Atasoy Müftüoğlu
Giriş Tarihi : 03-06-2020 10:37   Güncelleme : 06-06-2020 08:28

Atasoy Müftüoğlu yazdı: Yapısal Körlük ve Uzak Umutlar..

İslami varoluş ve bilinç, yerli- milli sınırlara hapsedilemeyeceği gibi, seküler/ kolonyalist sınırlara da hapsedilemez. Gerçek anlamda İslami özgürlüklerden söz edebilmek için, modern ya da geleneksel sınırları aşmak gerekir.

Atasoy Müftüoğlu yazdı: Yapısal Körlük ve Uzak Umutlar..

 Akıllarımız, zihinlerimiz, bilincimiz, seküler/ kolonyalist/ ırkçı/ yerli/ milli/ mezhepçi sınırlar içerisine hapsedildiği için, dünyaya, tarihe, olaylara; kısıtlanmış, engellenmiş baskılanmış, kuşatılmış zihinlerle/ algılarla bakıyor, büyük resmi hiç bir zaman bütünüyle görmeyi başaramıyoruz. Büyük resmi görememek, her şartta yapısal bir körlük  oluşturuyor. Yapısal körlük sebebiyle, geleceğe yönelik ortak öngörüler oluşturamıyoruz. Bugün özellikle İslam toplumlarında, Türkiyede de, bilincin/ niteliğin/ bilgeliğin dili, hamaset, popülizm ve propaganda dili karşısında, bir azınlık diline dönüşmüş, dönüştürülmüştür. Bu  çok vahim durum, düşünce/ kültür/ edebiyat hayatımız tarafından çok derin, çok tuhaf bir sessizlik ve tepkisizlikle karşılanıyor.

     Gerçekliğin büyük ölçüde sayısallaştığı, toplumların  teknikleştiği, enformasyonlaşma çağında,  İslami anlamlara yabancılaşıyor, düşünsel derinlikleri kaybettiğimiz için, bilincin ve niteliğin dili bir azınlık diline dönüşüyor. Sanal iletişim, sanal ilişki biçimleri, sahici- gerçek ilişki biçimlerini yozlaştırıyor. Özellikle, akıllı telefon kullanan genç kuşaklar, kullandıkları telefonlar tarafından psikolojik bağımlılıklara maruz  bırakıldıklarını fark etmiyor.  Dijital dünyaya bağımlılık, zihinsel karmaşa ve depresyonlara neden oluyor, antisosyal davranışlar toplumsallaşıyor. Bireyler varoluşlarını akıllı telefonlarla özdeşleştiriyor.

     Büyük resmi göremediğimiz, bugünün gerçekliğine bütün boyutlarıyla nüfuz edemediğimiz için eleştirel düşünceye, eleştirel kadrolara hayat hakkı tanımayan otoriter bir geleneğe dayanarak, sistematik bir şekilde, resmi himaye altında, genç kuşaklara, devlet ideolojisi tarafından onurlandırılan, ödüllendirilen, Hitler hayranı, militarist, etnik temizlik yanlısı ‘’düşünürlerin,’’ mütefekkirlerin  eserlerini okutuyoruz. Bir başka bağlamda da, yine bu otoriter geleneğe dayanarak, kitlelere, aklı tahfif eden ve hurafeleri kurumsallaştıran itikat imamlarının/ öncülerinin eserlerini okutmakta bir sakınca görmüyoruz. Kurumsallaştırılmış, resmileştirilmiş hurafeler  yoluyla, toplumun bütün kesimlerinin zihin dünyaları edilgenleştiriliyor.

     Edilgen bir zihin- ruh dünyasından, İslami özgürlük ve gelecek çıkmayacağı, hiç düşünülmüyor, tartışılmıyor. Edilgen varoluşlar, kitleleri biyolojik bir gerçekliğe dönüştürüyor.Bu nedenle de, kitleler, fikirlerle değil, sloganlarla/heyecanlarla yönetiliyor. Büyük sayılara, büyük sayıların ilgisine, eleştirel  fikirlerle değil, ancak, kurumsallaştırılmış hurafelerle ulaşılabiliyor.

