KÜLTÜR-SANAT
Giriş Tarihi : 05-07-2020 12:26   Güncelleme : 08-07-2020 17:39

Türkiye’de Alain De Botton'ın Statü Endişesi' kitabı okundu,

Türkiye'nin farklı illerinde de her ay yapılan etkinlik İstanbul 'Entelektüel Bilinç İşçiliği Atölyesi' grubu tarafından Korona Virüsü nedeni Zoom programı ile uzaktan katılım ile yapıldı.

Türkiye’de Alain De Botton'ın Statü Endişesi'  kitabı okundu,

Türkiye'nin farklı illerinde de her ay yapılan etkinlik  İstanbul 'Entelektüel Bilinç İşçiliği Atölyesi' grubu tarafından Korona Virüsü nedeni Zoom programı ile uzaktan katılım ile yapıldı.

İstanbul 'Entelektüel Bilinç İşçiliği Atölyesi' gurubu Alain De Botton'ın Statü Endişesi'  kitabınının mütalaasını Haziran ayında iki oturumda yaptı. Birinci oturumda kitabın birinci bölümü ikinci oturumda ikinci bölümü yapıldı.

28 Haziran 2020 tarihinde yapılan ikinci oturumda İkinci Bölümün kısımları katılımcılar tarafından paylaşılarak mütalaası yapıldı.

İkinci bölümdeki Felsefe, Sanat, PolitikaHıristiyanlık, Bohemlik farklı arkadaşlar tarafından anlatıldı.

İsyanbul Entelektüel Bilinç İşçiliği Atölyesi' grubunun yaptığı ikinci  oturumda Kitabının kritik ve mütalaasından alınan notlar şöyle:

Felsefe

Düello etmek, statümüzün yalnızca bizi ilgilendirdiğini, bizi seyredenlerin yargıları ve önyargılarıyla belirlenemeyeceğini, tamamen bizim karar verebileceğimiz bir şey olduğunu düşünmek konusunda gösterdiğimiz yetersizliğin bir sembolü gibidir. Düellocu için etrafındaki insanların onun hakkındaki düşünceleri, onun kendi hakkındaki düşüncelerini belirleyen tek etkendir. Etrafındakiler onun kötü niyetli, sahtekar, korkak, başarısız, aptal veya kadın kılıklı olduğunu düşünüyorsa eğer, düellocu için hayat çekilmez bir hal almıştır. Bunu sineye çekmesi olanaksızdır. Düellocunun benlik imgesi başkalarının düşüncelerine öylesine bağlıdır ki düellocu, kamuoyunun önünde başı dik alnı açık gezememektense bir kurşuna ya da kılıç darbesine kurban olmayı yeğler.

Bütün toplumlar her yetişkin erkeğin yaşamında statünün devamlılığını ve daha da önemlisi onurun varlığını gerekli kılmıştır. Geleneksel Yunan köylerinde onurun karşılığı tıme sözcüğüydü; Müslüman toplumlarda şeref; Hintlilerde izzat'tı; ancak ismi ne olursa olsun ortak olan şuydu ki onuru korumak için zora ve şiddete başvurmak gerekebiliyordu kimi zaman  S. 132

Onurunu kurtarmak için şiddete başvuranları onaylamıyor olabiliriz; ancak bunu yapan kişilerin kafa yapısına biçim veren temel özellik hepimizde mevcuttur: başkalarının düşüncelerini fazlasıyla önemseme ve kırılganlık. Kendimize olan güvenimiz, tıpkı öfkeli düellocuda olduğu gibi, başkalarının bize verdiği değere göre şekillenir. Düello, tarihsel olarak biraz uca çekilmiş bir örnektir; ama evrensel bir duygunun, statüyle ilgili konularda gösterilen alınganlık ve kırılganlığın göstergesidir. S 133

Felsefe ve Kırılmazlık

Sokrates, Atina' da bir caddeden aşağı taşınmakta olan altın ve mücevher yığınını gördüğünde, "Benim istemediğim ne çok şey var şu dünyada" deyivermişti. Büyük İskender Korint'ten geçerken filozof Diyojen'i ziyaret etmek istemiş, filozofu yırtık pırtık kıyafetiyle, beş parasız bir ağacın altında otururken bulmuştu. Dünyanın en güçlü adamı olan Büyük İskender, Diyojen'e "Bir ihtiyacın var mı?" diye sordu, Diyojen'in bu soruya cevabı kesin ve net oldu: "Gölge etme, başka ihsan istemem." İskender'in asker135 STATÜ ENDiŞESi lerinin ağzı açık kaldı, kumandanlarının bu cevap karşısında o ünlü öfkesiyle köpüreceğini düşündüler. Oysa İskender kahkahayla güldü ve "Şu dünyaya İskender olarak gelmeseydim kesinlikle Diyojen olarak gelmek isterdim" dedi S. 135-136

