ANALİZ
Giriş Tarihi : 01-08-2020 07:00   Güncelleme : 01-08-2020 07:05

Seyavuş Felahpur Yazdı: Ayasofya Ve Despot Sekülerizmin Sonu..

Uluslararası İslami Uyanış Kurultayı resmî sitesinde Ayasofya Camii hakkında yayınlanan bu analizi Ekran Gazetesi okurları için yayınlıyoruz..

Seyavuş Felahpur Yazdı: Ayasofya Ve Despot Sekülerizmin Sonu..

Uluslararası İslami Uyanış Kurultayı resmî sitesinde Ayasofya Camii hakkında yayınlanan bu analizi Ekran Gazetesi okurları için yayınlıyoruz..

Ayasofya’nın müzeden camiye çevrilerek tarihi kimliğinin yeniden canlandırılması farklı perspektiflerden analiz edilmektedir. Bazıları Ayasofya’nın camiye çevrilmesini seçim yarışları ile ilişkilendirip “siyasi atak” olarak ifade etmektedir. Zira geçtiğimiz yıldan bu yana  muhafazakâr Adalet ve Kalkınma Partisi’nden ayrılan Ahmet DAVUTOĞLU liderliğindeki Gelecek Partisi ve Ali BABACAN liderliğindeki Demokrasi ve Atılım Partisi siyasete giriş yaptı.

Bu iki partinin hedefindeki muhafazakâr kesim, AK Parti için de hedef kitle olduğu için, bu durum AK Parti açısından tehlike oluşturmaktadır.Bu açıdan bakıldığında partinin yönetim kadrosu özellikle de Recep Tayyip ERDOĞAN açısından muhafazakâr halkı etkilemek geçmişe nazaran daha çok önem kazandı. Ayasofya olayında da yaşanan gelişmeleri bu çerçevede analiz etmek gerekir.

Öte yandan bazıları Ayasofya konusunda Türkiye sınırlarını aşarak; Ayasofya kararını Ankara’nın bölgedeki İslamî akımlara karşı üstünlük elde etmesi olarak yorumladı. Üstelik bu üstünlük BAE, Suudi Arabistan ve Mısır’ın (Türkiye karşıtı Arap odak) İslamî gruplara karşı gittikçe artan baskılarının olduğu bir dönemde söz konusu.

Bazıları ise sınırları daha da genişleterek, Amerika ve Avrupa’da aşırı sağ kesimin Türkiye İslamcılarına karşı açıkça artan saldırılarının olduğu bir dönemde, Türkiye Cumhurbaşkanı ERDOĞAN’ın kararını İsrail-Amerika ortak projesi olan Yüzyılın Anlaşmasına bir tepki olarak yorumladı.

Genel olarak yapılan değerlendirmelere yanlış diyemeyiz. Başka bir ifadeyle, Ayasofya gelişmesi -failin niyeti ne olursa olsun- herkesin kendince isabetli çıkarımlarda bulunabileceği çok büyük ve önemli bir gelişmedir. Ancak bizler bu yazımızda bu olayın tarihsel derinliğine odaklanıp son yüzyıl içinde günümüz Türkiye gerçeğini inşa eden gelişmeleri okumaya çalışacağız.

Konuya giriş yapmadan önce belirtmek gerekir, İstanbul’un Fethi ve Bizans İmparatorluğu’nun Ayasofya’yı kaybetmesi Bağdat ve Şam hilafetlerinin düşüşü sonrası küresel güç denkleminde Müslümanların lehine olan önemli bir gelişmeydi. Bu yüzden Ayasofya’nın kimliği Osmanlı-Arap-İslam rasyonalitesi açısından tarih boyunca önemli bir anlam içerir.

Yok Oluştan Dirilişe: İslamî Kimlik

Öncelikle Osmanlı mirasının üzerine seküler bir ülkenin kurulduğu 1935 yılına gidelim. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ATATÜRK’ün en sembolik kararlarından biri Türkiye’de zorunlu Batılılaştırma ve despot sekülerizm manifestosu da diyebileceğimiz Ayasofya’nın kimliğinin değiştirilerek camiden müzeye çevrilmesiydi.