     Hangi toplumda ve hangi kültürde olursa olsun, özgürlük, tanımlanmış bilinçle, tanımlanmış farkındalıklarla başlar. Popülizmlere ödün veren kültürler, bütün nitelikleri  kaybederler. Özgün- bağımsız içerik üretimi, ancak sahici kendiliklerle mümkün olabilir. Günümüzde, tüketim kültürü/ tarzı, insanları, seçenek enflasyonu ile büyüleyerek düşüncesizleştiriyor. Her toplumda bugün, daha çok, nicel değerlerin, verimlilik ve performans gibi değerlerin önceliği, ilgili toplumları otomatlara dönüştürüyor. Haz ve hız dünyası, ahlaki sınırlara, ahlaki sorumluluklara ve ahlaki kaygılara meydan okuyor. Hayatta, tarihte, hangi alanda olursa olsun her tür yozlaşma, bayağılaşma ve çürüme ahlaki tavizlere başlıyor. Endüstriyel uygarlık, ilerleme ideolojisi ve araçsal akılcılık hiçbir ahlaki/ vicdani değer üretemediği için, dünya ölçeğinde, korku/ dehşet ve gerginlik üretiyor. Bugün, her toplumda, İslam toplumlarında’ da hayatın her alanında yalnızca niceliksel değerlerin somutlaştığını görüyoruz. Niceliksel değerler/tarzlar/duruşlar büyük ölçüde erezyona uğruyor.

     Artçı etkilerini uzun yıllar boyunca hissetmeye devam edeceğimiz koronavirüs küresel sağlık krizi sırasında, bedenlerimizin karantina altına alınmasını bir özgürlük kaybı olarak değerlendirmiştik. İslam toplumları, entelektüel haçlı seferleri ve kolonyalist bilgi tarafından tarihin son yüzyıllarını, entelektüel/ zihinsel/ruhsal anlamda aralıksız bir biçimde karantina altında yaşadı. Bu karantina ile ilgili olarak, İslam toplumları, Müslüman zihnin ve bilincin maruz kaldığı bu madunlaştırmayı, varoluşsal bir özgürlük kaybı olarak değerlendirme ihtiyacı duymamıştır. İdeolojik , ırkçı/ kolonyalist evrenselliğin diktatörlüğü, İslamı kamusal alandan dışlayarak/ uzaklaştırarak, bireysel dindarlığa izin vermiş, İslami özgürlükleri, sembolik ve folklorik özgürlükleri de yasaklamış bulunuyor.

     İslami varoluş ve bilinç, yerli- milli sınırlara hapsedilemeyeceği gibi, seküler/ kolonyalist sınırlara da hapsedilemez.

     Gerçek anlamda İslami özgürlüklerden söz edebilmek için, modern ya da geleneksel sınırları aşmak gerekir.

     İslamın önündeki en büyük engellerden başlıcası, İslamın kendi içerisinde yaşadığı çatışmalar, karşıtlıklar ve rekabetlerdir.

     Her tür rekabetçiliği bütünüyle ortadan kaldırmak üzere tarihe giren İslam, şimdi düşünsel/ kültürel/siyasal  kabileciliklerle sınanıyor. Kabileci bencilliklere kapanan, bu bencillikleri dokunulmaz kılan topluluklar, başka- farklı / dünyaları /insanları/kültürleri/ bilgelikleri hiçbir biçimde göremez ve anlayamaz, dokunulmaz kıldıkları kendi çerçevelerini, kendileri için tahkim edilmiş hapishanelere dönüştürürler. Kabile/ örgüt/ cemaat/parti/hizip aidiyetlerinin, önceliklerinin ve bencilliklerinin , İslami önceliklerinin önüne geçtiği, geçebildiği bir dünyada, İslami anlamda bütün umutlar uzak umutlara dönüşüyor.