"Biri beni hor mu görüyor? Kendi bileceği iş. Ama ben, hor görülmeyi hak ettiğimi düşündüğüm bir şey yapar ya da söylersem, işte o zaman bu benim bileceğim iş." S. 138

Sanat Giriş s.150

Sanat ne işe yarar? 1 860'ların Britanyası'nda sıkça sorulan bir soruydu bu; cevabıysa birçok yorumcuya göre "Sanat pek bir işe yaramaz" olmuştu. S. 149

Birçok insanın gözünde sanat "insan sefaletinin yaralarını dindiren bir merhem gibidir. Onlara göre sa- SANAT nat, ehlileştirilmiş rehavetin ruhuyla beslenen bir dindir, inananların içinde onları harekete geçirmeye çalışan şeytanlara dur dedirtir. Genelde sanata yönlendirilen başlıca suçlamalardan biri pratikte hiç elverişli olmayışıdır; bazı eleştirmenlerin sözlerine göre, sanat aslında tümüyle fasa fisodan ibarettir." S.151

Sanat ve Snopluk. S.153

Bu bölümde Roman ve hikaye dili statü bakış açısı anşlatılır

Ancak Austen, gerçek hiyerarşinin ne olması gerektiği konusundaki görüşlerini karamsar bir vaazcınınki gibi kör gözün parmağına sunmaz okurlarına. Önce adil bir statü hiyerarşisine olan sempatimizi usuldan ortaya çıkarır, sonra da iyi bir romancının ustalığı ve mizah gücüyle tam tersi bir hiyerarşiye nefretle bakmamızı sağlar. Austen bize neden kendi önceliklerinin önemli olduğunu doğrudan söylemez, bizi güldüren ve bir an önce akşam yemeğimizi bitirip kitabımızın başına dönmeyi isteyecek kadar sürükleyen bir öykü çerçevesinde, kendi statü hiyerarşisinin nedenlerini gösterir. Mansfield Park 'ın finaline geldiğimizde Austen'ın bizi içine çektiği dünyadan dışarı çıkar, gerçeklerle yüzleşiriz; yazarın bize öğrettiği şekilde davranmayı, etrafımızdakilerin açgözlülüğünü, ukalalıklarını ve gururlu tavırlarını sorgulamayı, kendimizde ve başkalarında iyiliğin izini arayıp bulmayı bir borç biliriz. S. 157

Samad hiçbir zaman böylesi bir pankart edinmez kendine; ama bir pankarttan çok daha iyi bir şey edinmiştir: ona ses veren, onu yaşama kazandıran bir romancı. Yazılan romanla birlikte Samad karakterinin kendisi koskoca bir pankarta dönüşmüştür, müşterilerin artık kızarmış tavuk sipariş ederken aynı kayıtsız, aşağılayıcı tavrı takınmaları birazcık daha zordur. Romanı okuyunca sempatimizin sınırları genişler. Öyleyse genel olarak roman sanatının tümü, belki de, aşağıdaki sözlerin sonsuz sayıdaki çeşitlemesinin yazılı olduğu bir pankart olarak tanımlanabilir: s. 162

Resimler de, tıpkı romanlar gibi, kimin ve neyin önemli olduğuna dair düşüncelerimizi değiştirebilme gücüne sahiptirler. S.163

Trajedi s.175

Başarısızlığın maddi sonuçlarından duyulan korkunun üzerine, dünyanın başarısızlığa olan ters yaklaşımından duyulan korku eklenir; ne de olsa dünya, başarısızlığa uğramış kişilere "loser" (kaybeden) gözüyle bakmak konusunda pek bir heveslidir. "Kaybeden" sözcüğü, yalnızca başarısız olmuş insanları değil, aynı zamanda başarısızlığı yüzünden dünyanın sempatisini kazanma şansını da kaybetmiş insanları ifade eder. S. 175

Aristoteles' e göre, başkalarının fiyaskolarına sempatiyle bakmamızın arka planında, benzer şartlarda bizim de benzer bir felaket yaşayabileceğimiz hissi vardır; yine aynı şekilde, etrafımızdakilerin yaşadığı acı olayların bizim de başımıza gelebilmesi olasılığı azaldıkça, bizdeki acıma hissi de azalır. Bir kahramana acımayla ve özdeşleşmeyle bakabilmemiz için, onun başına gelenlerin bizim olasılıklar sınırlarımızın içinde yer alması gerekir. S. 178

