Atasoy Müftüoğlu
Giriş Tarihi : 30-07-2020 08:46   Güncelleme : 06-08-2020 10:43

Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Bir insanı ya da toplumu, hakikat ve iyilik mücadelesi özgürleştirir.

İslam dünyası toplumlarının, kültürlerinin gerçek anlamda bağımsızlıklarından söz edebilmek için, radikal kötülüklerin kaynağı olan, radikal kötülükleri sıradanlaştıran sömürgecilik ve ırkçılık tarihiyle entelektüel/ siyasal ve felsefi anlamda/ bağlamda hesaplaşmaya başlaması gerekiyor.

Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Bir insanı ya da toplumu, hakikat ve iyilik mücadelesi özgürleştirir.

Modern dünya sisteminin, İslami bilinç üzerindeki yoğun baskısı sebebiyle, bu sistem tarafından sürdürülen entelektüel meydan okumalara cevap verilemiyor. Modern – seküler hakim yorum tekeli, ideolojik meşruiyet temelinde dokunulmaz/ tartışılmaz kılındığı için, bağımlılığı bir sorun olarak görmeyen, bağımlılık alışkanlığı ile malûl olan İslam toplumları, bu dokunulmazlığı tartışma konusu yapamıyor. Bağımlılık alışkanlığı sebebiyle, sömürgeci tahakküm belirleyici olmaya devam ediyor. İslam toplumları/ kültürleri, İslami varoluşa arız olan her tür edilgenlikten, bağımlılıktan arındırılıncaya kadar, epistemik kölelikten özgürleşmeleri mümkün olmayacak.

İslami özgürlük ufku ve umudu, ancak, İslami otorite ve meşruiyetin, teorik ve pratik bütün tezahürleriyle, tecrübe edilebilecek bir şekilde, bütünlüklü bir sisteme dönüştürülerek, bütün insanlığın dikkatine kazandırıldığında başlayabilir, başlatılabilir.

     Tek bir uygarlığın, araçsal bir uygarlığın/  kültürün/ sistemin ve dünya görüşünün, mutlaklaştırılarak, bütün toplumlara dayatıldığı, dayatılabildiği bir dünyada, farklı uygarlıkların, kültürlerin, sistemlerin, dünya görüşlerinin, tarihte dünyada etkili olabilmesi için bütün kavram ve kurumlarıyla, geçmişte değil, bugünde, şimdi de varolması, varlığını/ misyonunu/ işlevlerini sürdürüyor olması gerekir.

Büyük hesaplaşmalara cesaret edemeyen kültürler/ toplumlar büyük sorular soramaz, büyük cevaplar veremezler. Bağımsızlıklarını tamamlayamayan, paradigmatik vesayet altında bulunan kültürlerle, büyük hesaplaşmalar gerçekleştirilemez. İslam dünyası toplumlarının/ kültürlerinin bağımsızlıklarını tamamlayabilmeleri için, İslam dünyası ölçeğinde, müçtehid entelektüellerin çok yoğun, çok kapsamlı, çok boyutlu, çok ufuklu entelektüel- bilimsel- felsefi alış-veriş ve dayanışmayı, entelektüel içtihadlarda sistematik hale getirmeleri, kurumsallaştırmaları icap eder. İslami bağımsızlığın tamamlanması, Müslümanların ilahi bağlama, mutlak alana tevhidi bir bütünlük içerisinde geri dönmeleriyle birlikte mümkün olabilir. İlahi bağlamın ve mutlak alanın, bugün, Müslümanlar için göreli hale geldiği, getirildiği hatırlanmalıdır.

İslami anlamda entelektüel/ kültürel mücadele, ancak, ilahi alana, mutlak alana dönmek, bu alanların sorumluluklarını yerine getirmek, bu alanların hakkını vermek suretiyle başlatılabilir.  İslami anlamda entelektüel/ kültürel mücadele uzun vadeli süreçler üzerinde düşünmeyi, çözümlemeler yapmayı gerektirir. Güncel olaylar etrafında yoğunlaşan bir zihin dünyası, entelektüel/ paradigmatik bir yoksulluk/ yoksunluk biriktirir. Zor zamanlar; güçlü kişilikler, güçlü karakterler, güçlü inançlar, güçlü bilgelikler ve birikim ister.