     İslam toplumlarında etnik kabile şefleri, politik kabile şefleri, dini (cemaat)kabile şefleri, entelektüel kabile şefleri taraftarlarının / izleyicilerinin zihinlerini dondurarak, körleştirerek, kendileri dışında farklı hiçbir şey görmelerine izin vermiyor. Etnik kabile şeflerinin politik kabile şeflerinin bu bencillik ve bağnazlıkları anlaşılabilir, ancak, İslami cemaat bilincinin, bütün ümmet duyarlılıklarını kapsaması/ içermesi gerektiği için, İslami kabileler, kabilecilikler ve kabile şefleri ne pahasına olursa olsun kabul edilemez. Aynı şekilde, entelektüel olabilmek için de, entelektüel ufkun yeryüzündeki bütün gerçekliklere/  kültürlere açık olması gerekir. Bu nedenle de, entelektüel kabileleri / kabilecilikleri anlayışla karşılamak mümkün olamaz.

     İslam dünyası toplumları, İslami otorite ve meşruiyetiyeniden tesis ederek, İslami dünya görüşünü, İslami yorumu özgürleştirinceye kadar, her tür ahlaki, politik, ekonomik kötülüğe, fuhşiyat ve münkerat dayatmalarına maruz kalmaya devam edecekler. İslam toplumları, bugünün dünyasını belirleyen kültürel dönüşümlerin ve inşaların dinamiklerini çözümlemek zorundaydı. Toplumlarımızda halen sorgulayıcı eleştiriler yapılanmadığı için, farklı keşifler yapılamıyor. Farklı alternatifler konuşulmuyor. İslam toplumları, içe ve geçmişe kapandıkları tarihten bu yana, iletişimsizliği seçtiler. İletişimsizliği seçmek, İslami fikirlerin/ düşüncelerin/bilgeliklerin dolaşımını engellemekle sonuçlandı. Günümüzde, dijital- elektronik iletişim, yüz yüze iletişim tarzını etkisiz hale getirerek dijital etkileşim biçimlerini küreselleştiriyor. Dijital etkileşim, fiziksel olarak var olmayan muhatapların/ ötekilerin/yabancıların nasıl ve ne yönde düşünecekklerini, nasıl ve ne yönde eylemde bulunacaklarını belirleyen dünya ölçeğinde dönüştürücü bir endüstri halini almıştır. Bu durum içerisinde yaşadığımız zaman ve mekânı, tercihlerimiz ve irademiz ve irademiz dışında  şekillendiren bir iktidar biçimiyle karşı karşıya bulunduğumuzu gösterir.  Bu iktidar, biz Müslümanları, özgün referans /paradigma/ otorite kaynaklarımızdan, özgün kültür ve medeniyet değerlerimizden uzaklaştırıyor. Bu hayati mesele ile ilgili olarak tarihsel analizler yapmadığımız için, yapamadığımız için  kendi değer ve anlam/ araç dünyanızı, ancak nostalji olarak, kültürel diasporalarla yaşayabiliyoruz.

