Ali Bulaç
Giriş Tarihi : 24-05-2020 07:05   Güncelleme : 26-05-2020 17:29

Ali Bulaç Yazdı: Dine hakarete karşı alınacak tutum..

Dinini ciddiye alan insanların rahberi Kur’an ve Hz. Peygamber (s.a.)’in tatbikatı, yani sahih sünneti ve siretidir. İslami değerlere saldırılar düzenlendiğinde nasıl bir tutum takınılması gerektiğini Kur’an-ı Kerim bize göstermektedir.

Ali Bulaç Yazdı:  Dine hakarete karşı alınacak tutum..

Son zamanlarda ya bir provokasyon veya dine duyulan derin bir nefretin eseri olarak İslami değerlere saldırılar düzenlenmektedir. Böylesi durumlarda inanan insanların tepki göstermeleri normaldır, gereklidir de. Ancak kaş yapayım derken göz çıkarmak, müşevvik ve muharriklerin tuzağına düşmek de mümkün.

Dinini ciddiye alan insanların rahberi Kur’an ve Hz. Peygamber (s.a.)’in tatbikatı, yani sahih sünneti ve siretidir. İslami değerlere saldırılar düzenlendiğinde nasıl bir tutum takınılması gerektiğini Kur’an-ı Kerim bize göstermektedir. Biz de bu yazıda İbn Abbs’ın nüzul sırasını esas alarak, bu konunun ele alındığı ayetler ışığında Müslümanların alması gerekli tutum ve davranışı göstermeye çalışacağız:

I.

“Âyetlerimiz konusunda 'alaylı tartışmalara dalanlar:' -Onlar bir başka söze geçinceye kadar- onlardan yüz çevir. Şeytan sana unutturacak olursa, bu durumda hatırlamadan sonra, artık zulmeden toplulukla beraber oturma. Korkup-sakınanlar üzerinde onların hesabından herhangi bir şey (sorumluluk) yoktur. Ancak (bu,) bir hatırlatmadır. Umulur ki sakınırlar. Dinlerini bir oyun ve eğlence (konusu) edinenleri ve dünya hayatı kendilerini mağrur kılanları bırak. Onunla (Kur’an’la) hatırlat ki, bir nefis, kendi kazandıklarıyla helâke düşmesin; (böylesinin) Allah'tan başka ne bir velisi, ne bir şefaatçisi vardır; her türlü fidyeyi verse de kabul olunmaz. İşte onlar, kazandıkları sebebiiyle helâke uğrayanlardır; küfre saptıklarından dolayı onlar için kaynar sular ve acıklı bir azap vardır. (6/En’am, 68-70.)

İlahi vahyin verdiği haber ve bilgileri alay konusu yapanlarla ilgili konuyu aşağıda (Nisa, 140 ve Maide, 57-58. ayetlerinde) ele alacağız.  İslami değerleri alay ve eğlence konusu yapmak, bu alay ve eğlenceye dalmak Müslümanların hoşgörüyle karşılayabilecekleri tutumlar değildir. Hz. Peygamberin ve Müslümanların sakındırıldığı şey, farklı din ve inanç grupları arasında verimli fikri ortamların gelişmesine yol açan tartışmalar, müzakere ve sohbetler değil, dini değerlerin ciddiyetsizce alaya alınmasıdır. Böyle durumlarda orada olanlar ya konuyu değiştirinceye veya yaptıklarından dolayı samimi pişmanlık duyup özür dileyinceye kadar bu tür toplantılara gidemez. Bu bir emirdir, insan unutacak olursa, hüküm hatırlandığı an, meclisi terk etmelidir. Hükmün unutulmasını sağlayan faktör olarak “Şeytan figürü”nün zikredilmiş olması, bazen dinle alayın sürdüğü bir toplantının Müslümanların da hoşuna gidebilecek bir oyun ve eğlenceye dönüşmesi tehlikesine bir ima teşkil etmektedir. Çünkü ancak Şeytan, inanmış bir insana diniyle alay edildiği bir toplantıdan haz alma duygusunu aşılar.   