Sophokles'in "kader" diye adlandırdığı bilinmeyen karanlık güçler, sağduyu ve öngörü gibi zayıf yetilerimize hakim olabilir. S.181

Trajik eserler başkalarının hatalarına karşı normalde duyacağımızdan daha yüksek seviyede bir ilgi duymamıza yol açarlar; çünkü başarısızlığın kökenini daha iyi anlamamızı sağlarlar. Bu bağlamda düşünecek olursak, daha çok şey bilmek, daha iyi anlamak demektir. Daha iyi anlamak da daha affedici olmayı beraberinde getirir. Trajik eser bize, bir karakterin mutluluktan felakete giderkenki adımlarını gösterir; bunlar genellikle minik ve masum adımlardır s.182

Komedi s. 186

Napolyon öfkesinden deliye döndü. Fouche'ye emretti: resmin kopyasını şu veya bu şekilde Fransa sınırlarına sokan herkes sorgusuz sualsiz mahkum edilmeliydi. S191

mizah, en güçlü eleştiri yollarından biridir; ukalalığa, zalimliğe, burnu büyüklüğe karşı bir silahtır; erdemden ve iyi duygulardan uzak kalındığında şikayet etmenin bir yoludur s. 193

Freud' a göre yaptığımız espriler sayesinde son derece önemli mesajlar, espri yapılanın gözünde kabul edilirlik kazanıyordu, oysa ciddi bir ifade formunda bu kabul edilirliğin gerçekleşmesi olanaksızdı. İşte tam da bu yüzden espriler, yüksek statüdeki insanların konumlarını eleştirebilmek için özellikle başvurulan ifade biçimleriydi. S.194

4. HIRİSTİYANLIK

Ölüm s. 253.

Tolstoy'un !van !lyiç'in Ölümü adlı romanının tahlili ile başlıyor. Roman tahlili yaparken esas vurgulanmak istenen şey ölüm gerçeği ve ölüm gerçeği karşısında Dünyevi statülerin anlamsızlığı…

Hani denir ya “ölüm kendi dışındaki her şeyi sıfırla çarpar” diye..

Tolstoy roman kahramanı İvan İlyiç statüyle fena halde kafayı bozmuş bir adamdır.  İvan bir yargıçtır  ve işiyle gurur duymaktadır. İvan kırk beş yaş gibi genç bir yaşta ölüm gerçeği ile karşılaşır ciddi bir hastalığa yakalanır. Kendisi de etrafındaki insanlar da bu sürecin yakın zamanda ölümle sonuçlanacağını anlamışlardır.

Bu durum İvan'ın adliyedeki arkadaşları için hiç de can sıkıcı bir durum değildir.  Birilerinin ölümü bir başkası için yeni imkanlar olabilir.

Roman’da İvan’ın ölümüne arkadaşlarının meslektaşlarının yaklaşımı anlatılmakta onun ölümü ile kazanacakları yeni satatüleri düşünmekteler.

Bu durumu yaşadığımız hayattada görürüz. Ben KHK ile birileri gövden atılırken birilerinin nasıl bundan mutluluk duyarak onların yerine geçmenin hayalini kurduklarına şahit oldum…

Kısacık ömrünü bitirip tüketmiş olma hissi yetmezmiş gibi İvan bir de etrafındaki insanların kendisiyle ilgili önemsedikleri ve sevdikleri tek şeyin statüsü olduğunu fark eder.

Etrafındakiler onun gerçek benliğini, o kırılgan benliği hiç önemsemiyorlardı.

Bir yargıç, varlıklı bir baba ve ailenin reisi olduğu için sevilip sayılıyordu. İşte şimdi bütün bu özellikler silinip gitmeye yüz tutmuşken İvan acı ve korku içindeydi, hiç kimsenin kendisini seveceğine güvenemezdi artık. " S.255

lvan llyiç'in Ölümü, Hıristiyanlıktaki memento mori (ölümü hatırlama) geleneğine hizmet eder bir biçimde, ölümün bizim önceliklerimizi nasıl değiştirdiğini, bizi dünyevi düşüncelerden alıp daha spiritüel olana, "vint" partilerinden alıp hakikate ve aşka götürdüğünü ele alan bir eserdir.

Tolstoy'un; bu romanını yazmadan çok kısa bir süre önce kendi ölümlülüğü üzerine kafa yormak ve bir farkındalığa ulaşmak durumunda kalmış dini düşünceye yönelmişti.

