ANALİZ
Giriş Tarihi : 04-06-2020 09:30   Güncelleme : 06-06-2020 08:26

Abdurrahman Arslan yazdı: Dünyanın büyüsü bozulmuştur...

Siyasal alan bugün yaşadığımız hadisede de bilimle beraber bütün hayatı, hatta dine ait bir şey kalmışsa eğer onu da, sağlık üzerinden kolonize etti. Küresel karantina şartları altında gözden kaçan bilimsel bilginin toplum yararına kullanılması değil, toplum yararının bir ideolojiye göre düzenlenmesiydi.

Abdurrahman Arslan yazdı:  Dünyanın büyüsü bozulmuştur...

Salgın hastalıkla mı ilgili -ki öyledir- yoksa onun yanında ama onunda ötesinde “insanla ilgili” bir meseleyle mi karşı karşıyayız? Tarihte geniş toplulukları içine alan hastalık/hadiseleri insanlar daima bir işaret bir ikaz, ama bunların da ötesinde kendini sorgulama ihtiyacı hissederek anlamaya çalışmıştı. İsmi ne olursa olsun kurtuluşta Tanrı da aranmıştı. Çağdaş insanda “virüs” le beraber bugün  mahiyeti farklı bir sebebe dayanarak kendini sorgulayan bir arayışın içine girmiş görünüyor. Bu arayışla beraber zihinler iki şeye çevrilmiş oldu: “Tabiat” ve “Devlet”. Yani insanın tabiat ve devletle olan bugünde fazlasıyla ihtiyacını duyduğumuz “ilişki” meselesi yeniden gündeme geldi. Modern insanın ama  bilhassa batı yakasındaki insan için esasında bu dün olduğu gibi bugünde devam eden iki kadim meselenin geri dönüşünü işaretlemekte. Tarih boyunca bir türlü karara bağlanamayan ezeli, neredeyse ebedi diyeceğimiz bir mesele olarak tabiat ve devlet. Günümüzdeki bu arayışlardan birine göre  insan harici dünyayla kurduğu yanlış ilişkinin bugün karşılığını almaktadır; diğeri de ölüm korkusuyla iyileşme arasında kalan insanın devlete sığınmasıdır.

Tabiatla ilgili tarafında; hastalığın tabiatı tahrip ederek yaşam alanlarını kolonize eden insanın kendi haricindeki canlılarla ortaya çıkan yeni ilişki biçiminin neticesi şeklinde görülmesi var. Bu bakışı ilgi çekici kılan tarafı hadisenin sahibini tabiatta değil, yani suçluyu tabiatta değil, insanın tabiatla olan ilişkisinde aranmasıdır. Çevreci bakış hariç tutulduğunda hastalık meselesiyle ilgili olarak bunun modern tarihte ilk defa insanın haricindekileri değil kendini suçlu bularak yargılaması sayabiliriz. Davranışlarımıza sorumluluk yüklemeden bizi hasta edenler, kötülük getirenler daima hariçten gelenler/mikroplar/uzaylılardır. Kaynağı insan olan ve egemenlik içeren bu ilişkinin başlangıçtan beri mahiyet itibariyle esasında “teolojik” ilişki olduğunu unutarak hakkında düşünmeyi tercih ettik. Zira nesnellik ya da sergili bilim öyle istiyordu. Kapitalizmden bağımsız şekilde bu ilişkiyi ele almak elbette ki mümkün değil, ama kapitalizm dediğimizde acaba bu yeteri kadar açıklayıcı olabilmekte midir? Elbette ki kapitalizm teknolojiyle el ele verip üretime dayalı yeni bir ilişki biçimi “icat” etti, fakat tabiatla alakalı yeni bir ilişki biçimi getirmedi. Kendisi de daha evvel kurulan, teolojik dediğimiz ilişki biçiminin içinde neşvünema buldu. Ancak yapısal olarak müsait olması sebebiyle de bu ilişkiyi haddinden fazla sömürdü dersek, doğrudur.