     Yerel zaman ve mekânı kuşatan, baskılayan, dönüştüren iletişim imparatorluğu karşısında geri çekilerek büyük bir teslimiyetçilik sergileyerek, sınırlı bir alana, yerli- milli alana çekiliyor, yerli- milli alanın folklorik bir propaganda klişesi olduğunu farketmiyoruz. Etnik bir kabile kültürü etnik kabile şefleri, politik kabile kültürü ve kabile şefleri entelektüel kabile kültürü ve şefleri, eleştirel kamuoyuna yok ettikleri için, bütün kabileler/ kabilecilikler, dünyaya tek ufuktan bakıyor, tek aklın ufkuyla bakıyor ve ne yaparlarsa yapsınlar büyük resmi hiçbir zaman göremiyor. İslami gerçekliği küçük resimlerin sınırlı- kısıtlı alanlara hapsedilen İslami varoluş, modern kavramsal ve kuramsal dönüşümleri eleştirel çözümlemelere/ hesaplaşmalara tabi tutmadığı için, Batılı rasyonelleşme ve sekülerleşme  süreçlerini aşamıyor. Toplumlarımızda, seküler referansların/ meşruiyetin otoritesi , tayin edici rolü, devam ederken, hangi alanda olursa olsun, Batılı hiçbir dayatmaya karşı muhalefetin duygusal anlamı dışında bir anlamı olamaz.

     İslam toplumları, günümüzde, tanımlanması güç zamanlardan ve süreçlerden geçiyor. Yirmibirinci yüzyıl için, içerik- çözümleme ve tanımlama çerçevesi üretememek, iletişim ve etkiletişim alanlarından bütünüyle geri çekilmekanlamı taşır. Propaganda- hamaset dili yoluyla aptallaştırılan kitleler, bağımsız ve eleştirel bir bilinçten/dikkatten yoksun bulunuyor. İletişimin küreselleştiği günümüzde, kitlelerin elektronik medya istilasına  uğraması küresel bir aptallaştırmayla sonuçlanıyor.  Sensasyona, spekülasyona, demogojiye dayalı politik dil, çok boyutlu düşünmeyi ve tefekkürü imkansız kılıyor.  Çok boyutlu düşünememek, İnternet iletişiminin sömürgeci dünya düzeninin kontrolü altında bulunduğunu fark edememekle sonuçlanıyor.

     İslam toplumları, bağımsız ve eleştirel bilin ve birikimden yoksun bulundukları için, her yerde, her dönemde, İslami hassasiyetler ve İslami umutlar çok tehlikeli sonuçlar doğuracak şekilde istismar ediliyor. Ahlaki siyasi ideallerin yerini, verimlilik kârlılık ve çıkar idealleri haksız zenginlikler, haksız ayrıcalıklar alıyor. Bu durum çok derin bir siyasal çürümeye neden oluyor.

Propaganda- hamaset dili ve söylemi aracılığıyla yakın geçmişte, İslami tercihler yapan kesimler, bu defa, aynı dilin etkisiyle milliyetçi tercihlere yöneliyor. Otoriter rejimlerde, eleştirel kamusal alana hayat hakkı tanınmadığı için, toplumun bütün kesimlerine siyasal gerçekliğin resmi yorumu dayatılıyor. Muhafazakar- sağcı- gelenekçi- milliyetçi unsurların propaganda dili aracılığıyla fethedilmesi karşısında, İslamı varoluşsal / nihai tercihin / temsilin ifadesi olarak yaşayan kesimlerin, yalnızlığa mahkum olma pahasına eleştirel entelektüel duruşu tarzı/ tavrı ödünsüz bir şekilde savunması gerekiyor.

     Hamaset/ propaganda / popülizm dili ve söyleminin Türkiyede  de yaşadığı üzere, büyük savrulmalara, büyük sürüklenmelere, büyük kırılmalara ve büyük hayal kırıklıklarına neden olduğunu görebilmek için, yapısal edilgenlikleri ve yapısal körlüğü  aşmak gerekiyor. Yapısal edilgenlik, hiçbir dayatmaya, müdahale edememek gibi yıkıcı sonuçlar doğuruyor. Hangi yönden gelirse gelsin, dayatılan her şeyin, içselleştirilmesi, yapısal bir hiçlikle/kişiliksizlikle ve yetersizlikle ilgilidir. İktidar ihtirasları adına,aziz İslamın çok kaba bir biçimde araçsallaştırılması, sözünü ettiğimiz bu yetersizlik nedeniyle teşhis edilemiyor ve sorgulanamıyor.

