tarafından, kadına karşı şiddet ve ev içi şiddeti önlemek için geliştirilmiş prensipler çizen bir çerçeve metindir. Sözleşme Türkiye’nin de içinde bulunduğu birçok ülkenin temsilcisinin katılımıyla hazırlanmıştır. CAHVIO olarak adlandırılan bu uzmanlar grubunun hazırladığı taslak metin 2010 yılında kamuoyuna sunulmuştur. 47 Avrupa Konseyi üyesinden 34’ü sözleşmeyi imzalamıştır. Sözleşme AP genel kurulunda 500 evet oyu ile kabul edilmiştir. Pek çok ülke iç hukukunu düzenledikten sonra sözleşmeyi onaylama yoluna gitmeyi tercih etmektedir.

Neden İstanbul’da İmzalandı?

Sözleşme, Türkiye’nin Avrupa Konseyi dönem başkanı olduğu dönemde imzaya açılmıştır. Bu nedenle uluslararası teamüller gereği İstanbul Sözleşmesi olarak adlandırılmaktadır. Sözleşmenin gerçek adı: “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi”dir.

İstanbul Sözleşmesi’nin Taraf Devletlere Yüklediği Sorumluluklar Nelerdir?

İstanbul Sözleşmesi taraf devletlere: Kadınlara karşı şiddeti önleme, şiddet kurbanlarını koruma, failleri kovuşturma ve şiddeti önleyici tedbirleri alacak iyileştirmeler yapma sorumluluğunu yüklemektedir. Buna göre her ülke kadınlarla ilgili yaptığı çalışmaları raporlamakla yükümlüdür. Bu durum kadına yönelik şiddetle mücadeleyi devletlerin ciddiye almasını zorunlu kıldığı için sözleşme kadınlar için bir güvenlik belgesi niteliğindedir.

Sözleşme Müslümanların Aile Yapısını Bozmayı mı Hedefler?

Sözleşmenin Müslümanların aile yapısını bozmak üzere tasarlandığı asılsız bir iddiadır. Zira sözleşmeyi imzalamak iradi bir eylemdir, zorunluluk değildir. Zaten sözleşmeyi imzalayan ülkelerin çoğu da Avrupa Birliğine üye ülkelerdir. İçlerinde halkı Müslüman olan tek ülke Türkiye’dir. Bunun dışında bir de Bosna Hersek sözleşmeyi imzalamıştır.

Sözleşmenin Hedef Kitlesi Kimlerdir?

Sözleşmenin amacını belirleyen maddelerin her birisinin “kadın” ifadesiyle başlaması sözleşmenin asıl hedef kitlesini ortaya koymaktadır.

 

Sözleşmenin Maksadı Nedir?

Sözleşmenin ilk maddesinde, sözleşmenin maksadı şu şekilde bildirilmiştir:

a. Kadınları her türlü şiddete karşı korumak ve kadına karşı şiddeti ve aile içi şiddeti önlemek, kovuşturmak ve ortadan kaldırmak;

b. Kadına karşı her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına katkıda bulunmak ve kadınları güçlendirmek de dahil olmak üzere, kadınlarla erkekler arasında önemli ölçüde eşitliği yaygınlaştırmak;

c. Kadına karşı şiddet ve aile içi şiddetin tüm mağdurlarının korunması ve bunlara yardım edilmesi için kapsamlı bir çerçeve, politika ve tedbirler tasarlamak;

d. Kadına karşı şiddeti ve aile içi şiddeti ortadan kaldırma amacıyla uluslararası işbirliğini yaygınlaştırmak;

e. Kadına karşı şiddet ve aile içi şiddetin ortadan kaldırılması için bütüncül bir yaklaşımın benimsenmesi maksadıyla kuruluşların ve kolluk kuvvetleri birimlerinin birbiriyle etkili bir biçimde işbirliği yapmalarına destek ve yardım sağlamak.