Epistemik dayatma, kontrol ve yönlendirmeye maruz kalan, bu nedenle de, hep ârafta olan toplumlar – kültürler, belirsizlikler, büyük boşluklar ve hiçliklerle sınanırlar. Kendilerini etnik- milliyetçi- kabileci – mezhepçi asabiyetin sınırları içerisine hapseden toplumlar, İslami varoluş- bütünlük- bağımsızlık mücadelesi veremezler. Müslümanlar olarak maruz kaldığımız, her yabancılaşma, her bağımlılık, her edilgenlik (sekülerizm, ulus- devlet ve dünyevileşme gibi) İslami – ahlaki yanımızı kirletiyor, bayağılaştırıyor. Her tür iktidar ihtirası, büyük hakikatlere ihanet pahasına büyük sayıların ilgisini çekebilmek için, her tür araçsallaştırmayı mübah sayıyor. Merkezi bir bilince sahip olamadığımız için, İslami bütünün ve bütünlüğün zeminini kaybediyoruz. Eksiksiz bir bilinç olarak varlığımızı koruyor ve sürdürüyor olsaydık, bir ve beraber olacak, bütünlük içerisinde olacak, organize olacaktık.

Var olmak, hayatın her alanında, İslami işlevleri yerine getirmek üzere mevcut olmakla ifadesini bulur. İslamın ontolojik olarak değersizleştirilmesi, İslam’ı yersiz yurtsuz, işlevsiz bir maneviyatçılığa dönüştürüyor. Sömürgeci tahakküm sisteminin oluşturduğu karşıtlıklar, bağımlılıklar, İslam dünyası toplumlarına aşılması ve sorgulanması güç asimetriler dayattı, dayatmaya devam ediyor. Hayata, dünyaya, tarihe yönelik algılarımızı maalesef bu asimetriler belirliyor. Cinsiyetsiz toplum dayatması, cinsiyetin yeniden tanımlanması, meşru- helâl sınırların reddi,  sözünü ettiğimiz asimetrilere dayalı olarak normalleştirilmeye çalışılıyor. Batılı olmayan toplumları, kültürleri yerinden eden sömürgeci dil, seküler aklın mutlakiyetçiliği yoluyla, yeni sömürgeci meşruiyetler oluşturmaya çalışıyor.

 İklim ve çevre sorunlarının derinleşerek somut bir gerçekliğe dönüştüğü vakte kadar, modern uygarlık ve modern dünya sisteminin nihai başarılarından – fetihlerinden bahsedilirken, bu defa, modern uygarlığın ve modern dünya sisteminin insanlık için ne kadar büyük bir tehdit kaynağı olduğu tartışılıyor. Modern dünya sistemi, modern tarih boyunca daha fazla kârlılık için, daha fazla insani kıyım- yıkım gerçekleştirdi. İnsanlığı tehdit eden en büyük terörizmin, silahlanma yarışları olduğu ise, halen gereği gibi tartışılmıyor. Günümüzde her toplum, her kültür, İslam toplumları da insanlık sorunlarını küresel sorunları araçsal aklın, hesapçı aklın sınırları içerisinde kalarak gündeme getirdiği için, değerler ve anlam alanı her zaman gündem dışı kalıyor. Her alanda gerçeklik, istatistiğe dayalı hesaplar yoluyla tanımlanıyor.