Devletle de ilgili olanına gelince, bu yalın ama muhteva olarak karmaşık bir süreç takip ediyor. Post-modern kültür dine alan açarak içini boşaltırken susturdu, bunu yaparken de elbette devletinde işini kolaylaştırdı. Din değiştirilir ya da ihmal edilir hale getirildiğinde toplum üzerinde en büyük tehlike olarak düşünülen ölüm de bir kenara artık bırakılabilir, bu da siyasal iktidarı rahatlatır. Dayanışma ve bağlılık biçimlerini kaybetmiş modern toplumda medyayla beraber ölümü sayılara indirgeyerek kenara atan bir devlet aygıtı; buna karşı diğer yandan da iyileşme vadeden bir medikal aygıt; pozitivist ideolojinin iki temsilcisi bugün insanları kanatları altına toplamakla meşgul. Hariçten gelen bu düşman siyaseti yeniden üretirken dahili olanın tahkimini de kolaylaştırmaktadır. “Kökü hariçtedir” ama hainlikte yapsa araçsallaştırmak mümkün. Ulus devlet çoktandır içten içe ihtiyacını duyduğu birlik ve beraberliği dini telaffuz etmeden konsolide edebilmektedir. Dinin bir kenara bırakılmasıyla yaşamaya koşturulan nefisler bilgilendirme, bilinçlendirme bombardımanı altında medikal olduğu kadar siyasal sınıfında egemenlik alanını genişletmekte.

                                                                                         II

Salgınlarla karşılaşma yeni değil; insanlık ne bu tür hastalıklar ne de depremlerle ilk defa karşılaşmıyor. Sistematik hale getirilmemiş olsa da salgınlar hakkındaki tecrübenin tarih boyunca “disk” lerde değil ama toplumların kültürel muhayyilelerinde her şeye rağmen kaydı var. Salgın elbette ki ilk değil, ama geçmişle mukayese edildiğinde devletin oynamaya çalıştığı rol yenidir.

Uzmanların egemen olduğu bir toplumda/dünya da yaşadığımızı biliyoruz; fakat şunu da biliyoruz ki uzmanlar bu kültürel muhayyilelerin yerine ikame edilmiş aktörlerdir. Uzmanlık, ışığı kendinden menkul bilgilendirici/bilinçlendirici bir tanrı olarak ortaya çıkar,  bütün istediği “cahil” olarak gördüğü insanın kendisine mutlak şekilde teslimiyet içinde olmasıdır; bu bedeni değil, ruhu da kapsar. Modern devletin çağdaş toplumdaki ideolojik aygıtlarının uzantısıdır. Kendisine karşı hoşgörü ve teslimiyet sağlayan, hatta esas önemlisi meşruiyet sağlayan “karanlık” karşısında aydınlığın, ölüm karşısında da yaşamın temsilcisi olmasıdır. Bilgilendirme bir yerden sonra – aslında modern devlet ve toplumda her zaman- beyin yıkama süreçlerine dönüşür, böyle zamanlarda beklenmemiş olsa da insan hatırlamadıklarını da hatırlamaya başlar. Bugün hatırlananlardan biri de dindir.

Salgın neyi hatırlatıyor; ya da sahiden bize bir şey söylemiyor mu? Bir yandan bizde derin bir “yaşatılma” arzusu doğurmakta, diğer yandan da zamanımızın ruhuna baktığımızda sanki söylemek istediği her şeyi sadece bilime söylemektedir. Eğer bugün çağdaş insan kurtuluşu bilimde arıyorsa bunun kabahati ne bilimde ne de dindedir, İnsan kendine bakarak kimin yerini kiminle değiştirdiğini görmelidir. Eğer bu durumda bir şey söylemek için ortaya çıkmadıysa, peki niçin aramızda dolaşıyor. Salgın gibi felaketle uzmanlara mevzu olsun, mağdur ettikleri hakkında bolca konuşma imkanı bulsunlar diye mi ortaya çıkarlar? Eşyaya bağımsız bir bilinç yüklediğimizde, bunu tabii bir hal olarak kabul etmek mümkün, fakat o zamanda insan olarak bu dünyada yaşamanın anlamı nedir veya bu anlamı nerede aramalıyız sorusuyla karşılaşırız.

Salgın mekânsal bağlantısı olan “beden” üzerinden ele almak reformasyon sayesinde bedeni mülkiyetlerine geçirmiş olan evvela siyasete onunla beraber de tıbba konuşma hakkı vermektedir. Ne var ki tarih boyunca bedenle alakalı olan her şey, devlet ya da sağlıkla ilgili meseleler olmaktan evvel daima dinle ilgili olduğu kabul edilmişti. Ancak ilk ve esas sahibinin din olduğu unutulduğunda, hatırlamak lazım ki beden dediğimiz bu “mekana” siyasetle, tıpla, psikoloji, sosyoloji , coğrafya, tarih ya da bayrakla anlam vermek imkansızdır. Yalnız ruh ve beden olarak değil kökeninin toprakla ilgisi bakımından da, “Humus/hümanizmde” olduğu gibi, dinin terminolojisi olmadan neredeyse hiçbir dilde beden/insan hakkında konuşmak mümkün olmaz. Varsayılanın aksine beden hudutları deri olan, et ve kemik yığını bir mekan değildir; onun anlamı ve taşıdığı sorumluluk daima kendi hudutlarını aşar.

