MAKALE
Giriş Tarihi : 10-06-2020 19:40   Güncelleme : 12-06-2020 10:56

Coşkun Uzun Yazdı: Biz Kimiz

Biz de kim olduğumuzu bilelim ki insanlığın ve kulluğun gereğini yapalım.

Coşkun Uzun Yazdı: Biz Kimiz

Bizler

Allah(cc)’ın hukuku, hududu ve hatırının;

Radyo, televizyon, internet, sosyal medya, gazete, dergi, vakıf, dernek, kurum-kuruluşların, sendikaların, siyasi partilerin, cemaatlerin, liderlerin, hükümet ve iktidarların bekasına, emniyetine/güvenliğine/selametine fedâ edildiği….

İnsanların ırk, din, dil, coğrafya, para ve sahip oldukları mal-mülk, mevki-makam ölçeğine göre birbirinden farklı kulvar/statü/ünvanlara göre anıldıkları…

Gözü açık/uyanıkların siyaset, bazılarının felsefe, kimilerinin de hikmet ve irfanla uğraştıkları…

Üç maymundan sonra her üçünün özelliklerine de sahip milyonlarca ‘dördüncü maymun’un aramızda kol gezdiği bu coğrafyalarda ömür tüketenleriz.

Aslına bakılırsa kendi çekirdek ailemizin yanında, küçük ümmet ailesine ve büyük insanlık ailesine mensup, tarihî, coğrafi, siyasî bağ ve sınırları aşmış… Kendisini bir ırkla, mezheple, dille, renkle, ideolojiyle sınırlamayan, evrensel/fıtrî/ilâhî hukuka inanan dünya/yeryüzü vatandaşlarıyız…!

*******

Ahlâksız, şahsiyetsiz, kimliksiz insan olur mu?

Olunursa acaba nasıl yaşanır?

Haysiyet, şeref, izzet, onur yoksa hakkında konuşulacak bir insan da yoktur ki zaten…!

KEŞKE

Bir tane bile Cami, İmam Hatip Okulu açılmasaydı…

Köprüler, Hava alanları, Otoyollar, Tüneller, Hızlı Trenler, Hastaneler, Barajlar, Santraller, İHA ve SİHA’lar yapılmasaydı…

Başörtülüler işe, okula, kurumlara alınmasalardı…

Teknolojik ilerleme ve yenilikler olmasaydı…

Fakat

Bütün bunların karşılığında

İstanbul Sözleşmesi, 6284 sayılı yasa, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, Zina-fuhuş-İçki serbestliği, Resmî kumarlar yasalaşmasaydı…!

İçindekilerle birlikte dünyaları bize verseler dahi…

Herhangi bir İlâhî-İslâmî hükmün çiğnenmesine, haramların yasalaşmasına, yanlışların meşru görülmesine razı olmasaydık, göz yummasaydık, bunları yapanlara destek vermeseydik…!

Gerekirse

Her şeyden mahrum olsaydık…

Aç kalıp sürünseydik, işkencelere uğrayıp hapishanelerde çürüseydik…!

Fakat bu tavizleri vermeseydik...!

BİZ

Hidayet önderlerinden, Alimlerden, İmamlardan, Şehidlerden, Sıddıklardan, Salihlerden, Peygamberlerden daha mı akıllıyız, canımız onlardan daha mı kıymetli?

Onların asla razı olmadıklarına biz nasıl ikna olduk?

Hayat, iktidar, evlât, devlet, servet, dünya…

Bütün bunlara değer mi?

Değdi mi?

BİZ

Bunca zillete neden razı olduk?

Elimize ne geçti?

Ahiret ve Ölüm yakın değil mi?

Bunca adaletsizliğe, isyana, zulme, tuğyana, zillete, şirke ve küfre neden katlanıyoruz?

Bunca sessizlik, suskunluk neden?

Bizim

Allah(cc)’tan başka sözü dinlenecek, kendisine kulluk edilecek, razı edilecek…

İlâhımız, Otoritemiz, Rabbimiz, sahibimiz olmadığına göre, bu asi ve şımarık gidiş nereye?

Hakkın şahitliğini nasıl yapacağız?

İslâm ve Müslümanlık bu mu?

Hükümler, yasaklar askıya alınıp ertelenebilir mi, iptal edilebilir mi?

Adaleti böyle mi ayakta tutacağız?

