ANALİZ
Giriş Tarihi : 18-06-2020 07:08   Güncelleme : 23-06-2020 06:56

Zeynep Raitar Yazdı: Büyük savaşa gerek kalmadan İsrail’in sonu mu geliyor?

1984 yılında Hizbullah'ın çekirdeğinin oluşumu, bunu takip eden süreci, o dönem Direniş'in yaşadığı zoru şartlar ve mütevazı gücü altında eski Hizbullah lideri Abbas Musavi'nin “İsrail düşüyor” ifadesinin bir hayal ürünü olarak görüldüğünü hatırlamakta fayda vardır. İsrail o dönem gücünün zirvesindeydi. Ancak 2000 yılında Güney Lübnan'ın İsrail'den kurtuluşuyla birlikte Filistinliler diğer Araplardan önce tek kurtuluş yolunun Direniş olduğunu anladılar"

 Zeynep Raitar Yazdı: Büyük savaşa gerek kalmadan İsrail’in sonu mu geliyor?

Bölge koşullarının Direniş lehine değişmesi, artık hayali olmayan gerçekçi senaryolardan birini dayatıyor. Amerika zayıflıyor, İsrail bölgeye dair tüm arzularını geride bırakarak savaş olmadan gidiyor. Bu senaryo rüya ya da hayal değil gerçektir.

Bu sözler, Lübnan'ın kurtuluşunun yirminci yıl dönümünde Direniş'in bölgedeki en önemli lideri ve İsrail'in en önde gelen düşmanı olan Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah'ın konuşmasından bir kesittir. Konuşmalarında kullandığı tüm ifadeleri son derece hassas ve dikkatli bir şekilde seçmesiyle bilinen Seyyid Nasrallah'ın bu sözleri, mevcut şartlarda bu senaryonun gerçekleşmesine dair pek çok soruyu akıllara getirdi:

Yahudi rüyası ile dünyanın her yerinden toplanan ve hayatta kalmak için yerleşim ve genişleme sloganını taşıyan Siyonistlerin, bir gün bu rüyadan uyandıkları ve işgal edilen toprakları terk ettiklerini görebilecek miyiz?

Özellikle bugün Arapların gevşekliği ve kaçınılmaz bir gerçek olarak tanımladıkları İsrail devleti ile ilişkileri kolaylaştırmalarının gölgesinde, Hasan Nasrallah'ın yaptığı konuşma göz önüne alındığında, bu olasılığın gerçekleşme şansı nedir?

1948 yılında İsrail'in Filistin'i işgaline tanıklık edilen yıllarda politik, sosyal, resmi ve halk atmosferine kıyaslarsak Arapların siyasi ve diğer alanlarda ilişkiler kurma çağrısı şaşırtıcı olmaktan çıkıyor.

Herhangi bir ülkenin bir Arap vatandaşının o dönemde İsrail ile barış şöyle dursun İsrail'i tanıması fikri bile kınanma ve yuhalanmaya sebep olurken, bugün gelinen noktada İsrail-Arap çatışmasının üzerinden bu kadar yıl geçtikten sonra son derece ironik bir şekilde İsrail'in yok olması fikri kınanıyor. Öyle ki bu durum Direniş hareketleri ve bu davaya sadık küçük bir kesim dışında umursanmayan bir Filistin-İsrail çatışması galine geldi.

Seyyid Nasrallah bu durumu iç ve dış unsurlara dayandırıyor. Bu unsurların ilki, Amerikan güçlerinin Siyonist varlığın koruyucusu ve vekilli olarak bölgede kalması ile ilgilidir. Diğeri ise coğrafi çevreye entegre olamayan farklı kimlikleri bir araya toplayan heterojen bir topluma dayanıyor.

Amerikan devletinin İsrail'i koruma rolü hakkındaki tartışmaları ve Siyonist rejim ile birlikte tek kutuplu bir sistemde dünyanın süper gücü olarak konumunu sürdürebilme ve Siyonist toplumun dış destekten uzak bir şekilde dayanabilme yeteneğini anlayabilmek için ayrıntılı bir soru üzerinde durmamız gerekiyor.