Oportünizm bütün değerleri, değersizleştiriyor. Varoluşsal tehditler karşısında bulunan günümüz dünyası için, başka bir bilgi sisteminin, bir bilgelik sistemi ile birlikte, başka bir dünya görüşünün (İslami dünya görüşünün) imkanları üzerinde düşünmeye başlamak, bu konuda kolektif çabalar, kolektif tahayyül ve tasavvur üretmek yeni bir fırsat olabilir. Radikal edilgenliğin, bağımlılığın, teslimiyetçiliğin toplumsallaşarak bir kültüre dönüşmesi sebebiyle, bugün, İslami bir sistemin- modelin-düzenin, İslami bilgi ve dünya görüşünün tasavvur ve tahayyülüne cesaret edemiyoruz, Çok ciddi bir idrak yoksulluğu – yoksunluğu ile karşı karşıya bulunduğumuz için, hayatın merkezi alanlarının, sömürgeci meşruiyetlerin belirlediğini, İslami meşruiyetin ise, duygusal/ romantik/ nostaljik meşruiyetlerle sınırlı olduğunu ne yazık ki fark etmiyoruz. Bu durum, tarihsel bir bilinç körlüğü ile karşı karşıya bulunduğumuzu gösterir. Sömürgeci meşruiyeti reddederek, İslami meşruiyet mücadelesi vermek yerine, İslami değerleri, kavram ve kuramları istismar etmeye devam etmek, hesaplanmış propaganda ve çıkar gösterileri için İslami anlamları, yapıları, müesseseleri bayağılaştırmak, çok utanç verici bir zihniyet kirliliği ile karşı karşıya bulunduğumuza işaret eder.

Kendilerini muhafazakar olarak tanımlayan politik kesimlerin makyavelist tercihleri, ilişkileri, tarz ve tutumları sıradanlaştırmaları karşısında, kendilerini her durumda İslam’a nisbet etmeye devam eden kesimlerin derin bir sessizlik ve kayıtsızlık içerisine girmeleri, bağımsız İslami varoluşun sonuna geldiğimizi gösterir. Hayatın her alanında, her çürüme, her bozulma sömürgeci meşruiyetlerin içselleştirilmesi ve temel İslami ahlaka/ ilkelere yabancılaşma ile başlıyor.  Bugün içerisinde yaşamakta olduğumuz ahlaki entelektüel çölleşme ortamında, iyilikleri, bilgelikleri, erdemleri çoğaltmak/ yaymak/ somutlaştırmak, yeni iyilik, bilgelik, erdem, bilinç alanları açmak üzere, hiç değilse, nitelik ve ahlaki bağımsızlıktan ödün vermeyen çevrelerle / kadrolarla, ne pahasına olursa olsun ilkesel bir İslami hayatın mümkün olabileceğini gösterebilmeliyiz. Yeni bir dil, yeni bir duruş, yeni bir temsil/ tecrübe tarzının, hayat tarzının ifadesi olabilmelidir. Günümüzde, Müslüman aydınların, akademisyenlerin, ilahiyatçıların ulus- devletle özdeşleşmeleri bu kesimlerin sekülerizmle de özdeşleşmeleri anlamı taşır. Ulus- devletler seküler meşruiyetler üzerinde kurulduğu için, ahlak ve vicdan içermezler.

Günümüzde, İslam toplumlarında, iktidar ihtirasları ve ayrıcalıkları, ahlaki ve ilkesel yıkım pahasına sürdürülebiliyor. Sayıların diliyle konuşan, bedenlere, bedenlerin ihtiyaçlarına seslenen bir dünyada ve zamanda, İslam toplumlarında da, niteliklerin/ derinliklerin/ anlamların/ bilgeliklerin/ erdemlerin ve bilincin dili her geçen gün hunharca marjinalleştiriliyor. Bilinç alanına, bilinç diline/ dünyasına yabancılaştığımız için, sömürgeci meşruiyet biçimleriyle, yapılarıyla, diliyle ve referanslarıyla/ hemen/ şimdi hesaplaşmamız gerekirken bunu yapmıyor, sömürgeci meşruiyet ve referansların dilinin/ siyasetinin neden olduğu İslami mâlûliyetİ/maduniyeti maskelemek/ gizlemek/ örtbas etmek üzere, propaganda camileri yapmaya/ açmaya devam edebiliyoruz.

İslami otorite ve meşruiyeti hayata/ tarihe /topluma kazandırma bilincine/ liyakatine/ sorumluluğuna/ iradesine/ arzusuna sahip olmayanlar, İslami sembolleri fütursuzca sömürerek, saltanatlarını sürdürüyor. Sözünü ettiğimiz sömürü bir alışkanlık haline geldiği ve içselleştirildiği için, İslami düşünce/ kültür/ edebiyat/ ilahiyat hayatı tarafından sorgulama konusu yapılmıyor, bu nedenle de, İslami otorite ve meşruiyet, metinsel alanın dışına çıkamıyor, toplumsal alanda, eylem alanında temsil ve tecrübe edilmiyor.