Peygamberlerin varlık/tevhid mücadelelerinden bunu mu anladık?

Kur’an kıssalarını hikâye olsun diye mi okuyoruz?

Yeryüzündeki

Görevimiz, duruşumuz ve tarafımız böyle mi olmalıydı?

Bunlarla mı mükellefiz?

Böyle mi emredildik biz?

Tarihi tekrarlayıp tecrübe etmek, yaşanmışlıkları fiilen yaşamak zorunda mıyız?

Bu hakkı, yetkiyi, cesareti kimden, nereden veya nasıl alıyoruz?

BİZ

Kendimizi ne sanıyoruz? Kimi örnek alıyor, neyi temsil ediyoruz?

Gerçekten

Biz neyiz ve kimiz? Mü’min ve Müslüman olmak bu mudur?

Gayri meşrû rejim, sistem ve kurumlardan beslenmek dün haramken bu gün helâl mi?

Aslî bütünlük ve meşruiyetine rağmen İslâm’ı başkaca fikir ve ideolojilerle sentezlemek cinayet değil mi?

Kendileri fani olanların bekâ derdine/davasına düşmeleri ne kadar tutarlı?

Ahlâkî, fikrî, ilkesel, imanî tavizler ve avanslar verişimiz caiz mi?

On tane yanlış bir doğru eder mi?

Demokratik sayılara ve başarılara ikna edilmek doğru mu?

Çoğunluk hakkı istemiyor diye batıla itibar ve itaat edilir mi?

Laik, Kemalist sistemleri işletmek; İslâmî, Kur’anî, Nebevî mi?

Maslahat ve geçiş süreçlerine razı olmamız mümkün mü?

Lükse, rahata, konfora, bireyselliğe, dünyeviliğe alıştırıldığımız bir gerçek mi?

Alışkanlıklarımızdan ve tavizlerimizden vurulup can çekişiyor olduğumuz hakikat değil mi?

Ahireti dünyayla değiştiğimiz, Cenneti dünyada aradığımız inkâr edilebilir mi?

Haramlardan, günahlardan değil yasalardan/yasaklardan ürküp kaçtığımızı bilmeyen kaldı mı?

İmanî kimlik ve ilkelerimizi bir kenara bırakarak, yana yakıla liberal/seküler/muhafazakâr iktidarların peşinde sürüklenmemiz doğru mu?

Maslahatların mefsedete dönüştüğünü duymayan kaldı mı?

Dünkü karalara bu gün ak, dünkü yanlışlara bu gün doğru demiyor muyuz?

Daha dün üç/dokuz talakla boşadıklarımızla bu gün nikâh masasına oturmadık mı?

İtibar/istikrar/iktidar ve imajdan taviz vermediğimizi yedi düvel duymadı mı…?

İzzeti, onuru yanlış yerde aradığımızı hala anlamadık mı?

Bunlar kitaba sığar mı?

Hangi kitapta yeri var?

BİZE

Bir haller oldu.

Değiştik mi, dönüştük mü, başkalaşıp yabancılaştık mı?

Mevziyi mevzûlaştırdık mı?

İşin suyunu mu çıkardık?

Biz bize, kendimize ne yaptık böyle?

*******

Bizler;

Maalesef insanların sorumluluk bilinci ve ‘takva statüsü’ dışında pek çok kariyer, statü, mektep, meşreple, hiziple ayrıştırıldıkları, hem gösterişli ve mutantan hem de monoton bir dünyada yaşıyoruz.

Ölümün gösterilip sıtmaya razı edildiğimiz…

‘İçine gireni Allah kurtarsın, üstünde gezmeye değmez bu dünya’ [1] dedikleri…

Pek çok ilmihali bünyesinde barındıran ‘ilâhî öğretiler’ varken, ayrıca ‘sosyal medya, siyaset, ticaret, edebiyat, tarih, sanat, kültür, eğitim ve mimari ilmihalleri’ne de ihtiyaç duyulan tuhaf/garip bir dünya burası…!

Burada ahlâkî bir ekole/okula, vahyin paradigmasına talip/mensup olmayanlar her konsepte girip çıkar, her ideolojiye bulaşır, her kültüre yuvarlanır, her boyaya girer, her yere ait olurlar ama hiçbir şey olamazlar. Her şey olsalar da insan olamaz/kalamazlar…!