Sözleşmede Geçen Kavramlar ve Tanımlarına İlişkin Eleştiriler

Sözleşme hukuki ve akademik metinlerin genelinde olduğu gibi içinde geçen kavramların tanımını 3. maddesinde yapmıştır. Bu kavramların bu tanımlardan farklı şekillerde ve anlamlarda yorumlanması bir niyet okumadır ve sözleşmenin özü açısından hiçbir değer taşımamaktadır. Açık ve net görülmesi adına 3. maddeye burada yer vermeyi uygun görüyoruz:

“Madde 3 – Tanımlar

                Bu Sözleşme maksatlarıyla:

a “kadına karşı şiddetten”, kadınlara karşı bir insan hakları ihlali ve ayrımcılık anlaşılacak ve bu terim, ister kamu ister özel yaşamda meydana gelsinler, söz konusu eylemlerde bulunma tehdidi, zorlama veya özgürlüğün rastgele bir biçimde kısıtlanması da dahil olmak üzere, kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zarar ve acı verilmesi sonucunu doğuracak toplumsal cinsiyete dayalı tüm şiddet eylemleri olarak anlaşılacaktır;

b “aile içi şiddet”, eylemi gerçekleştiren, mağdurla aynı ikametgahı paylaşmakta olsun veya olmasın veya daha önce paylaşmış olsun veya olmasın, aile içinde veya aile biriminde veya mevcut veya daha önceki eşler veya birlikte yaşayan bireyler arasında meydana gelen fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik şiddet eylemleri olarak anlaşılacaktır;

c “toplumsal cinsiyet”, herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler olarak anlaşılacaktır;

d “kadınlara karşı toplumsal cinsiyete dayalı şiddet”, bir kadına karşı, kadın olduğu için yöneltilen veya kadınları orantısız bir biçimde etkileyen şiddet olarak anlaşılacaktır;

e “mağdur”, a ve b fıkralarında belirtilen davranışlara maruz kalan herhangi bir şahıs olarak anlaşılacaktır;

f “kadın” terimi, 18 yaşından küçük kızları da kapsayacaktır.”

Bu tanımlar çerçevesinde:

- Şiddetin mağdurunun sadece kadın olarak tanımlanmadığı, “mağdur” kelimesi ile açıklanırken, kadın ve kadın dışında şiddete uğrayan herkesin bu kapsama dâhil edildiği görülmektedir.

- Sözleşme ev içi şiddet kavramına aynı evde yaşayan, aralarında evlilik ilişkisi bulunmayan kişileri de dahil etmektedir. Mesela toplumumuzda yaygın olan imam nikâhı ile birlikte yaşayanlar da bu kapsamda değerlendirilmektedir. Partner kelimesi resmi evlilik bağı olmayan kişileri kapsamaktadır. Bu sözleşme sadece ülkemiz için yazılmamıştır. Sözleşmenin hiçbir maddesinde aynı cinsiyette kişilerin evliliğini teşvik ve özendirme ifadesi yoktur. Bu birliktelikleri kapsama alması mağdur nerede ve kim olursa olsun onu korumaya yöneliktir. Ayrıca sözleşmenin hiçbir maddesinde böyle kişilere statü kazandıran tek bir ifade yoktur. Üçüncü cinsiyetin tanınması ve eşcinsel evlilikler hiçbir şekilde sözleşmenin hedefi değildir.

Toplumsal Cinsiyet Sözleşmede Nasıl Tanımlanmıştır?

Toplumsal cinsiyet kavramı tanımlar kısmında belirtildiği üzere, herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler olarak anlaşılacaktır; şeklinde tanımlanmıştırToplumsal cinsiyet kavramını bu tanım dışında anlamak ve anlamlandırmak mümkün değildir. Kavramı, bağlamından kopararak cinsiyetsizlik veya üçüncü cinsiyete yol açma potansiyelli bir kurguya yerleştirmek, zorlamadır. Bu konuda yapılan yorumların sözleşmeyle ilişkisi yoktur. Burada, kadın ve erkek rolleri tanımlanırken çeşitli kültürlerin farklı uygulamaları da göz önüne alınmıştır.  Bazı Müslüman ülkelerde kültürel olarak kadın aile reisi kabul edilirken, bazılarında erkek ya da karı-koca eşit derecede karar alma işlevine sahiptir. Bu uygulamalar toplumsal cinsiyet rollerinin kültüre yansımalarıdır.

Sözleşmedeki “Cinsel Yönelim” İfadesi Neyi Kapsamaktadır? 

Sözleşmenin 4. maddesinde, “Taraflar bu Sözleşme hükümlerinin, özellikle de mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirlerin, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka tür görüş, ulusal veya sosyal köken, bir ulusal azınlıkla bağlantılı olma, mülk, doğum, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen veya mülteci statüsü veya başka bir statü gibi, herhangi bir temele dayalı olarak ayrımcılık yapılmaksızın uygulanmasını temin edeceklerdir” ifadesinde geçen “cinsel yönelim” kullanımı, ifade okunduğunda da anlaşılacağı üzere, temel haklar, eşitlik ve ayrımcılığa geçit vermeyen bir bakışın yansımasıdır.

