Atasoy Müftüoğlu
Giriş Tarihi : 25-07-2020 08:24   Güncelleme : 28-07-2020 09:32

Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Tarih bilincine, bilinç özgürlüğüne sahip olmak, M

Tarih bilincine, bilinç özgürlüğüne sahip olmayan, mumyalanmış bir gelenekle hayatlarını sürdüren toplumlar ve kültürler, İslam’ın ontolojik ve epistemolojik bir özgürlükten, otorite ve meşruiyetten yoksun olduğunu, bu özgürlüklerden bilinçli olarak mahrum edildiklerini bilmiyor, bilmek ve öğrenmek istemiyor, dolayısıyla da bu özgürlükler için mücadele etme ihtiyacı duymuyor.

Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Tarih bilincine, bilinç özgürlüğüne sahip olmak, M

Atasoy Müftüoğlu, İslami Analiz’deki "Mumyalanmış Geleneklerle Ufukların Ötesi Görülemez" başlıklı  yeni yazısında İslam toplumlarının İslam’ın ontolojik düzlemde yeniden tarih sahnesine girmesi için mücadele etmesi gerektiğine vurgu yaptı.

İşte o yazı: 

Modernlikler ve modern uygarlık, sorumsuzluk temelinde şekillendiği için, hiçbir zaman insanlık nezdinde ahlaki bir otorite tesis edemedi, ahlaki otorite tesis etmek gibi bir kaygısı da olmadı. Modernlikler ve modern uygarlık, tek boyuta dayalı bir meşruiyeti, tek boyuta dayalı bir yorum ve çözümleme biçimini ‘’beyaz adamın’’ üstünlüğü adına bütün halklara dayatarak, farklı kültürleri ve toplumları bütün özgünlüklere ve bilgeliklere yabancılaştırdı. Dışlayıcı modernlik, dışlayıcı uygarlık ve dışlayıcı evrensellik, Batı dışı dünyayı, insanlığın büyük bir bölümünü, kendi tarzlarına, tercihlerine ve standartlarına maruz bıraktı. Modernlikler, modern uygarlık ve modern evrensellik yoluyla, Batı dışı halkların varoluş biçimleri, hayat tarzları, dünya görüşleri, bu halklara özgü meşruiyet biçimleri, referans sistemleri tarihin dışına sürülerek reddedildi. Adaleti/hakkaniyeti ve eşitliği hak etmediği düşünülen Müslüman halklar, bu halkların ülkeleri, liberal demokrasi adına birer enkaz yığınına dönüştürüldüler. Filistin, Afganistan, Irak, Suriye ve Libya gibi enkaz yığınına dönüştürülmeyen ülkeler ise, yine liberal demokrasilerin çıkarları adına Suudi Arabistan ve Mısır’da görüldüğü üzere tarihte benzeri görülmeyen diktatörlüklere dönüştürüldü.

İslami zihin dünyasının modernlikler, modern uygarlık ve modern evrenselliğin inşa ettiği zihinsel-kültürel-entelektüel hapishaneye kapatılırken, bu vahim durumun farkına ve bilincine varamamasının, bu durumun çok ağır sonuçlarını hesap edememesinin, İslami bünyenin toplumun, varoluşun ve hayat tarzının içe ve geçmişe kapanarak, kendi zamanlarını ve kendilerini edilgen hale getirmeleriyle ilgili olduğunu hatırlamak gerekir. Hangi yolla olursa olsun, kendilerini edilgenliğe mahkum eden halklar/varoluşlar/kültürler, tarihin/dünyanın ve hayatın farkına varmadan gelir geçerler. Müslümanlar, İslam’ı bütün boyutlarıyla algılar, temsil ve tecrübe ederken, dünya ölçeğinde etkili ve tayin edici bir durumdaydılar. İslam’ın bütün boyutlarıyla algılanması, temsil ve tecrübe edilmesi muhteşem bir samimiyet, muhteşem bir sorumluluk duygusu, muhteşem bir bütünlük/tutarlılık/dürüstlük iklimi/ortamı oluşturdu.

