Ali Bulaç
Giriş Tarihi : 01-06-2020 23:36   Güncelleme : 04-06-2020 09:56

Ali Bulaç Yazdı : Aklın Sekülerleştirilmesi

Batı Aydınlanması aklı sekülerleştirmek suretiyle her üç blokajın altına soktu

Ali Bulaç Yazdı : Aklın Sekülerleştirilmesi

Yargıtay eski Başkanı 2008-2009 adli yılı açış konuşmasında şunları söylemişti: “"Laik devlet kişilerin belirli ahlak kurallarına uymalarını isterken ve buna bağlı, dayalı hukuku yaratırken bunların akıl yoluyla bulunabileceği esasından yola çıkar. Hukuk düzenini dini kurallara değil aklın gereklerine dayandırır. Laik devletin koyduğu kurallar dini kurallarla ile bağdaşmıyorsa ne olacaktır. Hıristiyanlıkta böyle bir sorun yoktur. Musevilik ve İslamiyet'te ise böyle bir sorun olduğu, akıl ile iman arasındaki bu ikilemin İslam inancının yaygın olduğu toplumlarda ciddi sorunlar yarattığı söylenebilir.”

Bu hüküm cümlelerinde önemli bilgi yanlışlıkları ve değerlendirme hataları söz konusu. Şöyle ki:

Temel bir yanlışlık olarak Batı’da kurumsallaşan Katolik Hıristiyanlık dolayısıyla (insan ile din, kilise ile devlet arasında) ortaya çıkan sorunlar bütün dinlerde varmış gibi genişletilmekte, sadece o bünyede baş gösteren hastalığın tedavisi için geliştirilen ilaç, diğer dinlere de enjekte edilmektedir. Katolik Hıristiyanlığı’nda “iman ile akıl” arasında varlığın mahiyetiyle ilgili temel bir karşıtlık vardır. Mesela şu doğmalar aklın ve matematiğin kabul edebileceği şeyler değildir:

1) Tanrı hem birdir hem üçtür; başka bir ifadeyle 1+ 1+ 1+1=1’dir, 1=3’tür,

2) Tanrı İsa’da bedenlenmiş, ona hulul etmiştir;

3) Kilise İsa’nın bedenidir,

4) Papa Tanrı ve din adına konuşur, yanılmazdır; söyledikleri doğmadır, tartışılmaz; isterse amentüyü de değiştirebilir.

5) Bir şey bilime ve akla aykırı olabilir ve saçmadır (absürd), yine de imandır, Tertilyanus’un ifadesiyle zaten saçma (absürd) olduğu için ona inanılmalıdır.

6) Hakikati  aramaya kalkışmak Kilisenin hakikate sahip olmadığı anlamına gelir. Üstelik hakikati armaya kalkışanlar akla müracaat etmektedirler ; akıl ise irade karşısında önemsizdir. Tanrının emirleri O’nun iradesinin buyurmasıdır, akli değildirler. Felsefe aklı referans alır. Akli bir çaba olan felsefe dinin hizmetinde olmalıdır.

Bu altı umdenin hangisi İslamiyet tarafından savunulmakta ve insana empoze edilmektedir? Buna bakalım :

1) Allah birdir ve O’ndan başka tanrı yoktur, 3 adet 1, 3 eder; 1, 1’dir ve 3 de, 3’tür;

2) Tanrı hiçbir insanda, canlıda veya bir varlıkta bedenlenmemiştir, ona hulul etmemiştir; varlık alemi O’nun isim ve sıfatlarının varlık bulmasıdır, Zatı bütün vanlığa ilişkin noksanlıklardan münezzehtir.

3) Mescit/cami ibadet yeridir, bütün yeryüzü mescittir; kutsal belli bir yere hasredilemez, kutsalın şartı temizlik (tathir)tir, temiz olan her toprak parçası üzerinde Allah’a secde edilir. Allah’a ibadet etmek için herkesin toplandığı « cami » gerekmez, ferdi olarak temiz bir toprak parçası üzerinde secde etmek mümkün olduğu gibi, cemaat halinde de boş bir arazide, çölde namaz kılınabilir. İbadet için bir « din adamı »na ihtiyaç olmadığı gibi, resmi bir kuruma da ihtiyaç yoktur.