Filistin halkının yaklaşık üçte ikisinin göçe zorlanmasından, ülkelerine geri dönüş hakları engellendikten, katliama maruz kaldıktan ve zaman aşımına uğradığı için Arap ülkelerinin Filistin davasını desteklemeyi bırakmasından sonra Filistin'i işgalden kurtarma ve bağımsız Filistin devleti ilan etme olasılığına dair ümmetin tarihinde bir kanıt var mıdır?

1984 yılında Hizbullah'ın çekirdeğinin oluşumu, bunu takip eden süreci, o dönem Direniş'in yaşadığı zoru şartlar ve mütevazı gücü altında eski Hizbullah lideri Abbas Musavi'nin “İsrail düşüyor” ifadesinin bir hayal ürünü olarak görüldüğünü hatırlamakta fayda vardır. İsrail o dönem gücünün zirvesindeydi. Ancak 2000 yılında Güney Lübnan'ın İsrail'den kurtuluşuyla birlikte Filistinliler diğer Araplardan önce tek kurtuluş yolunun Direniş olduğunu anladılar.

Filistinliler bugün askeri işgal altında ezilen neredeyse tek ülkedir. Ancak işgalden mustarip olan tek ülke değildir. Kuzey İrlanda ve İskoçya örneği, doğrudan askeri işgal değil İngiliz vesayeti altında oldukları için Filistin'den farklıdır. Filistin ise askeri işgal altında yaşam savaşı vermektedir. İngiltere'nin işgal devleti gibi işlediği suçlara rağmen, işgal altındaki halklar ülkelerini terk etmek zorunda kalmamıştır.

Britanya ile Kuzey İrlanda arasında 1998 yılında barış anlaşması imzalanmıştır fakat Kuzey İrlanda hâlâ bağımsız değildir. Bugüne gelirsek, İngiltere Başbakanı kabine üyelerinden biri olarak devlet bakanını Kuzey İrlanda için atadı. Dolayısıyla Kuzey İrlanda'nın bağımsız ve egemen bir devlet olduğunu söyleyemeyiz. İskoçya meselesine gelirsek, bu ülkenin halkı 2014 yılında ilk bağımsızlık referandumunda Birleşik Krallık egemenliği altında kalmaya devam etmek için yüzde 55 oy kullandılar.

Bu iki ülke işgal edilmelerinin üzerinden geçen bunca yıla, istikrarlı siyasi hayatlarına ve askeri işgal olmamasına rağmen özgürlük ve bağımsızlık özlemi bu iki ülkenin vatandaşlarının kalbinde hâlâ yaşıyor ve bir gün kazanabilirler.

Bu bağımsızlık Filistinliler için belki daha da yakındır. Çünkü ülkelerini teslim eden ve direniş ateşini söndüren İskoçlar ya da İrlandalıların aksine Filistin Direnişi günden güne güçleniyor. Diğer yandan vesayet yönetimi uygulayan İngiltere ile doğrudan askeri işgal uygulayan ve halkları göçe zorlayarak değiştirmek isteyen İsrail arasında bir kıyas dahi yapılamaz.

Burada cevap bekleyen birkaç soru da şöyledir: İşgalci İsrail gücü bu kadar yıl geçtikten sonra halkları değiştirebildi mi? Bunca zaman geçmesine rağmen Filistinlilerin kültürünü ve kültürel mirasını silebildi mi? “Yüzyılın Anlaşması” olarak bilinen anlaşmayla Filistin davasını satmak ve işgalci yönetime boyun eğmek üzere tek bir Filistinliye imza attırmayı başarabildi mi?

Tüm soruların tek bir cevabı vardır: Elbette hayır!

Filistinlilerin yerine getirilmesi planlanan alternatif halk konusuna gelirsek; bu topluluk tek bir kimliğe ve tek bir uyruğa sahip mi? Bu topraklara ait mi?

Tutarlı bir devlete, hükümetine bağlı olan bir halka ve Filistin topraklarında gasıp Siyonist devleti kuran Siyonist hareketin hedeflerine inanan insanlara rağmen, bu halkın özü görünenden farklıdır.