Yine Ölüm fikrinin ona esinlediği sorgulamaları içeren bir kitap daha yazmıştı  ltiraflarım…

Tolstoy  ölüm düşüncesinin zihninde yer edinmesiyle birlikte düşünmeye başlamıştı: "Diyelim ki Samara' da 6000 dönüm toprağın ve 300 tane de atının oldu, sonra ne olacak peki? .... Güzel. .. Diyelim ki Gogol'den, Puşkin'den, Shakespeare ya da Moliere' den daha ünlü oldun, eee, sırada ne bekliyor seni? İşte bu sorulara bir cevap bulamıyorum."

Tolstoy'un bu sorulara verdiği cevap dönüp dolaşıp Tanrı'ya vardı. Yaşamının geri kalanında İsa'nın öğretilerine uygun bir yaşam sürdü.

Tolstoy'un sorgulamaları, ölüm düşüncesinin bizi nasıl daha hakiki, daha mühim bir yaşama biçimine götürdüğünü gösterir. s. 256- 257

Hıristiyanlık ve resim

Bu bölümde birazda sanatın şiir ve resimle verilen mesajlar değerlendiriliyor.

Kitapta bazım resim örnekleri var. Bu resimlerle Sevgi, iyilik, samimiyet, alçakgönüllülük ve nezaket gibi erdemlere dört elle sarılmaları için onları teşvik anlatılıyor.

Nasıl ki kendi ölümsüzlüğümüz üzerine düşünmek statü endişesinden bizi uzaklaştırıyorsa, başkalarının ölümünü düşünmek de aynı etkiyi yaratır;

Ölüm gerçeği üzerinde yeterince yoğunlaşılırsa  her türlü insanı dünyevi statü endişesinden uzaklaştıracaktır…

Şiir- Ölüm

On sekizinci yüzyılın ortalarında İngiltere'de, Browne'ın dillendirdiği bu Hıristiyan ahlakını temsil eden bir grup şair çıktı ortaya. "Mezar Ekolü" adı verilen akımın temsilcisi olan bu şairler, kilise mezarlığında ay ışığında dolaşırken ölümün gücü üzerine düşünen bir anlatıcının dilinden yazdılar şiirlerini. Mezarların yanı başındayken, ölümün, dünyevi başarıları ve zaferleri nasıl silip süpürdüğünü düşünmek işten bile değildi. Ancak bu durum şairleri üzüntüye boğmuyor, aksine bastırılmış bir neşe kaynağının ortaya çıkmasına yol açıyordu. S.267

Cemaat s. 285

Bizde cemaatler kendilerini seçilmiş cemaat olarak görme birnevi manevi statü edinme endişesi ile hareket ederler..

Hıristiyanlarda da öylemi bilmiyorum ancak yazar Hz. İsa’nın öğretilerinde böyle bir şey olmadığını anlatmaya çalışmış bu bölümde..

Hıristiyanlığa göre, bizim temelde "herkes gibi" olduğumuzu algılamaktan daha soylu, daha insanca bir şey olamaz.

Yazar: Hıristiyanlık, hiç kimsenin Tanrı'nın sevgi çemberinin dışında kalmadığını söyler ısrarla. Böylece ilahi otorite, ortak saygı kavramına dayandırılır, bir çeşit cemaat ve akrabalık hissinin doğabilmesi için ortak evrensel özelliklere odaklanmamızı söyler bize. Diyor ve ekliyor:

İsa, etrafımızdaki insanlarla kendimizi eşit görebilmemiz için bize bir yol öneriyordu: yetişkinlere çocuklara baktığımız gibi bakmak. Yetişkinleri sanki onlar birer çocukmuş gibi hayal ettiğimizde, onların karakterlerine olan bakışımız köklü bir değişime uğrayabilir. Böylece, çocuklara gösterdiğimiz hoşgörüyü ve sempatiyi yetişkinlere de gösterebiliriz; ne de olsa çocukları "kötü" diye nitelemek yerine sevimli bir biçimde "yaramaz" deriz, ukala olduklarını iddia edip sinirlenmek yerine onları "büyümüş de küçülmüş" diye tanımlamayı seçeriz. Bir çocuktan nefret etmek, uyuyan bir insandan nefret etmek kadar zor bir şeydir. Uykudaki insanlar, kapalı gözleri ve tümüyle savunmasız bedenleriyle bizde bir ilgi ve sevgi uyandırırlar; öyle ki trende ya da uçakta yanımızda uyuyakalmış birine uzun uzadıya bakmak utandırır bizi. S.286

Diğer insanların illa ki anlaşılmaz ve bize ters olmadıkları düşüncesi, statüye dair kaygılarımızı azaltır.  Diyor.