     Politik tercihler ve dil, zamanla sınırlı ve zamanın pragmatik beklentilerine cevap vermek durumunda olduğu için, her zaman pratik- somut değerlendirmeler yapıyor. Bu nedenle de toplumsal eğilimler doğrultusunda kimi zaman din’i, kimi zamanda milliyetçi araçsalcılıkları seçiyor. Özellikle günümüzde,politik dil/ söylem, temel ahlaki ilkeler/değerler incelikler temelinde değil somut gerçeklikler, politik hesaplar, hesaplamalar, politik çıkarlar/ dengeler ve tavizler temelinde oluşturuluyor. Günümüz dünyasında bütün toplumlar resmi söylemin ve resmi gündemin sınırları içerisine hapsedilmişlerdir. Türkiyede Cumhuriyet  Tarihi boyunca, toplumsal alan popülist/ milliyetçi/ mukaddestçi propaganda sloganları aracılığıyla, fikirlerden ,  bilgeliklerden boşaltılıyor.  Bu nedenle de, Toplumsal alanda, yapısal hiçbir değişim/ dönüşüm yaşanmıyor.

     Hamaset duygusu, hepimizi, toplumsal hakikatlerle yüzleşmekten alıkoyuyor.  Toplumsal öncelikler ve tercihlerde yaşanan altüst oluşları görmüyoruz. Hayatın her alanında pragmatizm ve araçsallık öne çıkıyor. Ahlak ve adalet uygulama alanından kurumsal alana sürgün ediliyor. Her alanda her konuda nicel ölçütler, yorumlar kullanıldığı için, fikirlere ihtiyaç duyulmuyor. Nicel başarıları  ‘’yeni bir tarih yazmak’’ olarak yorumlama eğilimleri toplumsallaşıyor. Bilinç ve nitelik mücadelelerine çok derin bir sessizlik dayatılıyor. Fikirlerin yerini, klişeler, sloganlar, demagoji ve polemik aldığı için, fikir aadamlarının ve bilgelerinin yerini de troller ve aparatçikler hiç olmadığı kadar büyük bir anlam yüklüyor ve misyon kazandırıyor. Bütün bu nedenlerle  de İslami duruşun, kişiliğin, karakterin yerinde yeller esiyor.

     Farkındalık ve bilinç yolculuğunun çok yorucu ve çok uzun soluklu bir yolculuk olduğunu hatırlamak ve bilmek gerekiyor.

     Müslümanlar olarak, İslami düşünce/ kültür ve edebiyat hayatı olarak, büsbütün yerinden edilen ve bir daha kesinlikle kendi özgün bağlamına dönemeyen, İslami bilgi/ bilinç / bilgelik ve kültür sebebiyle, bugün, Türkiyede tecrübe ettiğimiz üzere, hayatın pek çok boyutunu Fransız Devrimi referansları ile algılıyor, aziz İslam’ı yine bir Fransız istisnası olan laikliğin izin verdiği ölçüde, izin verdiği sınırlar içerisinde tanımlıyor, temsil ediyoruz. Bunun içindir ki, Müslümanlar olarak folklorik / sembolik alanlar dışında siyasal ve toplumsal tarihe, İslami anlamda hiçbir katkıda bulunamıyor, bu barbar gerçeklikle ilgili, bu gerçeklik üzerinde eleştirel düşünceler geliştirmeye , sorgulamalar yapmaya cesaret edemiyoruz.

     Toplumlarımıza, dışarıdan dayatılan düşünsel/kültürel/entelektüel/ politik sessizlikler içerisinde, bu sessizliği derinleştirerek, sanki hiçbir dayatmaya maruz kalmamış gibi, sahte bilinçle hayatlarımızı sürdürüyoruz. Bu sahte bilinç, bugün toplumun bütün kesimlerinde, eleştirel/ muhalif/ düşünce / yorum dışında, büyük bir kahramanlık öyküsü olarak pazarlanabiliyor.