İçinde yaşadığımız zamanın hakikati kendisiyle savaş halinde olduğumuz söylenen “virüs” müdür, yoksa “insan” mı? İkisi de belli ki uzun zamandır dünya dediğimiz bu yerde yaşıyor. Böyle bir şansımız varsa acaba önceliği kime vereceğiz; eğer insana diyorsak bu durumda dinin de bilim kadar konuşmaya hakkı doğmuş demektir. Peki çağdaş dünya niçin dini susturarak konuşmak istemektedir?                                                                                      

III

Dünya sadece bedenin, siyasetin, devletin, iktisadın ya da kar ve zararın gezegeni midir; olağan üstü şartlardan geçerken sahibinin insan nefsini kışkırtarak ele geçiren kapitalizm olduğunu kabul edip, esas sahibinin din olduğunu ise unutmamız mı gerekiyor? İlerlemenin serap olduğunu, her şey için konuşma özgürlüğü talep ederken, yığın haline gelmiş toplumdan geriye  bir şey kalmadığını bildiği halde bu çağ neden dinin “kitlelerin afyonu” olmasına tahammül gösteremiyor? Unutmak, susmanın/susturulmanın ebedi halidir, bunu biliyoruz. İnsandan bahsetmenin dinsel biçiminden bu çağın ve çağdaş insanın hazzetmediğini de öğrenmiş durumdayız. Ancak hoşlanmasak bile eğer bunu kabullenirsek bu durumda kendimiz hakkındaki konuşma da eksik kalacaktır. Konuşmak dünyadaki varoluşunun sebebi olduğundan insan unuttuğunda acaba din susacak mıdır; başta da sağlık ya da ekolojiyle ilgili meselelerin bu vaziyette hallolacağına mı inanıyoruz, inanmıyorsak dünyayı hangi insanın bu hale getirdiğini konuşmak zorundayız.

Din sussun diye mi bugün yaşam ve ölümü; her an kaybolmakta olan hayatların nereye gittiğini anlamlandırmamak ya da hakkında düşünmemek için mi aramızdan ayrılan yakınlarımızı bile istatiki sayılara dökmekteyiz. Bir düşünürün dediği gibi, hesaplama sayılabilenden başka bir şeyin ortaya çıkmasına müsaade etmez; her şey sadece onun saydığıdır. Çağdaş insana konuşma hakkı veren uzmanlıksa, bu durumda bir de sayılarla konuşma “diline” sahip olmayan dinlerin “uzmanlarının” da konuşmaya hakları var demektir. Endişeye mahal yok dinin konuşması elbette ki toplumsal yaşamın dinileşmesi demek olmayacaktır; tersine dinin toplumsal yaşam hakkında sağlık ideolojisi, siyaset ideolojisi, iktisat ideolojisi gibi konuşması değildir. Bununla toplumun veya siyaset ideolojisinin diğer bir ifadeyle çökmüş bir paradigmanın sahiden çöktüğünün görünür hale gelmesinden mi endişe edilmektedir?

Çağdaş dünya dinle karşı karşıya gelmek istemiyor; ya da eğer bu karşılaşmayı anlamlı bulmuyorsa o zaman insanların neden Tao’dan bahsettiğini; Buda’nın heykelleri önünde tazimde bulunduklarını, havrada, kilisede ve camide niçin ibadet ettiklerini sorabiliriz. Uzmanların dünyasında yaşıyoruz, bunları uzmanlar yapmıyor diyorsak, o zaman yapmayanların konuşma hakkı olduğu kadar, beden söz konusu olduğu için yapanlara da konuşma hakkı doğmuş demektir. Öyle görünmese de hakkın, bir karşıtlıktan kalkarak bu şekilde dile getirilişi esasında bir susturuluşun kendini harice vurmasından başka bir şey değil. Kendine başka bir rol biçmiş olsa da uzmanlık tanımlamak üzere ruh ve beden derken yine de insan hakkında din üzerinden konuştuğunu unutmaktadır.

 

                                                                          IV

Dünyanın büyüsü bugün büyük hadiselerle değil, büyük hadiseler yaratmakta olan bir “virüs” le artık bozulmuştur. İstisna taşıyan böyle zamanlarda yine istisna sayılacak büyük sorulardan biri  sorulur: Dünya bundan sonra neye benzeyecek? Kehanet yüklü bu soru öyle görünmese de hakikatte insan ve dünyanın varoluş anlamıyla ilgili değildir. Kendine dönüktür. Dünyayı yeniden bir tasarımın nesnesi yaparak içinden kendisi için bir gelecek çıkarma peşindeki bir zihin halinin harice yansımasıdır.