İki Şehir s191

Bu bölümde iki şehirden kasıt iki statü esasen…

 Aziz Augustine, bu iki zıt değerler sistemini Tanrı 'nın Şehri ve Dünyevi Şehir adını verdiği iki şehir tarifiyle somutlaştırdı. Bu iki şehir Ahiret Günü' ne kadar iç içe varlığını sürdürüyordu ama yine de birbirinden ayrıydı: kişi Dünyevi Şehir' de bir efendi olmasına karşın göksel şehirde pekala bir uşak konumunda olabilirdi.

Hıristiyanlıkta çok sık karşılaşılan temalardan biri, İsa'nın kariyer seçimidir. Celile' deki marangozlar, niteliksiz, hiçbir güvenliği olmayan ve pek az kazanç sağlayan bir mesleği yürütüyorlardı. Bu açıdan alçak statüye sahiptiler.

Buna karşın İsa, marangoz olmanın yanı sıra, Aziz Peter'in deyişiyle "cennetin sağ kolu"ydu, Tanrı'nın oğluydu, gelmiş geçmiş en yüce kraldı, bizi günahlarımızdan kurtarmak için gönderilmişti. Bir kişinin kendi benliğinde böylesine farklı iki kimliği bir arada barındırması; yani hem gezici bir tüccar hem de en kutsal insan olması, Hıristiyanlığın statü fikriyle ilgili nasıl bir yaklaşım sergilediğinin en açık göstergelerinden biriydi.

Bu yaklaşıma göre her insan birbirinden tümüyle farklı iki tür statüye sahipti: dünyevi statü ve ilahi statü. Dünyevi statü, kişinin mesleği, geliri ve toplum üyelerinin o kişiyle ilgili görüşleriyle sınırlıyken, ilahi statü kişinin ruhunun niteliğiyle ve Ahiret Günü'nden sonra Tanrı'nın gözündeki yeriyle alakalıydı. Bir kişi dünyevi yaşamda güçlü ve saygıdeğer, ancak ilahi yaşamda son derece yoz ve zavallı olabilirdi. Ya da Luka İncili' ndeki dilenci Lazarus gibi, bir insan dünyevi yaşamda sadece yırtık pırtık giysilere sahipken öteki dünyada ilahi zenginliklerin tadını çıkarıyor olabilirdi. S.191

Öte yandan Hıristiyan dünyasında yüksek statü sahibi olmak için anahtar değerler, komşularla iyi geçinmek, alçakgönüllü olmak, fakirlere yardım elini uzatmak ve Tanrı' ya muhtaç olduğunun her daim farkında olmak gibi değerlerdi.

S192

Dante oldu. İlahi Komedya (1315) adlı eserinden örnek veriyor yazar  Cennet ve cehennemdeki tabakalardan hareketle dünya’da statüleri yüksek olanların ahrette cehennemde olacakalarını söylüyor sanki…

Dante, Cennet Cehennem ve Arafı tasvir ediyor. Bu tazvire göre  cehennem dokuz ayrı kattan oluşmaktaydı, her katta on yedi ayrı daire var. Bu katlardan her birinde ayrı bir tür günah cezasını buluyordu. Yine aynı şekilde cennette de on bölüm vardı ve her bir bölüm ayrı bir erdeme ayrılmıştı.

Dini hiyerarşiyle dünyevi hiyerarşi birbirinin tam zıddıydı. Cehennem, bir zamanlar dünyevi yaşamda yüksek statünün keyfini sürmüş bireylere ev sahipliği yapıyordu: generaller, yazarlar, şairler, imparatorlar, rahipler, papalar ve iş adamları şimdi ayrıcalıklarının zırhını Üzerlerinden çıkarmışlar, Tanrı'nın kanunlarına karşı geldikleri için inanılmaz işkencelere maruz kalıyorlardı.

Cehennemin dokuzuncu katının dördüncü dairesinde, Dante, üç başlı dev Lucifer'in, yaşamları boyu varlık içinde yaşamış ama başkalarını dolandırmış insanları hunharca çiğnediğini anlatıyor, bu kişilerin çığlıklarını işitiyordu. Yedinci katın ilk dairesinde, şair kendini kaynayan bir kan nehrinin kenarında buldu; orada Büyük İskender ve Hun İmparatoru Atilla boğulmamak için debelenip duruyorlardı… S 292