Modernlik ve modern uygarlık, yalnızca maddi/teknik boyut temelinde ilerler ve yükselirken, her tür eleştiriden muaf tutulan bir zeminde, kodlanmış ideolojik kesinlikler oluşturdu. ‘’Beyaz Adam’’ı yücelten, beyaz olmayanı köleleştiren bu ideolojik kesinlikler adına her tür barbarlık, her tür sömürgecilik, her tür ırkçılık meşrulaştırılabildi, biz ve onlar ayrımına dayalı indirgemeci düşünce biçimleri normalleştirildi. İslam, insana, insanlığa, bütün hayatların değerli olduğunu öğretirken, sözünü ettiğimiz  ırkçı/ideolojik kesinlikler adına iki ayrı varoluş biçimi oluşturularak, dünya/hayat/tarih dini ve seküler ontolojilere bölündü. Seküler ontoloji ve epistemolojinin dünya çapında otorite ve meşruiyet kaynağı haline geldiği, getirildiği günden bu yana, İslam, kamusal otorite-meşruiyet ve iktidar alanından, İslami özgürlüklerden, kamusal etkinliklerden uzaklaştırıldı. Ölümü hiçbir şekilde hatırlatmayan seküler hayat tarzı sebebiyle, modern insan/insanlık hiçbir zaman sınırlarının farkına varamadı. Sınırlarının farkına varamayan insan, hangi kültürde olursa olsun, ihtirasların, kibir ve narsizmin hizmetine girdi.

Radikal edilgenlikler, ancak, radikal eleştiriler ve sorgulamalarla aşılabilir.

Kendilerini tekrar eden kültürler/toplumlar değişimin imkansız olduğunu gösterirler.

Bu tür durumlar söz konusu olduğunda, Müslüman zihinleri, aşkla ve bilinçle tutuşturmak gerekir. Günümüzde, ulusal egoizmler sebebiyle, Müslüman halklar, ortak kader, ortak mücadele, ortak gelecek bilincini kaybediyor, ümmet bağlamında hepimizi belirleyen/tanımlayan bütün sözcükler  eyleme dönüşmeyecek, dönüştürülemeyecek sözcükler haline geliyor. İslami bütün kutsallar, her ülkede, güncel politik gündeme hizmet edecek  şekilde pragmatik bir değer taşıyor. İslami düşünce hayatı, kültür hayatı, radikal eleştirilere yabancı olduğu için, İslami özgürlüğü cami inşa etme özgürlüğü olarak algılıyor. İslami özgürlükleri yeniden tanımlayıncaya kadar, İslami bir zamansallıktan söz etmemiz mümkün olmayacak.

Ahlaki özgürlüklerinden feragat ederek, ahlaki bağımsızlığın onuru ve ayrıcalığını terk ederek, devlet iktidarlarının, devlet muhafazakarlıklarının, devlet ve resmi dindarlıkların himayesini seçen Müslüman aydınlar, günümüzde, hızla, bilinç, sorumluluk ve bağımsızlık alanlarından uzaklaşıyor. İslami bir zamansallık, İslami özgürlük temelinde, bağımsız-özgün-eleştirel içerik, bilinç-eylem üreterek, yeni inşalar üzerinde çalışarak gerçekleştirilebilir. Feragat edilebilir insan kategorileri oluşturmadan, kimseyi dışlamadan, tahfif ve tahkir etmeden, bilgelik temelinde bir dil oluşturduğumuzda ancak medeniliklerden, kentsel incelikler ve ilişkilerden söz edebiliriz. Her alanda, düşüncenin sorumluluğunu üstlenebilecek bir dile ihtiyacımız bulunduğunu hatırlamalıyız. Çocukların kitaplarla değil, tabletlerle büyüdüğü/büyütüldüğü bir dünyada/toplumda, sağlıklı bir gelecek bekleyemeyiz. Müslümanlar için yirmibirinci yüzyılda, gerçekleştirilebilecek en iyi şey, en güzel ve en anlamlı şey, ulusal bencillikleri aşarak, yirmibirinci yüzyılı bir arada varoluş yüzyılı haline getirmek olabilir. Koronavirüs küresel sağlık krizi sırasında bütün insanlık/bütün kültürler Batı egemenliğinin, tahakkümünün, sınırları, etkisi ve derin sorunlarını, zaaflarını bütün açıklığıyla görme imkanı buldular. Bu egemenliğin ilanihaye sürecek bir egemenlik olmadığı görüldü.