Müslümanların, dinleriyle ilgili alay ve istihzanın yapıldığı bir toplantıyı boykot etmelerinin bir hikmeti, bunu yapanların kendilerine gelmelerini sağlamak, onları ciddiyete ve sorumlu davranmaya davet etmektir. Bu muttakice bir tutumdur. Onlar bu tutumlarından, yani günahlarından ve hayâsızlıklarından vazgeçmeyecek olurlarsa, mü’minlerin üzerine herhangi bir sorumluluk yoktur. Nihayetinde din, Kur’an ve tebliğ bir hatırlatmadır. Tebliğe muhatap olanlar umulur ki, söz konusu tutum ve davranışlarından sakınırlar. Sakınmayacak olurlarsa, onlarla gereksiz polemiklere, cedel türünden spekülasyonlara girmenin anlamı yoktur.

“Dinlerini bir oyun ve eğlence (konusu) edinenleri ve dünya hayatı kendilerini mağrur kılanları bırak.” Kur’an-ı Kerim’de “oyun ve eğlence” dört yerde zikredilmektedir: En’am, 32 ve 70; 57/Hadid, 20 ve 47/Muhammed, 36. Dünya hayatının bir oyun ve eğlence olması, üç özelliği dolayısıyladır:

a) Oyun ve eğlence oyalayıcıdır;

b) Kalıcı olmayan zevk ve haz vericidir ama geçicidir;

c) Aldatıcıdır.

Ayet, Hz. Peygamber (s.a.) zamanındaki müşriklere hitap ettiği halde bize ve kıyamete kadar gelecek insan nesillerine de hitap etmektedir. Müslüman olduğu halde dinini ciddiye almayanlar olur, emir ve nehiyleri alaya alır, istihza konusu yapar; bir kısmını beğenir bir kısmına itiraz eder; olmadık gülünç yorumlar getirir vs. Bunlar da ilk muhataplar gibi ağır sorumluluk altına girerler. Kur’an-ı Kerim, insanı muhatap alır. İlk muhataplar müşriklerdir. Kur’an, onları aslında benimsemeleri gereken din konusunda uyarır ve “dinleri, onların dini, sizin dininiz (109/K3afirun)” vb. tabirleri kullanır. Çünkü insan için Allah’ın razı olup seçtiği din İslamiyet’tir (5/Maide, 3). Onlar İslam’la alay ettiklerinde aslında kendi fıtratlarıyla, kurtuluşlarını sağlayacak olan din(leriy)le alay etmiş olmakta idiler. Müslüman bir ailede doğup en azından “nominal veya kültürel ya da amelsiz Müslümanlar” için de aynı hükümler söz konusudur.

İster pagan ister Müslüman olsun, bu tür insanları Kur’an’la uyarmak, Kur’an’ın ana temalarıyla onlara hatırlatmalarda bulunmak lazım. Söz dinlemeyecek olurlarsa, bu onların bileceği iştir. Sonuç itibariyle, bu geçici dünya hayatından bir süre faydalanacaklardır (15/Hicir, 3). Ama eninde sonunda büyük bir düşkırıklığına, hüsrana uğrayacaklardır.

x

“Allah'tan başka yalvarıp-yakardıklarına (taptıklarına) sövmeyin; sonra onlar da haddi aşarak bilmeksizin Allah'a söverler. İşte böyle, biz her ümmete yaptıklarını süslü (çekici) gösterdik, sonra onların son varışları Rablerinedir. O, yapmakta olduklarını onlara haber verecektir.(6/En’am, 108.)

Hakikat şu ki, Allah’tan başta ilah yoktur, inkârcıların ikna olmayacakları anlaşıldığında onlardan yüz çevirip onları kendi hallerine bırakmak lazım. Şanı yüce Allah dileseydi, onların inanmasını sağlardı, buna elbette gücü yeter. Bu, Allah’ın onların inkâra sapmalarını dilediği anlamına gelmez. Allah’ın muradı, bunca ayet, kanıt, belge ve doğru argümandan hareketle insanların akıllarını kullanıp kendi özgür iradeleriyle doğru tercihte bulunmalarını sağlamaktır. Dolayısıyla peygamber dâhil, hiç kimse bir başkasını hidayet kapısından içeriye zorla sokmaya kalkışamaz. Eğer bu gerekli veya olması gereken olsaydı, yüce Allah bunu yapar, onları cebren hidayete dâhil ederdi. (10/Yunus, 99.)

