ANALİZ
Giriş Tarihi : 04-07-2020 08:01   Güncelleme : 04-07-2020 08:01

Mustafa Öztürk: Memleketteki genel hava ve manzaranın bunaltıcılığından, yazmak gelmiyor içimden…

Her neyse, bütün bunlar bir tarafa, Çağrıcı Hoca’nın bize yakıştırdığı “bir Pozitivist ve bir Marksist kadar ideolojik” yaftasının ne kadar insafsız ve acımasız olduğunu belgeleyerek bu tatsız yazıya nokta koymak gerek.

Mustafa Öztürk: Memleketteki genel hava ve manzaranın bunaltıcılığından, yazmak gelmiyor içimden…

Şehir Üniversitesi’nden sosyal medya meselesine değin aslında çok konu var yazılacak; ama artık yazma isteğim yok…

Hem memleketteki genel hava ve manzaranın bunaltıcılığından dolayı yok, hem de havadan sudan yazsam bile dinbazlardan bir türlü kurtulamamanın yarattığı bıkkınlık ve usanmışlıktan dolayı yok… Geçen hafta bu köşede “Seksenler” başlıklı bir nostalji yazısı yayımlamış ve hele bir bakalım, bizim gedikli dinbazlar bu yazıda da eleştirecek bir şey bulabilecekler mi diye bir nevi olta atmıştım. Eksik olmasınlar, bizim gedikliler 1980’li yılların Giresun’uyla ilgili yazıyı bile din-diyanet alanına çekip bize laf sokmayı başardılar. Ne var ki bu durum bıktırma ve usandırmanın da ötesinde büsbütün ikrah ettirici, tiksinti verici bir durum…  

Bu mesele bir kenara, ülke gündeminde adamakıllı biçimde tartışmayı hak eden birçok sıcak konu olmasına rağmen bunları suhuletle ele alıp tartışmanın az çok fayda sağlayacağına ilişkin hiçbir ümit taşımadığımdan, kerhen de olsa kendi gündemime dair bir şeyler yazıp çizmek durumundayım. Gündemim, Mustafa Çağrıcı Hoca’nın birkaç gün önce bu gazetedeki köşesinde yayımladığı “Kur’an ve Pozitif Bilim” başlıklı yazı… KURAMER’in 27 Nisan 2019’da düzenlediği “Kur’an ve Pozitif Bilim” konulu sempozyumun ismini taşıyan yazısında Çağrıcı Hoca şöyle diyor: “Sempozyumda Kur’an’ı pozitif bilimlerden yararlanarak tefsir etmenin mümkün olduğu tezinin karşısında konum alan tarihselciler ise -farklı derecelerde de olsa- diğerlerine göre daha iddialı, daha kendilerinden emin konuşuyorlar. Bazıları bir pozitivist, bir Marksist kadar ideolojik, dogmatik ve tepeden bakmacı bir tavır sergiliyorlar… Tarihselcilerin tezlerinin doğruluğu yanlışlığı üzerine bir şey söylemiyorum. Ancak böylesine radikal, muhatabı ve görüşünü önemsizleştirici bir tutum, bilim ahlakına da İslâmî tartışma âdâbına da uymaz. Bunun despotik bir tutum olduğu ve hele bir din âlimine hiç yakışmayacağı kanaatindeyim.” 

Hani bir amiyane söz vardır, “Bayram değil seyran değil…” diye… Aynı bu söz misali, Çağrıcı Hoca’nın henüz yayımlanmamış bir sempozyum kitabındaki metinler üzerinden belli bir görüş ve anlayışı, “bilim ahlakına da İslâmî tartışma âdâbına da uymaz” diyecek kadar sert bir üslupla eleştirmeye neden bu kadar aciliyet atfettiğine pek anlam veremedim. Keza bilimselci Kur’an yorumlarına eleştirel gözle bakanları “bir pozitivist, bir Marksist kadar ideolojik” diye nitelendirmesine de hiç anlam veremedim. Kur’an’ı pozitif bilimler ışığında yorumlamanın tefsir değeri taşımadığını söyleyen herkesi bir çırpıda “tarihselci” diye yaftalamasını ise -bizzat kendi ifadesiyle- bir din âlimine yakıştırabilmiş değilim.  

Aslında Çağrıcı Hoca çok sıkı ve ağır bir eleştiriyi hak ediyor; ama ben bu siyakta şu kadarını söylemenin kâfi olduğunu düşünüyorum: Tarihselcilik, İlahiyat alanındaki en rantabl ve en popüler tartışma konularının başında geliyor. Yani ister lehinde ister aleyhinde konuşun, tarihselcilik her halükarda bir piyasa oluşturuyor. Bu yüzden, kimileri ya sürekli olarak tarihselcilik aleyhine yazıp çiziyor; kimileri ise makbul-merdut tarihselcilik gibi kategorik ayrımlar geliştirerek özellikle Türkiye’deki muteber-mutedil tarihselcilere dair isim listesi yayımlıyor. Bugün hiç üşenmeden muteber-mutedil tarihselciler diye liste hazırlama gayretkeşliğine soyunan arkadaşlara ithafen yaklaşık bir yıl kadar önce bu köşede “Tarihselcilik Hisselerimi Devrediyorum” başlıklı bir yazı yayımlamıştım. Ama gelin görün ki epey zamandan beri tarihselcilikle ilgili hiçbir hisse senedine sahip olmamama rağmen Çağrıcı Hoca’nın nazarında hâlâ bir pozitivist ve bir Marksist kadar ideolojik ve iflah olmaz bir tarihselciyim. Hoca’nın bizimle ilgili böyle bir yargıda bulunması, tarihselcilere vurarak kendini muhafazakâr-gelenekçi muhitte az çok akredite etmeye yönelik bir niyet ve gayretten mütevellit olsa gerek… Şayet böyleyse, pek ahlâkî olmasa da anlaşılabilir durum. Zira her geçen gün daha da ağır bir tazyik yaratan gelenekçi din anlayışının karşısında konumlanıp o konumda sabitkadem kalabilmek her babayiğidin harcı değil… Bu yüzden, arada bir tarihselcilik ve tarihselcilere vurarak kendinizi az çok ibra etmeniz gerek…

Her neyse, bütün bunlar bir tarafa, Çağrıcı Hoca’nın bize yakıştırdığı “bir Pozitivist ve bir Marksist kadar ideolojik” yaftasının ne kadar insafsız ve acımasız olduğunu belgeleyerek bu tatsız yazıya nokta koymak gerek. Hoca, “Kur’an ve Pozitif Bilim” sempozyumuna sunduğumuz bildiri metnini baştan sona okumasına rağmen ne yazık ki bizi “bir Pozitivist ve bir Marksist kadar ideolojik” olmakla itham edebildi. Gelinen bu noktada, söz konusu sempozyumla ilgili kitapta yayımlanacak olan bildiri metnimizden kısa bir bölümü aynıyla aktarırken Hoca’nın bize yönelik ithamının ne kadar ilmî ve ahlâkî olduğunu okuyucularımızın takdirlerine havale ediyorum: 

“Kur’an’dan bilim üretme veya hemen her bilimsel gelişmeyi bir şekilde Kur’an’la ilişkilendirme çabasında, bugün artık ciddi biçimde sorgulanan pozitivist (olgucu) düşüncenin izlerini sürmek mümkündür. Müslümanlar pozitivist düşünceye felsefî söylem düzeyinde metafizik lehine karşı çıkmakla birlikte bu düşüncenin en temel bileşenlerinden biri olan deney ve olguya dayalı bilim ve bilimsel bilgiye büyük teveccüh göstermektedirler. Bu ironik durum, bir kişinin kendisini esir ya da rehin alan kimseye zaman içerisinde hayranlık duymasına benzetilebilir. Çünkü müslümanlar özellikle son iki yüzyıldan bu yana hemen her fırsatta kınadıkları Batı kültür ve medeniyetinde üretilen bilimsel bilgiye kimi zaman abartılı bir müspet değer yüklemekte, bunu bir tebcil aracı olarak Kur’an ve tefsir sahasında istihdam etmektedirler. Böylece Kur’an’ın her çağla çağdaş olduğunu bilimle de ispatlamış olduklarını düşünmektedirler. Hâlbuki burada asıl paye bilime verilmekte, dolayısıyla Kur’an bilim karşısında bir bakıma mahcup edilmektedir.”

Karar