Bu kararın uygulanması noktasında, Ayasofya’nın tarihsel kimliğinin parçası haline gelen İslamî sembollerin hiçbirine müsamaha gösterilmedi. (Caminin büyük halılarının toplatılması, musallayı ışıklandıran büyük şamdanların indirilmesi ve önceki yüzyıllarda Ayasofya’da yapılmış olan küçük İslamî yapıtların yıkılması gibi)

ATATÜRK’ün hedefi Ayasofya’nın minarelerini de yıkmaktı. Ancak minarelerin yıkılmasının büyük kubbenin ve tüm yapının devrilmesine neden olacağını öğrendiğinde bu hedefinden vazgeçmek zorunda kalmıştı.

Bilindiği üzere Ayasofya, Osmanlı döneminde büyük mimar “Mimar Sinan” tarafından deprem vb. doğa olaylarına karşı dayanıklı hale getirilmesi için yeni minare tasarımı ile restore edilmişti. Bu restorasyon Osmanlı padişahlarının isteği üzerine Mimar Sinan’ın dini-sanatsal yaklaşımıyla Ayasofya’nın İslamî kimliğini belirginleştirmişti.

Ayasofya’nın müze haline getirilmesi modern Türkiye tarihinde İslamî-Osmanlı mirasıyla çelişen Kemalizm projesinin sembollerinden sayılmaktadır. Bu proje, İslamî olan her yaklaşıma karşı düşmanca tavır takınmıştı. Elbette bu proje kapsamında atılan adımlar, Türkiye’de Ayasofya’nın kimliğinin değiştirilmesiyle de sınırlı kalmamıştı. Harf Devrimi (Osmanlıca-Arapça harflerin yerini Latin harflerinin alması), ezanın camilerden Arapça okunuşunun yasaklanması, başörtüsü yasakları, fes takma yasağı, yüzlerce caminin yıkılışı, dinî oluşum ve gruplara karşı baskı uygulanması vb. teşebbüslerde bulunulmuştur.

Atatürk aslında, İngiliz-Fransız sömürgesi ile mücadele kapsamında yapılan meşrutiyete sığınarak (Gazi Kemal unvanını bu nedenle almıştı), asıl savaşını Türkiye içinde Osmanlı-İslamî mirasının aleyhtarlığını yaparak başlattı. Bu despot sekülerizm ve zorunlu Batılılaştırma, askerî destek ile Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin görünen yüzü oldu.

Atatürk cumhuriyetinin içyüzünün daha iyi anlaşılması için demokrasiyle/halkın oylarıyla seçilen Türkiye’nin ilk başbakanı merhum Adnan Menderes olayına bakalım. Adnan MENDERES yapılan değişikliklerden yaklaşık 30 sene sonra,toplumun içinde var olan İslamî mirasın bir kısmını yeniden canlandırmak ve resmî olarak tanımak için çaba göstermişti. Ancak ordunun cevabı darbe ve sonrasında MENDERES’in idamı olmuştu.

Bu olayın mesajı açıktı; despot sekülerizmin koruyucusu olan askerî güç hiçbir şekilde Osmanlı-İslamî kimliğin geri dönüşüne -hatta toplumda en küçük şekilde bile olsa- müsamaha göstermeyecekti. Çağdaş Türkiye tarihinde asıl önemli olan da bu iki akım arasındaki savaştı. Bir tarafta gücü elinde bulunduran hakim askerî seküler akım ve bu akımın baskısı altında kendi bekası için direniş gösteren toplum söz konusuydu. Bu toplum tüm baskı ve ezilmelere rağmen geçmişten bu yana var olan kimliği ve tarihine dayanarak devam etmiş ve kendini ülkenin farklı alanlarında göstermiştir.