Bundan anlaşılan şu ki, insanlar çeşitli din ve inançlara mensup farklı topluluklar halinde bir arada yaşayacaklardır. Karşılıklı ilişkileri devam ederken, aralarında tartışacaklar, hakikat konusunda müzakerelerde bulunacaklar ve birbirlerinden farklılaşmış hayat tarzlarını devam ettirmek isteyeceklerdir. Din, inanç ve hayat tarzı temelinde farklılaşma beşeri tabiatın gereğidir ve haddizatında çeşitliliktir. Eğer barış içinde ve bir arada yaşama iradesi gösterilebilirse, belki zaman içinde karşılıklı etkileşim sağlanır ve ilahi yasa hükmünü icra edip hakkın batıl üzerindeki galebesi mümkün olabilir.

Bu imkânın baki kalması için din mensupları arasında karşılıklı “ihtiram” şarttır. Din mensupları birbirlerinin hak ve hukukuna riayet edecekler, mahremlerine yani özel ve sivil alanlarına saygı gösterecekler ve karşılıklı diyalog ve iyilik ilişkisini geliştirmeye çalışacaklardır. İnançların hakaretlere maruz kalması arzulanır bir durum değildir. Çünkü tahkir ve tahrik inatlaşmaya, kin ve nefrete, düşmanlık ve çatışmalara yol açar. Eleştiri, tenkit ve müzakere faydalıdır, bunu yaparken, hikmetli söz, güzel öğüt verme yolu tutulmalı, mücadeleyi en güzel, en estetik düzeyde sürdürmelidir. (Bkz. 16/Nahl, 125).

Razi, putların tenkidi, boş inançları sembolize ettiklerini söylemenin görev olması ile ayetin onlara sövmeyi yasaklaması arasında bir çelişki olmadığına değinip, putların temelsizliğini ortaya koymanın bir üslup meselesi olduğunu söyler. Eleştiriye konu olan inançlar ne olursa olsun, kutsalların tahkiri tahrike yol açar. Bu yüzden başkalarının içten bağlandığı, taptığı varlıklara sövüp küfretmek doğru değildir, çünkü bu tahrik onların da Allah’a dil uzatmalarına yol açabilir. Yüce Allah, Hz. Musa’ya tanrılığını ilan eden Firavun’a bile “Yumuşak söz (kavlen leyyinen)” (20/Taha, 44) söylemeyi öğütlemişti. Tatlı söz bazen yılanı bile deliğinden çıkarabilir.

Cübbai, tahkir ve tahrikin insanları dinden soğutmaya yol açabileceğini söyler, bu ise hidayet bulması mümkün olan insanların önünü keser. Doğru bir mesaj üslup hatası, kaba yollar takip edilerek aktarılmaya çalışıldığında yanlışa davet çıkarır, maksat hâsıl olmaz. Bir yanlış veya batılın kaba tasviri onun savunulması gibi hikmete aykırı neticeler yol açabilir. Bu yüzden batılın veya yanlışın tasviri, temelsizliği güçlü argümanlar desteğinde tavsifi mesaj yerine geçmiş olur, ayrıca kötülemeye, tahkir etmeye gerek yoktur.

Bazı bilginler ise, söz konusu hükmün puta tapıcılar veya kitap ehli için olmadığına işaret etmişlerdir. Çünkü Mekke müşrikleri Allah’ın varlığına inanıyorlardı, sadece hükümlerinin dünya hayatında geçerli olmasına itiraz ediyorlardı. Kitap ehli Yahudi ve Hıristiyanlar ise tabii tanrı inancına sahip kimselerdir. O zaman burada olsa olsa ateistlerin, agnostiklerin veya materyalistlerin kastedilmiş olabileceği düşünülebilir.

Şu veya bu inançtan olsun, başka dinden olanların inandıkları tanrı anlayışları veya putlar, doktrinlerine değer verilen siyasi önderler ile Allah arasında mukayese yapılamaz. Ama zaten sorun burada odaklanmaktadır ki, söz konusu putlara veya ulu önderlere bağlanan kimseler tam bir bilgisizlik (cehalet) sonucu, kendi liderlerine sövüldü diye, varlık âleminin yaratıcısı yüce Allah’a dil uzatmaya, böylelikle “haddi aşma”ya kalkışırlar. Söz konusu bilgisizce haddi aşmaya sebebiyet vermemek lazım.