Yani sosyal, siyasi, ekonomik, kültürel pek çok imaj, statü, ünvan ve hiyerarşilerin peşinde koşarken o kısacık, anlamsız, ruhsuz, derinliksiz ömürler bitiverir.

Aslında insanların uymaları ve ait olmaları gereken sadece ‘insanlık/fıtrat’ rolleri vardır fakat bu koşturmacalar arasında onu bir şekilde unuturlar.

*******

Milletimiz;

Cuma’nın hangi güne denk geldiği, Uzay’ın başkentinin neresi olduğu, ayrana ne kadar su katılacağı, yemeğe hangi tuzdan atılacağı, çocuk ishal olunca ne yapılacağı, babasının dayısına amca mı diyeceği gibi derin kavrayış gerektiren zor soru/konuları ‘internete sorup danışan’… Şarjı/kontörü/interneti varsa dünyaya meydan okuyacak kadar zombileşmiş bir neslin varlığıyla mest olup gölgesinde serinlerken… Yanı başımızdaki insanlar elimizden, avucumuzdan kayıp gidiyor, ömürler demleniyor, ahiretler kararıyorken… Bizim yaşadığımıza da hayat deniyorsa eğer…

O halde biz kimiz?

*******

Sözüm ona müslüman coğrafyalarda yaşıyoruz…!

Fakat asgari ücret, yoksulluk/açlık sınırı, Put ve tağutlara saygı/sevgi göstermek,  Faizin ‘dünya gerçeği’ olup olmadığı, Fuhuş ve zinanın meşru/serbest olması, NATO üyeliği, ABD – İsrail’e dostluk, stratejik ortaklık, LGBT’ler, ‘İstanbul Sözleşmesi’, ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’, ‘6284’ sayılı yasa, Kumar ve Haramlara işletmecilik yapmak, vergisini olmak…

Helâl midir, yoksa haram mıdır? Gibi konu ve soruların;

Maalesef sigaranın haram/mekruh oluşu, sakız çiğnemenin/yağmur suyu yutmanın/yemeğin tadına bakmanın orucu bozup bozmadığı, rüya ile amel etmek kadar dikkat çekmediği, gündem olmadığı bir vasattayız.

Siyasî istikrar ve bekanın sağlanıp sürdürülmesinin;

Din/diyanet, helâl/haram, zulüm/adalet, küfür/şirk, can, mal, nesil, inanç emniyeti gibi konulardan daha öncelikli ve hayatî görülüp tercih edildiği…

Dinî, siyasî, hukukî propaganda ve güncellemelerin alenen/resmen yapıldığı… Konjonktürel sosyal/siyasî/hukukî içtihad ve fetvaların çıkartıldığı… Güçlü, nüfuzlu ve uyanıkların söz sahibi olup, güçsüz ve zayıfları kendilerine itaate zorlandıkları… Menfaatperest kifayetsiz muhterislerin emperyalizme, siyonizme, kapitalizme gönüllü temsilcilik/askerlik/noterlik/taşeronluk yaptıkları…

Peynir ekmek yer gibi kul hakkı yenildiği, insanlardan bazılarının diğerlerinden daha eşit oldukları, Allah(cc)’ın hak ve hukukununsa çok az sayıda insan tarafından dikkate alınıp önemsendiği ve uyulduğu acayip bir dünya burası…!

İnancı umutlarından/hayallerinden daha sağlam olanların asla kaybetmedikleri… Adaletin sadece bir isim ve kavramdan ibaret olmadığının herkes tarafından bilinmesine rağmen insanların sessizce oturup olan biteni izlediği kozmopolit, muhteşem ve masum bir dünya.

Peki biz buraya neden geldik? Burada ne arıyoruz?

Sorumluluklarımız ve misyonumuz nedir?  Kimi ve neyi temsil ediyoruz biz? Neden? Nasıl?

Lütfen

Bilen, inanan ve cesareti olanlar birkaç adım önümüzden yürüsünler…!

Kulluk oruçlarını bozan… tutku ve ihtiraslarla gündem oluşturan… egoda kariyer yapan… şeytanî statüler oluşturan… hazla-zevkle tempo tutturan… ıslık çalıp kendilerini yalanlayan… sezonluk fallara bakarak tükürdüğünü yalayan şahısperest tuğyanîler gölge etmesinler..!

Biz de kim olduğumuzu bilelim ki insanlığın ve kulluğun gereğini yapalım.

 

[1] Abdurrahim Karakoç