İsrail toplumu göç, ikamet, doğum ve uyruğa geçme temelinde dört çeşit vatandaştan oluşmaktadır. Göç edenler, İsrail toplumunu şekillendiren en önemli faktörlerin başında geliyor. Göçmen bir toplum, işgal ettikleri topraklarda hâlâ gerçek halkın yaşaması karşısında nasıl dayanabilir?

Yahudiler bu toplumu, eğer tek bir kimlik ve coğrafya altında birleştiremezken bunun dinî bir toplum olduğu iddia edilebilir mi? 1952 yasası bu toplumun dinî olmadığının kanıtıdır. Bu yasa mensup oldukları dine bakılmaksızın İşgal Edilmiş Filistin'de ikamet eden kişilere İsrail vatandaşlığı vermektedir.

İsrail toplumu, laikler ve dindarlar arasında ideolojik bir çatışma karşısında varoluşsal bir kriz ile karşı karşıyadır. Peki bu işgal devleti, vatandaşlığa dayalı laik bir sivil devlet midir, yoksa Yahudi dininin esaslarına dayalı bir din devleti midir?

13 Mart 2011 tarihinde İsrailli Dahaf Enstitüsü tarafından yapılan bir kamuoyu yoklaması, İsrail halkının yüzde 23'ünün, ülkedeki sağ akıma doğru artan yükselişin ışığında, laikler ve dindarlar arasındaki bölünmenin İsrail için en büyük tehdit olduğunu düşünüyor. 1989 yılında sağcılar yüzde 48 oranındayken, 2010 yılında yüzde 62'ye yükseldiler. Buna karşın yüzde 12 ise solu destekliyor.

Bu artış, insanları göçe zorlayan ve ırkçılığa dayanan İsrail toplumundaki ırkçı ve aşırılığın yükselişini yansıtıyor. Etiyopya'dan gelen Falaşa Yahudileri, hükümet tarafından eşit bir vatandaş muamelesi görmediler. İsrail hükümeti güvenliği koruma bahanesiyle ilk grubu azletti. Bu grup hâlâ, hizmet ve iş alanlarında ırkçılığa maruz kalıyor. Bunun sonucunda Falaşa Yahudileri daha hızlı entegre olan diğer Yahudilerin aksine topluma aidiyet hissetmiyorlar.

Öte yandan İsrail toplumunda Aşkenaz (Batılı Yahudiler) ile Sefarad (Doğulu Yahudiler) grupları arasında ciddi sınıf mücadelesi yaşanıyor. Aşkenaz Yahudileri toplumun üst sınıfını oluşturmaktadır ve çoğunluğu üçüncü dünya ülkelerinden gelen fakir tabakayı oluşturan Sefarad sınıfı üzerinde hâkimiyet kurmuştur.

İdeolojik çatışma, sınıf çatışması ve ırkçılık gibi unsurlar herhangi bir toplumun parçalanması için gerekli ortamı hazırlayan patlamak üzere bombalar gibidir. Bir toplum çevresine uyum sağlayamamış ve üzerine titrek bir devlet kurduğu topraklara karşı yabancıyken, nasıl ayakta durabilir? Böyle bir toplum, kendisi için varoluşsal bir tehdit olarak gördüğü dış unsurlardan uzak bir şekilde kaç yıl dayanabilir? Özellikle 2009 yılındaki Knesset seçimleri ve sağcıların ezici galibiyetinden bu yana ırkçılık giderek daha fazla büyüyor.

Yerli halkın soykırımı yoluyla kurulan Amerika Birleşik Devletleri'nde uzun yıllardır süregelen ve bugün bardağı taşıran bu ırkçılık, Siyonistler gibi kırılgan ve pamuk ipliğine bağlı bir toplumda da patlak verecektir. Gel gelelim ki buradaki topraklar, ABD'ye benzemez. Toprakların asıl sahipleri burada hâlâ evlerine geri dönecekleri anı bekliyorlar. Bu artık sadece bir zaman meselesidir.

Zeynep Raitar/Mayadeen/ 7Sabah