“İşte böyle, biz her ümmete yaptıklarını süslü (çekici) gösterdik, sonra onların son varışları Rablerinedir. O, yapmakta olduklarını onlara haber verecektir. Bütün insan toplumlarının “Son varışları Rablerinedir. O, yapmakta olduklarını onlara haber verecektir.” O gün hakikat apaçık ortaya çıkacak, kimin doğru veya yanlış yolda olduğu anlaşılacaktır. (10/Yunus, 56.) Gerek vahyi inkâr edenler, gerekse saygısızlık gösterenlere karşı takınılacak tutumlar sıralanırken, son aşamada takınılacak tutumun onları kendi hallerine bırakıp son hükmü Allah’ın vereceği beklemek olduğu belirtilmektedir. Eninde sonunda herkes O’nun huzuruna çıkacak, yapıp ettiklerinin hesabını verecektir. Bu dünyada ne kadar tartışırsanız tartışın, kavga edin veya fikir ve inanç ayrılıklarını savaş sebebi yapın, kişiler kendi vicdanlarında, zihin ve beyinlerinde ikna olmadıkları sürece onların düşünce ve inançlarını değiştirmek mümkün değildir. Herkesi kendi inancında ve düşüncesinde bırakmak demek, her düşünce ve inancın doğru ve sahih olduğunu kabul etmek demek değildir, sadece son hükmü Allah’a bırakmaktır.

II

“O, size Kitap'ta: "Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğinizde, onlar bir başka söze dalıp geçinceye kadar, onlarla oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz" diye indirdi. Doğrusu Allah, münafıkların ve kâfirlerin tümünü cehennemde toplayacak olandır.” (4/Nisa, 140.)

Müslümanlar, zayıf oldukları Mekke’de yaşıyorken, istemedikleri halde müşriklerin sohbetlerine katılır, bu arada Kur’an ve Hz. Peygamber (s.a.v) hakkında yapılan alaycı (müstehzi) konuşmalara kulak misafiri olurlardı. Bu sohbetlere müdahale etme imkânları yoktu, içleri acıyarak da olsa bazen dinlemek zorunda kalırlardı. Medine’ye geldiklerinde de, onlardan bir bölümü, özellikle inancı henüz tam yerine oturmamış bazen kuşkuya düşenler bu sefer Yahudi hahamlar, münafıklar veya müşrik Araplarla sohbetlerinde benzer alaycı konuşmaları dinlerlerdi. Durum farklılaştığından –çünkü artık Müslümanlar güç ve kuvvet sahibi olmuştu-, onlarla oturmak ve kendilerini saklamak zorunda değildiler.

İşte buna işaret etmek üzere bu ayet indi. Kur’an-ı Kerim, İslam’ın kutsallarının alay konusu olduğu bu tür sohbetlere katılmayı yasaklamakta, bu sohbetlere tanık olanların hemen toplantıyı terketmelerini emretmektedir. Kitapta indirilen hüküm budur. Yasaklanan, gayrimüslimlerle sohbet, fikri alış veriş, seviyeli ve zihin açıcı tartışma (muahedeye zemin hazırlayacak müzakere ve muarefe) veya faydalı beşeri ilişki değil, İslam’ın kutsallarının, (mesela Allah’ın birliği, Kur’an, Hz, Peygamber’in şahsiyeti, sahabeler, İslam’ın hükümleri, inançları vb. konuların) alay konusu olmasıdır. Bunun “hoşgörü”, ortak sorunlar karşısında ortak sorumluluklar yüklenmek demek olan “diyalog”la veya “düşünce ve ifade özgürlüğü”yle ilgisi yoktur. Belli bir edeb dairesi içinde her düşünce dile getirilebilir, tartışılır. Ama alay, hakaret/tahkir, küçük düşürme başka bir şeydir. Nitekim yukarıda gördüğümüz gibi En’am sûresinin 108. ayetinde, Müslümanların da başka din ve inançtan olanların kutsallarına dil uzatmamaları öğütlenmektedir.