İslam dünyası toplumlarında, hamaset dili/söylemi/siyaseti, otoriter eğilimleri/yönelişleri/oluşumları, otoriter popülist  politik figürleri güçlendirirken, bu toplumların halklarının düşünsel yeteneklerini de dumura uğratıyor. Bu tür toplumlarda, halklar, devlet muhafazakarlığı doğrultusunda, devlet romantizmi yoluyla birörnekleştiriliyor. Hamaset-popülizm-propaganda kültürünün hakim olduğu toplumlarda her zaman komplo teorileri belirleyici hale gelebiliyor. Bu kültür, Müslümanları gerçeklik alanlarına yabancılaştırarak duygusal alanlara kapatıyor. Bu nedenledir ki, günümüzde, İslami algı-ilgi-dikkat-kavrayış-bilinç ve duyarlılık zemini bütünüyle değişiyor, altüst oluyor. İslam’ın, İslami olmayan amaçlar için kullanılıyor olması, Müslümanları rahatsız etmiyor. İslam toplumlarında siyasal iktidarlar, siyasal istikbar gösterilerine dönüşüyor. İstikbar gösterileri, hamaset endüstrisi tarafından tebcil ve takdir edilebiliyor. Hamaset endüstrisi ile birlikte yüzeysellikler, bayağılıklar ve kültürel yozlaşma yükseliyor. Taklitçi gelenek fikirsizlikleri derinleştiriyor.

İslam dünyası toplumlarında, düşünce hayatı, ilahiyat hayatı, Müslüman bilincinin seküler kontrol-baskı altına alındığı günden bu yana, ancak teknik-akademik bir dille yalnızca soyut bir düzlemde konuşabiliyor. Müslümanlar olarak tarihe, İslami bilinç temelinde tanıklık yapıyor olsaydık, modern gerçekliğin, modern uygarlık gerçekliğinin farkında olacak, modernlik adına, modern uygarlık adına gerçekleştirilen ideolojik-ırkçı propaganda diline, söylemine ve siyasetine maruz kalmayacaktık. Sömürgeci yapılar ve varoluşsal tehditler üreten modern uygarlık karşısında, entelektüel anlamda teyakkuz halinde bulunuyor olacaktık.

İslam toplumlarında bir türlü tamamlanamayan, hep yarım kalan bağımsızlıkları tamamlayabilmek için, her alanda yaşadığımız teslimiyetçiliklere son vererek, mevcut durumun ötesini tahayyül etmeye başlamamız gerekir. Koronavirüs küresel sağlık krizi sırasında, bütün toplumlar/halklar mevcut dünya sisteminin yapısal bir krizle malul bulunduğunu gördüler. Bütün dünya bu dönemde, bu krizi fiilen bütün tezahürleriyle ve somut olarak yaşıyor. Buradan hareketle, bütün toplumlar/kültürler daha insani, daha adil bir düzene olan ihtiyacı konuşuyor. İnsanlığın böyle bir düzene ihtiyacı olduğunu daha yüksek bir sesle, daha yüksek bir bilinçle, konuşmadığımız, tartışmadığımız takdirde insanlık, tek boyutlu bir uygarlığa, sistematik bir ırkçılığa katlanmaya devam edecek. İçerisinde yaşadığımız dönemde Amerika ve Avrupa ülkelerinde ‘’siyah hayatlar önemlidir’’ hareketi sembolik eylemler gerçekleştirdi. İlgili ülkelerde, sembolik eylemler, iktidarlar tarafından sembolik jestlerle karşılandı.  Ancak, sembolik eylemler ve sembolik jestler hiçbir şekilde modern dünya sisteminin yapısal sorgulanmasına dönüştürülemedi. Hiçbir zaman ideolojik rakibi olmayacağı iddia edilen liberal demokrasiler de bugün, büyük bir kriz içerisindeler. Bütün demokrasiler ancak seçim demokrasileri olarak varlıklarını sürdürebiliyor. Otoriter-popülist-politik eğilimler, hareketler küreselleşiyor. Halkların tercihleriyle popülist rejimler/faşist rejimler, melez rejimler iktidara gelebiliyor.