Necmettin ERBAKAN’ın siyasi faaliyetleri, 70-80’li yıllarda, bu yolda dönüm noktası olarak görülebilir. ERBAKAN, Türkiye Muhafazakarlarına siyasi kimlik kazandıran, Türkiye muhafazakarlarının “babası” konumundadır. Onun yolundan giden gençler, ilerleyen yıllarda Türkiye’deki İslamî olaylarda kilit isimlere dönüştüler. Tıpkı Recep Tayyip ERDOĞAN gibi...

ERDOĞAN Neyin Peşinde?

ERDOĞAN ve iktidar yönetiminin Ayasofya kararını Hıristiyan-İslam tarihi savaşının bir parçası olarak okuyabiliriz. Zira günümüzde Haçlı Savaşları kendini siyasi arenada da göstermektedir. Fakat bu bakış açısı Ayasofya meselesini etraflıca idrak etmeyip, gerçeği tam anlamıyla tahlil edememektir.

Türkiye’nin yeni lideri, ülkenin despot sekülerizminde oluşan boşluğu fırsat bilerek Türkiye ile tarihin iniş çıkışlarında kaybolan İslami-Osmanlı bağını tekrar sağlama çabasındadır. Yani ERDOĞAN, ülkesinin geçmişiyle bağ kurup geleceğini inşa etme peşindedir. Cumhurbaşkanının siyasi geçmişine göz attığımızda da bu gerçeği çok iyi yansıttığını görürüz. İslamî kimliğin yeniden canlanması özellikle belirgin bir şekilde Ayasofya’nın camiye çevrilmesi seçimlerle ilgili siyasi bir atak olmaktan ziyade ERDOĞAN’ın geçmişe göz kırpmasıydı.

Kuşkusuz, yukarıda sözü geçen konu Erdoğan’ın Ayasofya meselesini seçimler için kullanmayacağı anlamına veya onun bu kararı almasında siyasi bir hedef taşımadığı anlamına gelmiyor. Ancak Türkiye’nin modern tarihi gelişmeleri göz önünde bulundurulduğunda Ayasofya dosyasını yalnızca seçimlerle ilgili bir hadise olarak da algılamamak gerekir.

Diğer taraftan Erdoğan’ın siyasi kimliği ve geçmişi hakkında yapılan yüzeysel analizlerle “Osmanlıcı” gibi kavramlarla şahsiyetini tanımlamamak gerekir. ERDOĞAN her şeyden önce Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ferdi ve pragmatist bir siyasetçidir. Türkiye’yi modernleştirme ve kalkındırmanın yanı sıra ülkesini dünya ve bölgede etkin bir güce dönüştürmeyi isteyen bir siyasetçidir. Tabii, daima İslami kimlik fikrini de benimsiyordu.

Kısacası ERDOĞAN Marmara Üniversitesi’nin İktisat Bölümü öğrencisi olmadan önce minberlerin ve imamların dizinde yetişen biriydi. Dolayısıyla ERDOĞAN’ı tanımlarken bunları göz önünde bulundurmak gerekir. İslamî kimlikte ısrarcı bir siyasetçi olmasına rağmen Türkiye’nin modernleşmesi fikrinden de uzaklaşmadı. Bu nedenle de asıl mücadelesini ülkesinin sekülerizmine karşı değil, askerî despot sekülerizme karşı gösterdi. Hedefi İslamî düzen kurmak değil,  despot askerî düzeni zayıflatarak ATATÜRK döneminde olmayan İslamî kimliğin özgürce toplumda canlandırılmasıdır.

Bu noktada ERDOĞAN’ın Ayasofya Camii kararı sözü edilen mücadelenin en önemli sembolüdür. Türkiye’de despot sekülerizmin sonu olarak da sayılabilir. ATATÜRK döneminde yok edilmeye çalışılan tarihi mirasın canlandırılması projesi de denilebilir. Bu ikisi arasında yıkıcı çatışmalar olmadan Modernite gölgesinde dini kimliğin korunması ve dinin modernleştirilmesine dayalı bir proje de diyebiliriz.

Şimdi Türkiye’nin tarih pusulası tekrardan dönmeye başladı. Ancak bu kez ikinci Fatih olan Recep Tayyip ERDOĞAN’ın eliyle...