Sözleşmenin temel hedefi şiddetin önlenmesi olduğu için, metinde, şiddete uğrama ihtimali olan herkesten, her gruptan söz edilmiştir. Şiddete uğrayan kim olursa olsun, mağdurun devlet tarafından koruma kapsamına alınacağını belirtmektedir.

Cinsel yönelim kavramı felsefi ve inanç olarak tartışmaya açık bir kavram olabilir. Ancak sözleşmede mağdurun bu kapsamda şiddete uğraması durumunda devlet tarafından korunmaya alınacağı şeklinde yer almaktadır. Sözleşmenin bunun dışında bir amacının olmadığını, İstanbul Sözleşmesi Genel Sekreteri açıklamış ve Sözleşme’nin LGBT bireylere hukuki statü verilmesi ya da hukuki olarak tanınmasını içeren hiçbir maddesinin bulunmadığını net bir şekilde ifade etmiştir. 

Aslen, kişilerin şiddete karşı korunması da en temel haklarıdır. Devletler vatandaşlarını korumakla yükümlüdürler. İmzaladığımız tüm uluslararası insan hakları sözleşmelerinde bu yükümlülük mevcuttur. İstanbul Sözleşmesinin aksine önceki sözleşmelerin yaptırım gücü ve hatta yaptırımları uygulayacak bir mahkemesi vardır. AİHM bunların en göze çarpan örneğidir. AİHM, imzalanan sözleşmelere uyulmaması halinde, ülkeleri mahkûm edebilir ve cezaya hükmedebilir.  Bu anlamda İstanbul Sözleşmesi yeni bir şey getirmemiştir. Zaten Türk Ceza Hukukunda cinsel yönelimi farklı olan bireylerin mağduriyetlerinde de uygulama budur.

Sözleşme Din ve Kültürün Kökünü Kazımaktan mı Söz Etmektedir?

Sözleşmede itiraz edilen Madde 12/1, 12/5 ve 14/1’e yakından bakalım:

Madde 12 /1: “Taraflar kadınların daha aşağı düzeyde olduğu düşüncesine veya kadınların ve erkeklerin toplumsal olarak klişeleşmiş rollerine dayalı ön yargıların, törelerin, geleneklerin ve diğer uygulamaların kökünün kazınması amacıyla kadınların ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranış kalıplarının değiştirilmesine yardımcı olacak tedbirleri alacaklardır.

Bu madde etrafındaki tartışmalar, kültür, töre, gelenekle ilgili kullanıldığı iddia edilen “eradicate-kökünü kazımak” ve “ensure- temin etmek” kelimeleriyle ilgilidir. Sözleşmede bunların hangi bağlamda kullanıldığı açıkça ifade edilmektedir. Bu maddede geçen “kökünü kazımak” olarak tercüme edilen “eradicate” kelimesi “kadını aşağılayan, önyargı, gelenek ve görenek ve diğer uygulamaların kökünü kazımak” bağlamında kullanılmaktadır.  Bu maddede din ve kültür terimleri geçmemektedir.

Madde 12/5:Taraflar kültür, töre, din, gelenek veya sözde ‘namus’ gibi kavramların bu Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemine gerekçe olarak kullanılmamasını temin edeceklerdir.”

Sözleşmenin İngilizcesinde geçen “ensure” kelimesi Türkçe olarak, “garantiye almak”, “sağlama almak” anlamına gelmektedir. Madde, kültür, töre, din ve geleneklerin şiddet eylemine gerekçe olarak kullanılmasını engellemeye yöneliktir.

Burada, “So-called honor”, “sözde namus” ifadesi problemlidir. Madde 12/5’de yer alan sözde şeklinde tercüme edilen so-called ifadesinin tercümesinin problemli olduğunu düşünmekteyiz. Bu kelime sözde kelimesi yerine “sözüm ona” kelimesi ile tercüme edilse İngilizce anlamına daha yakın olacaktır. Maddedeki “namus” kelimesi tırnak içine alınarak, bu kavrama atfedilerek uygulanan şiddet eylemlerine işaret edilmektedir.

Örneğin Türkiye’de İslam’ın asla onay vermeyeceği pek çok töre devam ettirilmekte ve hatta birçoğu da şiddet içermektedir. Berdel, başlık parası, töre/namus cinayetleri bu nevidendir. Geleneksel olarak kanıksanmış olan “erkeğin elinin kiri, kadının yüz karası” gibi anlayışlar şiddeti normalleştirmekte ve makul göstermektedir.