İslam toplumlarında, Türkiye örneğinde de müşahede edilebileceği üzere, kimi dönemlerde ideolojik/seküler koşullandırmalar, kimi dönemlerde de hamaset/muhafazakarlık yoluyla gerçekleştirilen koşullandırmalar yoluyla kitleler kontrol ediliyor, yönlendiriliyor. Bu nedenle de, toplum hiçbir şekilde keskin ve çok ufuklu bir farkındalığa sahip olamıyor. Her iki durumda da, iktidarlar, çıkarlarını/ayrıcalıklarını sürdürebilmek için, tarihsel gerçekliği kendi amaçlarına hizmet edebilecek şekilde sistematik bir biçimde çarpıtıyor, çarpıtarak yorumluyor.

1839 Gülhane Hattıhümayunundan bu yana, Osmanlı hinterlandı içerisinde yaşayan bütün halkların/kültürlerin ufku, Avrupamerkezci gerçeklik tarafından kapatılıyor, tanımlanıyor ve belirleniyor. Sözünü ettiğimiz tarihten bu yana İslami alan, programlı bir şekilde, Avrupalı kurumlar tarafından işgal edilmiş, İslami bütün kavram ve kurumlar yerinden edilmiş, yerinden edilen İslami kavram ve kurumlar yeniden yerlerine, hayata/tarihe/topluma dönüşü konusunda şimdiye kadar hiçbir İslami irade ortaya konulamamıştır. Bu bir türlü tanımlanamayan, açıklanamayan, gerekçelendirilemeyen iradesizlik, radikal edilgenlik sebebiyle tarihsel gerçekliğin farkında ve bilincinde olmayan Müslüman kitleler, sekülerist/kapitalist/liberal bir düzenin, ulus-devletin selameti, güvenliği ve başarısı için büyük bir içtenlik ve coşkuyla Fetih suresi okuma kampanyaları düzenliyor, düzenleyebiliyor. İslam toplumlarında devlet realizmi/ideolojisi yoluyla sıradanlık/vasatlık/niteliksizlik toplumsallaşıyor. Vasatlığın toplumsallaştırılması, toplumun devlet ideolojisi doğrultusunda şekillendirilmesini kolaylaştırıyor.

Modern ideolojik/felsefi/entelektüel propagandaya maruz kalan İslam toplumları modernite ve modern uygarlık konusunda üretilen ideolojik yalanlara inandılar. İnanmaya devam ediyorlar.  Tarih bilincinden, bilinç tarihinden yoksun olan halklar, her dönemde, modern ya da geleneksel hurafeler yoluyla istenilen doğrultuda sömürgeleştirildi, bugün de sömürgeleştirme aralıksız bir biçimde sürdürülüyor. Bu nedenledir ki, bugün, toplumlarımızda niteliksel anlam ve amaçlar doğrultusunda yapısal bir değişim yaşanmıyor, yeni inşalar için, yeni çözümlemeler yapılmıyor.

Yirmibirinci yüzyıl için, anlam/amaç/bilinç/bilgelik/içerik ve eylem üreterek, kendi zamanlarımızı etkin hale getiremediğimiz için, bugün, Hıristiyan/Yahudi/Hindu köktenciliği ile ilgili sistematik eleştirel yorumlar yapılmazken, İslam hakkında haksız yorumlar, haksız yargılar üretiliyor. Bir yanda modernlikler, bir diğer yanda da gelenekler tarafından mumyalanan zihinlerle yapısal7radikal sorgulamalar, çözümlemeler yapamadığımız için, hayatlarımızı mumyalanmış çerçevelerle sürdürdüğümüz için, İslam’ın her şeyden önce kavramsal ve kurumsal anlamda yeniden inşa edilmesi gerektiğini düşünemiyoruz, akledemiyoruz, fehmedemiyoruz. İslam’ın, bugün, kavramsal ve kurumsal anlamda kamusal bir mevcudiyete sahip olmadığını farketmiyoruz. Gerçek böyle olduğu halde, hamaset/popülizm/romantizm endüstrisinin ürettiği düşüncesiz duygusallıkların etkisi altında kalarak İslam medeniyeti tasavvur ve tahayyülleri etrafında spekülasyonlar yapmaya devam edebiliyoruz.