Taşıdığı belirsizlikle dünyanın büyüsünü bozan günümüzün hadisesi bu soruyu soran; “öngörüde bulunma ve kontrol etme” odaklı düşünme biçimine sahip bir aklında esasında büyüsünü bozmuştur. Ortaya çıkan belirsizliği belirgin yada bilinebilir hale getirmek için yerine ikame edilebilecek henüz ortada bir şeyler görünmüyor. Batı için yeni bir “Aydınlanma”, İslam dünyası içinde “Rönesans”  bekleyenler hayal kırıklığına hazır olmalıdır. Virüs, bilinen kadarıyla merkez bir karaktere sahip; ne canlı ne de ölü sayılmakta. Zamanımızın ruhuna da uygun düşen bu vasfıyla, beraberinde bir “belirsizlik” bir de “tecrit” getirmekte; toplum olmaktan çıkmış topluma da kendine göre şekil veriyor. Çağdaş toplumsal teorinin bir zamandan beri hakkında konuştuğu gibi ayrımlar yaratarak toplumda bir “kolaj” durumu meydana getiriyor.

Bunu evvela bir halk sağlığı meselesi olarak görebiliriz ve bir vesileyle de çaresi bulunacaktır; ya da virüs hayatımızı terk edip bir kenara çekildiğinde biz de hastalığı alınan tedbirlerle giderdiğimizi varsayıp her şeye bıraktığımız yerden devam edebiliriz. Acaba devam edebilir miyiz? Görünen o ki niteliksel düzeyde bir değişimle karşı karşıya bulunacağız ve bu yüzden de devam etmek mümkün olmayacak. Bıraktığımız “yer” yerinde kalmayacağı gibi bu da sadece bir halk sağlığı olarak da kalmayacaktır. Daha şimdiden siyasi ve iktisadi sarsıntıların kopardığı bir fırtına var. Fakat bütün bunların yine de gidip dayandığı beşeri zeminin nihai anlamda toplum olduğunu hatırlatmamız lazım.

İnsani beraberlik modeli olarak düşünülen toplum klasik haliyle bir “iktisadiyat dünyası” şeklinde tasarlanmıştı. Onsuz düşünülemeyeceği için kapitalizmi de buna katmalıyız. Ancak bunu bir üretim ilişkisi olarak değil, ayrıca kendine has bir yaşam ve tüketim biçimiyle beraber, üstelik bunların da birbirinden ayrıştırılamayacağını peşinen kabul ederek katmalıyız. Kim bu yaşam biçimine talipse bilsin ki kapitalizmin üretim ve tüketim biçimine de taliptir. Yaşam ve tüketim biçiminden üretim ilişkilerini ayıklayarak ya da “İslâmileştirerek” kapitalizme ve onun içinde hayat bulduğu topluma cevap verilemeyeceği kabul etmelidir.

Toplum kendine has dediğimiz yaşamın bu biçimini yaşatarak devamlılığını teminat altına almak üzere içinden geçtiği dönüşümlerle uzun bir zaman kat etti. İnsanları birleştiren başta ahlak sonra da bütün değer ve bağlılık tarzları olmak üzere bu yaşam biçimini yaşatmak için, feda edebileceği bir şey bırakmadan, her şeyi tüketerek geldi. Ve her şeyini tükettiği “yerde” de hayli zaman oldu ki bekliyordu. “İktisadi alan”ın değil, bugün artık iktisadi olanı sürdürdüğü yaşam biçimiyle ayakta tutarak gelen, ama çöküşü çok daha evvel başlamış bu beşeri tasarımın ortaya çıkacak yeni halini tecrübeye hazırlanmaktayız.

Toplumun yeniliği eskiliği yahut bu çağa uygun olup olmadığı meselesi değildir, bu sadece toplum biçiminde teorileştirilerek tarif edilen “nüfusun” artık o olmadığıdır. Bireycilik ideolojisinin sonunun gelmesi toplum için çok evvelden başlamış bir epistemolojik kopuşu, ama bunun daha evvel gündeme gelmemiş olması tüketimle ilgili bir gecikmeydi; toplum çoktan kaybolmuş bütünlüğünü tüketimde buluyordu. Bu beşeri birlikteliğin esasında “ortadan kalktığının” anlaşılması için tüketimi kırılgan hale getirmesi muhtemel bu kriz gibi bir ortama ihtiyaç vardı. Bu umumi kapatılma dönemi çöken toplumun yeni halini zihinlerin onunla ilgili dogmalardan sıyrılmasına ve kabule hazır hale gelmesine trajik bir tecrübe olarak yardımı muhtemelen olacaktır. Salgının başlattığı sağlık arayışı zihinleri ortaya çıkacak yeni toplumsal çöküşlere hazırlayıcı bir işlev görmeye namzettir.