İslami entelektüel hayat, entelektüel haçlı seferleri karşısında yaşadığı derin bozgun sebebiyle, bu bozgunla yüzleşmek yerine; İslamın – Müslümanların, modernlikle, sekülerizm ve liberalizmle uyum sağlayabileceği, bir yorum tarzı üzerinde çalışıyor. İslami entelektüel hayatın bu noktaya gelmiş olması, bu noktaya savrulması/ sürüklenmesi, İslam’ı, istisnai bir tarihsel özne olarak algılamayı, düşünmeyi, tasavvur/ tahayyül etmeyi, temsil ve tecrübe etmeyi imkansız kılıyor. Bu nedenledir ki, günümüz dünyası, İslami özgürlüğün- özgürlüklerin seküler- liberal himaye- müsamaha altında mümkün olabileceğini düşünüyor. Liberal siyaset de, seküler- dini çoğunluğu gündemine alarak bu iki alanı uzlaştırmaya çalışıyor. Bu arada dini meşruiyet daha çok nostaljik ve duygusal bir meşruiyet olarak kullanılıyor.

Bugünün, seküler/ liberal dünyası, ulus- devletler dünyası her durumda, resmi doğrular, resmi içerik ve resmi gündem doğrultusunda, İslami zihni- bilinci, İslami anlamlar değerler/ içerik/ ilkeler bağlamında bütünüyle mülksüzleştirmeye çalışıyor. Sözünü ettiğimiz mülksüzleşme/ mülksüzleştirme sebebiyle, seküler- liberal entelektüel tahakkümle hesaplaşamayan İslami entelektüel hayat, İslami istisnailik temelinde bağımsız bir dil/ düşünce kuramıyor, zihinsel bir isyan/ sorgulama gerçekleştiremiyor, bu nedenle de, seküler- liberal yorumla uzlaşma yolları arıyor. İslami entelektüel özgürlükleri, ancak, çok mahcup, çok mütereddit ve çok edilgen özgürlükler olarak teneffüs edebiliyoruz.

Hamaset, popülizm ve propaganda dili- söylemi- kültürü ve siyaseti yoluyla, bilinci yok edilen toplumlar ve kültürler, tarihsel farkındalıklara sahip olamayacakları gibi, tarihsel tanıklıklarda yapamazlar.

Müslümanlar olarak, İslami varoluşun hakkını gereği gibi verebilmiş olsaydık, bugün, bambaşka bir toplumda yaşıyor olacak, haksızlıkların – hukuksuzlukların eleştirel- ahlaki sorgulamalardan muaf hale gelmesi, Müslümanların devlet  ideolojisi – devlet partisi ile özdeşleşmeleri karşısında eleştirel- ahlaki sorumluluklarımızı yerine getiriyor olacaktık.  Hakikat- iyilik mücadelesi, akıl/ düşünce/ ahlak/ adalet/ bilgelik temelinde bir bütünlüğü sağlayarak, bu bütünlüğü pratik hayatta temsil ve tecrübe ederek gerçekleştirilebilir, sürdürülebilir.

Hamaset, popülizm ve propaganda dili/ söylemi/ kültürü aracılığıyla hakikat ve iyilik mücadelesi verildiği görülmemiş ve duyulmamıştır. Hamaset, popülizm ve propaganda dili ve kültürü, bir toplumun ve kültürün tarihsel/ küresel gerçekliklere nüfuz etmesini  imkansız hale getirirken, ilgili toplumlarda, genç kuşakların entelektüel/ kültürel hayatlarını ve geleceklerini de bütünüyle yok eder. Hangi anlamda ve bağlamda olursa olsun çıkarlara ve ihtiraslara hizmet eden bir dil, sözcükler ve tanımlar birer birer bütün anlamlarını kaybediyor ve anlamlara yabancılaşıyoruz. Düşüncenin resmi sınırlar içerisine, yerli ve milli sınırlar içerisine hapsedilmesi, ilgili toplumları ve kültürleri evrensel bilince, tahayyül ve tasavvura yabancılaştırıyor.