Madde 14/1:Taraflar, yerine göre, tüm eğitim seviyelerinde resmi müfredata, kadın erkek eşitliği, toplumsal klişelerden arındırılmış toplumsal cinsiyet rolleri, karşılıklı saygı, kişisel ilişkilerde çatışmaların şiddete başvurmadan çözüme kavuşturulması, kadınlara karşı toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve kişilik bütünlüğüne saygı gibi konuların, öğrencilerin zaman içinde değişen öğrenme kapasitelerine uyarlanmış bir biçimde dâhil edilmesi için gerekli tedbirleri alacaklardır.”

Toplumsal cinsiyet kavramı sözleşmenin tanımlar maddesindeki her toplumun kadınlık ve erkeklik rolleriyle sınırlı olarak anlaşıldığında bu madde sorun teşkil etmemektedir. Zira kadını erkeğin mülkü olarak gören bir anlayışın ortaya çıkardığı sorunlar aşikardır. Karşı cinsi bir birey olarak tanımlama, haklarına saygı gösterme, ortaya çıkan sorunları şiddete başvurmadan çözümleme becerilerini kazandırma küçük yaştan itibaren öğrenilmesi ve içselleştirilmesi gereken konulardır. Eğitim sistemi içine yedirilerek bu konuların çocuklara doğal olarak öğretilmesi kadına yönelik şiddeti önleyici bir faktör olarak da önem arz etmektedir.

Ancak, Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu bir çalışma yaparak sözleşmenin nasıl değerlendirileceği ve eğitim materyallerini hangi doğrultuda hazırlanacağını belirten bir çerçeve çizmelidir. Tedbirler konusunda da ilgili devlet kurumları inisiyatif almalı.

Sonuç ve Öneriler

- Sözleşmedeki kavramlar, sözleşme içindeki tanımları dışında yorumlanmamalı sadece o tanımlar çerçevesinde anlaşılmalıdır.

- Sözleşmenin İngilizcesinde yer alan “domestic violence” ifadesi, Türkçeye “aile içi şiddet” olarak tercüme edilmiştir. Oysa “ev içi şiddet” şeklinde tercümesi daha uygundur.

- Sözleşme kadına yönelik şiddetle ilgili bağlayıcı nihai bir metin değildir. Daha iyisi yazılana kadar uygulanmalıdır.

- Türkiye, sözleşmeden çekilmek yerine Hırvatistan gibi sözleşmenin temel amacını nasıl anladığını bir ek yazıyla Avrupa Konseyi’ne yazılı olarak bildirebilir.

- Yaşamları risk altında olan pek çok kadın bulunmaktadır. Bu sebeple kadına yönelik şiddet ile mücadele devam etmelidir.

- Kadına yönelik şiddetle mücadele etmek, insanı ve aileyi korumak üzere geleceğe bırakacağımız en büyük mirastır. Kadınları şiddete karşı korumak, esasında aileyi, çocuğu, toplumu korumaktır.

- Vatandaşlarını korumak üzere şiddete yönelik önleyici, koruyucu, izleyici ve iyileştirici tedbirler alması, bir devletin en önemli görevidir. İstanbul Sözleşmesi, devletin şiddete uğrayan vatandaşlarını korumak adına alacağı tedbirler konusunda önemli bir adım olduğundan bu adımdan geri dönülmesi, şiddet uygulayıcılarını cesaretlendirmekten öte bir işe yaramayacaktır.

- Kadına karşı, çocuğa karşı, toplumdaki dezavantajlı gruplara karşı her türlü şiddeti önleyici ve koruyucu yasa ve düzenlemelerin yapılması, toplum ve aile sağlığı ve bütünlüğü açısından önem taşımaktadır. Bir kişinin dahi ayağına değecek taşı kaldırmayı düstur edinmiş bir dinin mensupları olarak, kime olursa olsun her türlü şiddetin karşısındayız. Doğrunun ve hakikatin bir Müslümanın yitik malı olduğuna inanarak kötülüğü önleyici her türlü tedbirin yanında olmayı, hem dinî hem de insani bir vazife kabul ediyoruz.

Aile ve Sosyal Araştırmalar Platformu

Hazırlayan:

Emel Topçu

Ayşe Böhürler

Ayla Kerimoğlu

ASAP - Aile ve Sosyal Araştırmalar Platformu