Rönesans sonrası belirlenen beşeri her şey siyasetin oluşturduğu yeni evrende şekil ve anlam bularak gerçeklik kazandı. Uzun zamandır bunun neticesi olarak artık aşiretleri, cemaatleri değil, dünyanın her yerinde hazır ve nazır vaziyette aynı devleti buluyoruz. Siyasal alan bugün yaşadığımız hadisede de bilimle beraber bütün hayatı, hatta dine ait bir şey kalmışsa eğer onu da, sağlık üzerinden kolonize etti. Küresel karantina şartları altında gözden kaçan bilimsel bilginin toplum yararına kullanılması değil, toplum yararının bir ideolojiye göre düzenlenmesiydi; üstelik bu dininde düzenlenmesini öngören bir süreci de içeriyor. Devletin umut ettiği şekilde acaba -bugün olduğu gibi sağlık üzerinden- bilimle toplumun birliği sağlanabilir mi?

Başka türlü sorarsak bilime olan güven çöken toplumu kurtarmaya yetecek midir? İki sebepten ötürü bunun mümkün olamayacağı söylenebilir: Biri bilim tahtının çok evvelden sarsılmış olmasıdır; yani bilimsellik dönemi bilimsel olanı bilimsel olmaktan çıkarmış durumdadır. Diğer ikincisi de bunun gibi toplumsal olanın da artık toplumsal olmaktan çıkmış olmasıdır. Toplum dediğimiz tasarımı meşru ve istenir hale getirmiş olan şartlar bugün ortadan kalkmıştır. Kitle hareketlerine -sarı yelekliler gibi- yol açsa da bu toplumun yerinde durduğunu değil, çöküşüne işarettir.

Önümüzdeki dönemin muhtemelen can alıcı meselelerinden biri “İnsani birlikteliğin” nasıl veya hangi temelde tesisinin sağlanabileceğiyle ilgili görünüyor. İnsanlar yeni toplum tahayyülleri, devlet felsefelerini ve eğer bulunabilecekse yeni değerler üzerinde konuşmayı gündeme getirecektir. Eski “sözleşmeci” teoride olduğu gibi toplumu, her türlü militarist ve totaliter uygulamalarını da kendisinin ürünü saydığımız “siyasal alan” kuracaksa, buna dair acaba elinde ne imkanlar var; yada bugün hala kaldığını söyleyebilir miyiz?

Toplumu kılcal damarlarına kadar uzanan denetleyici yapısıyla bir iktidar aygıtını; diğer tarafıyla da demokrasiye umut veren ama arkasındaki karanlıkta saklandığı küresel çaptaki o büyük zulmü insanlıkla tanıştıran bu sözleşmeci teori olmadı mı?

Eğer bugün “siyasal alan” entelektüel imkanlarını tüketmiş ya da yetersiz kalmışsa, yerlerine koyulacak yeni şeyler yoksa, acaba doğan boşluk nasıl doldurulabilecektir? Bugün umut kırıcı bir neticeye girdiği için hümanist olanların haricinde kalan değerlerin esas alındığı, bu yüzden de siyasal harici dediğimiz bir düşünceye kapı açar mı? Hümanizm insan egemenliği diyerek, insan faaliyetleriyle değiştirilecek bir dünya ve toplumdan bahsetti; bu da bugün elimizde ne bir dünya ne de toplum kavramı bıraktı.

Günümüz insanının elinde yeterli “malzemenin” kalmadığını söylemek bir ümitsizlik değil, ama bir gerçektir. Bu imkansızlığın “yerele” , bildiğimiz ve uzun müddettir tecrübe ettiğimiz anlamda “ulusal” alana dönüşte ulaşabileceğini düşünmek, başta ulusal olanın doğru bir tasarım olduğu anlamına gelir ki, bu da bizi buraya onun getirdiğini unutmamızı istemek demektir. “Toplum”u da “dünya”yı da dünün siyasal dünyasında var eden şartlar, bugünün dünyasında en azından mahiyet olarak mevcut gibi görünmüyor. Ulusal olan zaten “toplum” olarak mevcut gibi görünmüyor. Ulusal olan zaten “toplum” dediğimiz beşeri yapının üzerinden vücut ve anlam bulmuştu; bugün ise toprak elbetteki yerinde duruyor ama o bildiğimiz toplum ortada yok ki; “ulusal”da olsun.

İslamiAnaliz