Günümüzde, İslam toplumlarında, politik tarafgirlik adına, patolojik kirlilikler, patolojik yetersizlikler, patolojik tercihler, yozlaşma ve bayağılıklar iftiharla sahipleniliyor, sahiplenilebiliyor, dışlayıcı husumet ve keyfi dışlama temelinde siyaset yapılabiliyor. Bugün, toplumlarımızda, taşlaşmış/ taşralı önyargılar sebebiyle, maalesef, politik/ etnik/ ideolojik/ ayrımcılıklar normalleşiyor. Bu normalleşme sebebiyle insani ilişkiler dili anormalleşiyor.

Bir insanı ya da toplumu, hakikat ve iyilik mücadelesi özgürleştirir.

Umut ufku- iklimi, hakikat ve iyilik mücadelesiyle birlikte açılır.

Hayatlarını çıkarlarına ve ihtiraslarına adayanlar için umut olmadığı gibi, özgürlük de yoktur.

Özgürlük samimiyettir, içtenliktir.

İnsanlar/ halklar sahip oldukları içtenlikler, sorumluklar, samimiyet yoğunlukları, üretkenlik, yenilik ve çıkarsızlıklar oranında İslami umutlara  hak kazanırlar. Çıkarları, ihtirasları, dünyevi maddi beklentileri için hakikatten ve ahlaki özgürlüklerinden feragat edenlerle hiçbir şekilde birlikte yürünemez. Günümüzde de, içerisinde yaşayarak tecrübe ettiğimiz üzere, bayağı bencillikler, bayağı ihtiraslar, bayağı rekabetler, bayağı karşıtlıklar, gerçek bir birlik ve bütünlüğü, gerçek bir dayanışmayı geçersiz kılıyor.

İslami bütünlük bilincini kaybettiğimiz için  hiçliğin yükselişi karşısında sessizliğimizi koruyor, hamaset/ propaganda dilinden hiçbir zaman ve hiçbir şekilde bir irade çıkamayacağını anlamak istemiyoruz.

İnsan, sahip olduğu içtenlik, samimiyet, sorumluluk, üretkenlik, fedakarlık, ahlaki bağımsızlık, yenilenme iradesi ve çıkarsızlık hasletleri oranında umut edebilir. İslam dünyası toplumlarının/ kültürlerinin eski kavgaları, (ideolojik/ etnik/ mezhepçi) ısrarla ve bilinçli olarak sürdürüyor olmaları, yeni bir umudun ve inşanın mümkün olmayacağı anlamı taşır. Eski kavgaları sürdürmek, toplumsal/ sosyal/ kültürel potansiyelin kötüye kullanılması demektir. Katı taşlaşmış ve taşralı önyargılar, tarafların birbirlerini anlamalarına izin vermez.

İlkesel – temel birliğin yerini çıkar birliklerinin çıkar siyasetlerinin aldığı bir zamanda- dünyada, İslami varoluş- aidiyet, zihinsel ve kalbi yurdundan uzaklaşıyor. Bu uzaklaşma sebebiyle, temel İslami varoluş- ilke mimarisine yönelik derin müdahaleleri maalesef farketmiyoruz. Bu müdahaleleri farketmediğimiz için de, modern uygarlığın, modern tarihin sömürgeci ve ırkçı mahiyeti ile, modern sömürü düzenini meşrulaştıran entelektüel hareketlerle, düşünür ve filozoflarla İslami anlamda bir yüzleşme iradesi ortaya koyamıyoruz. Bunun içindir ki,  bugün, Türkiye'de açıkça yaşandığı üzere, entelektüel hayatımız sömürgeci meşruiyetlerin sınırları içerisinde kalarak, sömürgeci meşruiyet biçimlerine öykünerek bir gelecek arıyor.

İslam dünyası toplumlarının, kültürlerinin gerçek anlamda bağımsızlıklarından söz edebilmek için, radikal kötülüklerin kaynağı olan, radikal kötülükleri sıradanlaştıran sömürgecilik ve ırkçılık tarihiyle entelektüel/ siyasal ve felsefi anlamda/ bağlamda hesaplaşmaya başlaması gerekiyor.  Bu hesaplaşma yapılmadığı takdirde, İslami zihin ve bilinç dünyasının hiçbir zaman bir güvencesi olmayacak.

hertaraf