4) Hiçbir beşer Tanrı ve din adına konuşamaz, en büyük müçtehit ve alimlerin dahi bilgisi mutlak değil, zannidir. Fıkıh usulünde kullanılan « mutlak müçtehid » veya « imam-ı a’zam » ya da « masum imam » kavramı Kur’an’ın asli epistemolojisine aykırıdır, bunu kullanmaktan vazgeçmek lazım. Herkes yanılabilir, eleştirilebilir. Nasslar tefsire, tevile, farklı yorum ve içtihatlara açıktır, epistemolojik ve hukuki çoğulculuk esastır;

5) İslami hükümlerin tamamı aklidir. Absürd olan absürdtür, bir söylemin veya retoriğin absürd (saçma) oluşuna akıl hükmeder. Batı aydınlanması göz boyamacılılığı yaparak akli olanı bilimsel olana indirgedi, bilimle kanıtlanmayanı (labratuarda denenmeyen ve gözle görülmeyeni)  akla da aykırı saydı. Oysa nice hakikat var ki bilimle kanıtlanamaz, açıklanamaz ama aklidir. Ademi’in yaratılışı, İsa’nın doğumu, vahyin hakikati vs.

6) Felsefe doğru düşünme, hikmeti arama ve hakikatle irtibat kurma çabası olarak ele alındığında, peşin bir yargıyla « dinin hakikatlerine hizmet eder » ancak « dini bilginin hizmetine » koşulamaz. Felsefi faaliyetin hareket noktası hikmettir, Allah peygambere kitap ve hikmet indirmiştir (2/Bakara, 231). Hikmet, vahyi anlama, vahyin ışığında akli düşünme faaliyeti olduğundan doğru felsefenin eninde sonunda ulaşacağı nokta vahyin yani sahih dinin hakikatleri olacaktır. « Din » ile « dinin sahih kaynaklarından elde edilen bilgileri » yani tefsir, tevil, içtihat, yorum ve okuma biçimlerini birbirinden ayırt etmek gerekirse, felsefe dinden hareketle üretilmiş bilgilerin kritiğini yapan değerli bir etkinliktir. Hıristiyanlık felsefeyi dinin hizmetine verirken, din adına üretilmiş kilise babalarının ve tahrif edilmiş İncil’den elde edilen kişisel kanaat ve görüşlerin mutlaklaştırılması, dinileştirilmesi gibi bir yanılgıya düştüğünden, iman ile aklın, din ile bilimin arasını ayırdı, varlıkta olmayan iki kategori icad edip bunları birbirleriyle çatıştırdı. Bu ayrıştırma ve çatışmanın İslam düşünce mirasıyla uzaktan yakından ilgisi yoktur.

İslamiyet’te söz konusu olan şunlardır:

a) Muteber fıkıh usulcülerine göre (Şatıbi, Gazali, İbnu’l Kayyım el Cevziyye vd.) İslami hükümlerin koruduğu beş temel şeyden biri akıldır: düşünme ve ifade özgürlüğü (diğerleri yaşama hakkı (can); din ve vicdan özgürlüğü (din); emek ve mülkiyet hakkı (mal); sağlıklı üreme, ahlak ve toplum sağlığı, türümüzün gezegende varlığını sürdürmesi (nesil) emniyeti;

b) Aklı olmayanın dini (sorumluluğu) yoktur. Bu yüzden akıl sağlığını kaybedenler sorumlu değildir;

c) Ergenlik çağına kadar çocuk sorumlu değildir, çünkü henüz aklı teşekkül etmemiştir;

d) Tarihte teşekkül etmiş bulunan İslam hukukunda dört ana kaynaktan (edille-i şer’iye) biri Sünniler’de ‘kıyas’ –ki kıyas akılla yapılır-, Şia’da doğrudan akıldır. Müslümanlar bugün zillet içinde iseler, bunun gerçek sebebi yeterince akli unsura değer vermediği öne sürülen fıkıh değil, akıl dışı siyasi iktidarlar ; hilafet ve saltanat rejimleridir. Onlar sahih din ve selim akıl zemininde bir yönetim ve kamu hukukunun gelişmesine izin vermedikleri için Müslüman toplumlar sadece siyasi ve ekonomik bağımsızlıklarını kaybetmekle kalmadılar, entelektüel miraslarını ve kişiliklerini de kaybettiler.

e) Kur’an, “insanların çoğunun aklını kullanmayacağını” söylemekte ve bunu yermektedir.

f) Hadislerin sıhhatini araştırırken, senet kritiği yanında metin kritiği de yapılmaktadır. Kullanılan ölçütlerden biri, rivayetin insan aklının apaçık bilgilerine, mantığın ve matematiğin bilinen kurallarına aykırı olmamasıdır. Mesela rivayet 2x2=5 diyorsa, “parça bütünden büyüktür “iddiasında bulunuyorsa, senet kritiğine bile gerek olmadan rivayetin uydurma (mevzu) olduğu kabul edilir ve reddedilir.

Gazali’nin güzel benzetmesiyle İslam’da “akıl-vahiy” ilişkisi “göz-ışık” ilişkisidir. Nesneleri görebilmemiz için sağlıklı bir göze ve ortalığı aydınlatacak ışığa ihtiyacımız var. Göz görmüyorsa, kör ise güneş aydınlatsa da insan nesneleri göremez; zifiri karanlık söz konusuysa, göz sağlıklı da olsa yine göremez. Allah vahiy ile ışık (nur) gönderir, “bizleri karanlıklardan nura çıkarır” (33/Ahzab, 43), akılla aydınlattığı varlık alemini akılla doğru okumamızı murad eder. Akıl ile din arasında niçin çatışma olsun? Böyle bir çatışmanın akli ve mantıki temeli yoktur. (Daha geniş bilgi için bkz. Ali Bulaç, İslam düşüncesinde din/felsefe/vahiy-akıl ilişkisi, 6. Bsm. Çıra y. İstanbul.)

7. Akıl saf halde her zaman iş görmez; üç şey aklın asli fonksiyonlarını yerine getirmesine mani olur:

a) Aklın, vahlin ışığında akledememesi,

b) Önyargıların onun sorgulayıcı ve eleştirel yetilerine baskın çıkması,

c) Nefsin istek ve tutkularını (heva) meşrulaştıran rasyonalizasyon işlevini kabullenmesi.

Batı Aydınlanması aklı sekülerleştirmek suretiyle her üç blokajın altına soktu. Kant, Adınlanma’nın parolası olarak “Aklını kullanma cesaretini göster” diyordu; ödev ahlakını da akla refere ediyordu ama yine Kant insanların çoğunun ahlaklı olamayacağını söyleyip ancak ilahi inayetin (kayra) kurtarıcı olacağını söylüyordu. Kant aklı Kilise’nin denetiminden kurtarıp sekülerleştirirken, ahlakla ilişkisini analiz ettiğinde çar-naçar yine Tanrı’nın yardımına başvuruyordu. Fakat sekülerleşmiş akla göre hareket eden insana Tanrı niçin yardım etsin?

Bu öncülleri göz önünde bulundurduğumuzda, her sözün başında “İslam akıl dinidir” diyenlerin hangi akıldan bahsettiklerine dikkatlice bakmak lazım. Bizim düşünce tarihimizde aklı öne çıkaran akım Mutezile olmuştur. Belirtmek gerekir ki, Mutezile’nin aklı ve akıldan anladıkları ile Batı Aydınlanması’nın bilgi ve düşünce faaliyteninin merkezine yerleştirdiği akıl ve akılcılık (rasyonalizm) arasında herhangi bir bağlantı, benzerlik ve ayniyet mevcudiyet yoktur. Mutezile vahyin hakikatini tanıyor, vahye iman ediyordu.

Ebu Hanife’nin de hadis ve fıkıh usulünde, içtihat faaliyetinde “rey”e önem vermesi akla hak ettiği yeri vermekti, Ebu Hanife’nin reyciliğinin da rasyonalizimle ilgili değildi. Mutezile ve Ebu Hanife, dinin evreni içinde aklediyor ve akletmeyi usullerinin ana parametleri arasına koyuyorlardı. Rasyonalizm ise, -istisna tezler ve görüşler olsa da- aklı dinin dışına çıkarıp aklı sekülerleştiriyor. Bu açıdan bugün bütün bir İslami geleneğin üstüne çizgi çizenlerin İslam adına ne türden bir aklı savunduklarına yakından bakmak lazım.

Evet, acilen akla dönüş yapma zarureti var. Muhtaç olduğumuz vahyin ışığında varlığı, hayatı ve eylemlerimizi anlamlandıran akıldır.  Modern ve postmodern dünyanın sorunu, aklı Nefs-i emmarenin ve sekülarliğin denetiminden kurtarıp özgürleştirme sorunudur.

alibulac.net