     Gerçek bilinç için, bağımsız bilinç için, çok yönlü bir mücadeleyi göze alamayan toplumlar ve kültürlerin özgürlüğe ve umuda istihhakları olamaz

     İslam dünyası toplumlarında politik kadroların, politik iktidarların, hamaset/ popülizm/ propaganda dilini öncelikli bir dil haline getirmesi sebebiyle toplumlarımızda, Müslüman kamuoyunun bilinç seviyesi hiçbir şekilde yükselmiyor,  yükseltilemiyor.

     Hamaset/ popülizm/ propaganda dili, Müslümanları estetik alana/ sorumluluklara bütünüyle yabancılaştırılıyor.

     Ahlaki sorumluluk ve dayanışma bilincini birlikte konuşma, birlikte düşünme, birlikte hareket etme, birlikte içtihad etme bilincini kaybettiğimiz için, bugün etnik kabilecilikleri aşarak, ortak ilkesel entelektüel bir iklim/ ortam/ zemin oluşturamıyoruz.

     Her tür kabileci bencillik/putperestlik, ahlaki bir kriz oluşturuyor. Bu krizler, düşünsel/ estetik/entelektüel bozgunları derinleştiriyor.

     Sahte bilinç, algısal bir kirlenmeye, bozulmaya neden oluyor, karşı karşıya  bulunduğumuz her yenilgiyi, her bozgun, yapısal edilgenliklerden, edilgen akıl’dan kaynaklanıyor. İslam dünyası toplumları aklı edilgen kılan bir geleneğin ufkuna kapatıldığı için, tahakküm üreten ve hiçbir zaman tarihsel karşılığı bulunmayan, evrensel yorum tekeli haline getirilen, hakim ideolojik söylem tarafından, evrensel yalanların tarihsel belirleyiciler haline getirilmesi karşısında, gerçek bağımsız tercihler yapamadılar. Toplumlarımız, bütün entelektüel tercihlerini, sözünü ettiğimiz tarihsel belirleyicilerin sınırları içerisinde kalmaya dikkat ederek yaptı.

     İslam dünyası toplumları olarak, kendi gerçekliğimizi doğru anlayabilmemiz, doğru tanımlayabilmemiz, doğru konumlandırabilmemiz, sahte bilinç doğrultusunda değil, doğru yönde yürüyebilmemiz için, her şeyden önce, bilincimizi özgürleştirmemiz, evrensel yalanların vesayetinden kurtulmamız gerekir. Ufkumuz, kaderimiz, geleceğimiz ve umutlarımızı belirleme yeteneğimizi de, bilincimizi özgürleştirdiğimizde kazanabiliriz.

     Evrensel yalanların vesayeti altında bulunduğumuz dönemlerde, bütünlüklü bağımsız gözlem ve analiz noktalarını kaybettik, büyük ilkelerin, küçük siyasal hesaplar için sömürülmesi karşısında kayıtsız kaldık . Geçmişi, bugünü ve geleceği ortak ufuktan, ortak hassasiyetlerle görebilmemiz için de yine bilincimizin özgürleştirilmesi hayati bir önem taşıyor. Bağımsız bir zeminde, anlama, sorgulama ve çözümleme yeteneğine sahip olmayan, üretkenlikten yoksun varoluşlar, tarihin nesnesi olmaktan kurtulamazlar. Resmi kültür alanına/ yaklaşımlarına hapsedilen toplumlar özgün kültürel alanlar geliştiremezler. Her tür bencillik, bağnazlık ve ufuksuzluk, her tür iletişimi imkansız kılar.

     Her tür bencillik, her tür bağnazlık ve her tür ufuksuzlukla mücadele etmek için, hiç ara vermeksizin, bilinç- bilgelik ve nitelik üzerinde çalışmaya devam etmek gerekir.

hertaraf.com