Tarih bilincine, bilinç özgürlüğüne sahip olmayan, mumyalanmış bir gelenekle hayatlarını sürdüren toplumlar ve kültürler, İslam’ın ontolojik ve epistemolojik bir özgürlükten, otorite ve meşruiyetten yoksun olduğunu, bu özgürlüklerden bilinçli olarak mahrum edildiklerini bilmiyor, bilmek ve öğrenmek istemiyor, dolayısıyla da bu özgürlükler için mücadele etme ihtiyacı duymuyor. Dışlanmaya, dayatmaya maruz kalan, bu dışlama ve dayatmaları içselleştiren bir bünye, kendilik yeteneğini, bağımsızlık ve üretkenlik yeteneğini kaybeder.  Bugün, bu sözünü ettiğimiz kendilik, bağımsızlık ve üretkenlik yeteneğini kaybettiğimiz için, İslami bir varoluş ve hayat tarzını tecrübe etmek üzere, somut bir çerçeve içerisinde tasavvur edemiyoruz.

İslam’ın ilk yüzyıllarında Müslümanlar ufkun ötesini görebilecek bir bilinç, içtenlik, sorumluluk ve bağlılıkla tarihi harekete geçirmişlerdi. İslami bünye, içsel ve dışsal gerçekliğin ontolojik bütünlüğünü muhteşem bir uyum ve denge içerisinde temsil edebilecek bir niteliğe sahip oldukları için, Müslümanlar bütün boyutların ve bütün ufukların bilgisine sahip oldular. Bu bütünlük, denge ve uyum bozulduktan sonra İslam toplumları kendi edilgenliklerini, bağımlılıklarını biriktiren patolojik bir gelenek oluşturdular.  Bu gelenek günümüzde çok uluslu dijital yapılar-kurumlar, bilgi kapitalizmi, bilgi emperyalizmi yoluyla kolaylıkla kontrol edilebiliyor, biçimlendirilebiliyor, konumlandırılabiliyor. Kendi edilgenliklerini ve bağımlılıklarını biriktiren İslam toplumları, bu edilgenlik ve bağımlılık sebebiyle, önce kendi kendilerini değersizleştirdiler.  Bu değersizleştirilme sebebiyle de yapısal-sistematik ırkçılıkların, yapısal adaletsizliklerin/eşitsizliklerin nesnesi haline getirildiler.

İslami bilincin seküler dünya görüşü doğrultusunda sömürgeleştirilmesi, İslami zihin/algı/düşünce/ruh/maneviyat dünyasında hangi ölçüde derin bir yıkım/tahribata neden olmuşsa, İslami bilincin, hamaset/popülizm/romantizm endüstrisi tarafından sömürgeleştirilmesi de, Müslüman varoluşlar ve hayatlar üzerinde aynı ölçüde çok derin bir yıkım ve tahribata neden olmuştur.

Yirmibirinci yüzyıl tarihi büyük ölçüde ideolojik farklılıkların neden olduğu gerilimler içerisinde geçen sorunlu ve kirli bir tarihti. Yirmibirinci yüzyıl tarihi, bir yanda Amerika ve Avrupa istisnaiciliğiyle kendisine/kendilerine meşruiyet ve otorite kazandırmaya çalışırken, bir diğer yanda da evrensellik iddia edebilen çifte standartlar, ikiyüzlülükler ve yalanlar tarihidir. İnsanlık, bu çifte standartlar ve ikiyüzlülükler arasında emperyalizmlerin ‘’barış havarisi’’ rolüne soyunduklarını da görmüştür.

İslam dünyası toplumları, maruz kaldıkları, yoğun/derin ideolojik etkiler sebebiyle, maalesef, yukarıda sözünü ettiğimiz çifte standartlarla, ikiyüzlülüklerle, yalanlarla hesaplaşamadıkları için, hesaplaşma girişiminde bulunmadıkları için, kendi İslami gerçekliklerini oluşturamadılar. İslam toplumlarında İslami gerçekliğin oluşturulabilmesi için, temel varoluşsal meseleler etrafında düşünsel/entelektüel/kültürel/toplumsal/siyasal mutabakatlarla birlikte,  varoluşsal meseleleri açıkça konuşabilecek bir özgürlük ortamına ihtiyaç olduğu açıktır. Ancak, İslam toplumlarında kitleler, bahsi geçen varoluşsal meseleleri konuşmak ve bunlarla yüzleşmek yerine, her zaman hamasetin-popülizmin-propagandanın götürdüğü yere gidiyor, sürükleniyor.

Hamaset, popülizm, propaganda dili/siyaseti de toplumların, hayata/tarihe ve gerçeğe uyanmalarını geciktiriyor.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız.