MAKALE
Giriş Tarihi : 23-06-2020 06:37   Güncelleme : 25-06-2020 07:59

Dr. Zeki Bayraktar Yazdı: Bu Kadınların Hakkı Ödenmez..

Eğer aklımızı başımıza almaz ve eski zihinsel kalıplarımızla konuşmaya devam edersek, aile de kalmayacak toplum da, bunu fark edelim artık.

Dr. Zeki Bayraktar Yazdı: Bu Kadınların Hakkı Ödenmez..

Son iki hafta sonu ev işlerini -eşimin yaşadığı geçici bir sağlık sorunu nedeniyle- ben yaptım. Bu süre zarfında ne doğru düzgün bir makale ve kitap okuyabildim ne de yazabildım. Meğerse ben bunları eşim sayesinde yapıyormuşum, bunu bir kez daha anlamış oldum. Ve şunu da anladım;
.
Bu kadınların faziletine erişilemez ve hakları da ödenmez, vesselam.
.
Müslümanların sanatta ve bilimde en önde oldukları dönem olan Endülüs dönemi bilginlerinden İbni Hazm(ö.458/1064) bundan tam on asır önce ne güzel demiş;
.
‘’Kadının eşine hiçbir hizmet borcu yoktur; Hanım, hamur yoğurmak, yemek pişirmek, ev döşemek, süpürmek, ip eğirmek, bez dokumak veya kabil hiçbir işle mükellef değildir. Eğer kadın bu işleri yaparsa [bu] onun faziletindendir. Giyeceğini dikili ve yiyeceğini pişmiş olarak sağlamak, erkeğin vazifesidir. Kadına düşen şey, eşiyle hoşça geçinmekten ibarettir.’’
.
İbni Hazm’ın bu sözleri Kur’ana da mutabıktır. Çünkü Kur’an erkeğe sorumluklar yüklüyor, kadına değil.
.
Şimdi bazıları diyecek ki, ‘’ama bu fıtrata aykırı, kadının ev işini yapması daha uygun vs.’’

Bu tamamen toplumsal cinsiyet normları dikkate alınarak söylenen ama Kuranî hiçbir dayanağı bulunmayan bir sözdür. Öyle olmasaydı Nebimiz onca sorumluluk ve işine ragmen ve üstelik de birden çok hanımı varken ev işlerinde onlara yardımcı olmazdı. Ama oldu. Çünkü bunun böyle olduğunu -onca sorumluluk ve işine rağmen- bizzat göstermek istedi.
.
Dolayısıyla erkeklerin dışarda, kadınların evde iş yapması iş bölümü ve yardımlaşma çerçevesinde elbette ki caizdir, böyle olabilir. Ama kadın için bu bir zorunluluk değildir. Çünkü kadının fıtratına özgü olan şey; 1)hamile kalması/doğurması ve 2)emzirmesidir. Bunların haricinde tumüyle kadına özgü olan herhangi bir şey yoktur;
.
‘’Biz insana anne ve babasına karşı –iyi davranması konusunda- görev yükledik. Çünkü annesi onu –karnında- üst üste gelen zorluklarla taşımıştır. Onun (sütten) ayrılması da iki yıldır. (O halde ey insan) Hem bana, hem anne ve babana karşı şükran borcunu öde (ama şunu da unutma ki) dönüşünüz yalnızca banadır.’’(Lokman, 31/14)
.
Görüldüğü üzere tüm bu sıkıntıları yaşayan –zorunlu olarak, fıtraten- anne oluyor, babanın burada bir sıkıntısı bulunmuyor, ama buna karşı anne-babalık haklarına sahip olan hem anne hem baba oluyor. Neden? Çünkü baba da tüm bu süreçte ve devamında kadının nafakasını temin edecek ve ilave bir yük yüklemeyecek ona, yüklememeli de ondan. Peki pratikte durum böyle mi? Heyhat.
.
İbni Hazm bu sözlerini dışarıda çalışmayan (evde bulunan) kadınlar için söylemişti. Acaba sabahleyin eşi ile birlikte işe giden ve akşam da onunla birlikte aynı saatte eve dönen ama buna rağmen ev işlerini de aynı şekilde yapmaya devam eden bugünkü kadınları görse ne söyleyecekti? ‘’Bu onların faziletindendir’’ demekle yetinecek mi idi? Sanmıyorum.
.
Ama biz ne yapıyoruz? Eski hal muhal olalı asırlar geçmesine rağmen hala ‘’eski hal na-muhal’’ imiş gibi konuşmaya ve davranmaya devam ediyoruz. Zihinsel kalıplarımız adeta asırlar önce donup kalmış gibi. Ama biz hala o kalıplarla düşünüyoruz(düşündüğümüzü saniyoruz).
.
Merhum Şeriati’nin de işaret ettiği gibi fıkıh kitaplarımızda ‘’çalışan bir kölenin efendisi olarak hangi mülkiyet haklarına sahibiz?’’ gibi –artık cari olmayan- meseleler üzerinde tartışıp duruyoruz ama topraklarımızdaki petrol yatakları ve madenlerimiz üzerindeki mülkiyet haklarımızdan haberimiz bile yok. Neden? Çünkü fıkıh kitaplarımızda böyle bir konu yok da ondan.
.
Kadın ve erkek rolleri asırlar önce yazılan fıkıh kitaplarımızda nasıl tanımlandı ise (ki bunların çoğu Kur’ana göre o zaman da doğru değildi) şimdi de aynı şekilde doğru kabul etmeye ve savunmaya devam ediyoruz. Ve bunu da İslam sanıyoruz.
.
Halimiz, tıpkı bu asrın başında arpa ve buğday gibi ucuz mahsulleri üreten fakir çiftçilerden zekât alan ama çay, kakao ve kauçuk gibi oldukça pahalı mahsulleri üreten zengin çiftçilerden – Kur’an infakı/zekatı tüm toprak mahsulleri için emrettiği halde(2/267;6/141) fıkıh kitaplarında bu ürünlerin zekâtından bahsedilmiyor gerekçesi ile- zekat almayan ve bu nedenle de o toplumdaki gayrı müslimlerin ‘demek ki İslam, zenginleri koruyan, fakirleri sömüren bir dinmiş’ şeklinde yorum yapma fırsatı sunan Hintli Müslümanlara benziyor.
.
İngiliz işgali döneminde topla, tüfekle saldıran düşmanı –‘Resulullahın sünneti topla, tüfekle değil okla savaşmaktı’ diyerek- oklarla karşılayan (ama tabi ki darmaduman olan) Müslümanlara…
.
Eğer aklımızı başımıza almaz ve eski zihinsel kalıplarımızla konuşmaya devam edersek, aile de kalmayacak toplum da, bunu fark edelim artık. Ama bu çok da kolay degil tabi, çünkü hem zihinsel hem bedensel konforumuz bozuluyor, değil mi? Ama buna mecburuz, aksi halde değil konforumuz, huzurumuz ve güvenliğimiz de kalmayacak.
.
Yani artık ‘’eski hâl muhal, ya yeni hâl ya izmihlal.’’

(Bu yazı Dr. Zeki Bayraktar’ın Facebook sayfasından alıntıdır)