Müslümanlar eğer bu meclislerde sohbetin yönünü veya konusunu değiştirmeyecek konumda iseler, toplantıyı terketmeleri gerekir. Kur’an, böyle yapmayacak olurlarsa, kulaklarının bunlara alışacağını, kalplerinin nasır tutacağını ve bunun sonucunda Müslümanların da onlara benzeyeceğini söyler. İslam’ın kutsallarını alay konusu yapanların münafıklar ve inkârcılar olduğu anlaşılıyor. Çünkü ayet, Allah’ın bunların tümünü cehennemde toplayacağını haber veriyor. (Bkz. 5/Maide, 57-58; 6/En’am, 68-69 ve 108.)

III

“Ey iman edenler, sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun (konusu) edinenleri ve kafirleri dostlar (veliler) edinmeyin. Ve eğer inanıyorsanız, Allah’tan korkup-sakının. Onlar, siz (birbirinizi) namaza çağırdığınızda onu alay ve oyun (konusu) edinirler. Bu, gerçekten onların akıl erdirmeyen bir topluluk olmalarındandır.”(5/Maide, 57-58)

Ayet, özellikle Kitap ehlinden İslam dinini alay ve eğlence konusu yapanların ve açıktan zaten inkârcı oldukları bilinenlerin dost edinilmemesi gerektiği vurgulanır. Bu tutarlı ve elbette gerekli bir uyarıdır. Zira farklı din mensupları veya başka insan toplulukları arasında bir arada yaşama iradesi belirecekse, grupların birbirlerinin din ve inançlarına saygılı olmaları zarureti vardır. Farklı topluluklar arasında tesis edilecek ilişkinin anahtar terimi “ihtiram”dır. (İhtiram için bkz. Ali Bulaç, Medine Sözleşmesi, s. 483 vd.) Karşılıklı ihtiram varsa, dini gruplar birbirlerinin din ve inançlarına, ibadetlerine, kutsallarına, hak ve hukuklarına mütecaviz davranmazlar. Onların can, mal, namus ve nesil emniyetlerini tehdit edecek tutum ve davranışlardan, dinin koruduğu hüküm ve kuralları ihlal etmekten kaçınmaya özen gösterirler. Müslümanlar öncelikle bu hassasiyete sahiptirler. Ama Müslümanların her şeyden önce ve büyük hassasiyet gösterdikleri husus dinlerinin ciddiye alınmasıdır. Dinlerini ciddiye almayanlarla dostluk ilişkisi kurulmaz; aksi halde gerektiği gibi Allah’tan korkup sakınılmamış olurlar, bu da takvaya aykırıdır.

Burada sözü geçen "velayet"i sadece dostluk, arkadaşlıkla sınırlandırmak doğru değil, siyaset ve yönetim boyutunu da eklemek lazım. Buna göre Kur’an ayetleri veya İslam dininin değerleriyle alay edenler Müslümanlar tarafından yönetici olarak seçilemezler. Nisa (4), 140’ta  “dinin alay konusu olduğu meclislerin terkedilmesi” emredilir; Maide (5), 108’de Müslümanların da “inkarcıların kutsallarına sövmemeleri” tembih edilir

Ayetin nüzul sebebinde Kitap ehli söz konusuysa da “dinle veya Kur’an ayetleriyle alay eden Müslümanlar da” aynı hükme tabidirler; tıpkı “altını ve gümüşü biriktirenler” hakkındaki hükmün aynı fiili yapan Müslümanlar için de söz konusu olduğu gibi (bkz. 9/Tevbe, 34-35.)

Surenin 57 ve 58. ayetlerinde dostluklarından sakınılması gereken Kitap ehlinden kimseler, belirgin olarak veya dolaylı yollarla Müslümanların ibadetlerine, özellikle namazlarına karşı saygısız bir tutum içindedirler. “Namaz dinin direğidir”, İslam dininin en önemli ve büyük şiarıdır. Müezzinler günde beş kere Müslümanları namaza çağırır. Kitap ehlinden bu evsafta olanlar, ezandan başlayarak Müslümanların namazları ve genel olarak ibadetleriyle alay ederler. Aslında bu onların ne kadar akılsız olduklarını gösterir. Çünkü eğer kendi dini geleneklerinin sahih kaynaklarına (vahyin bozulmamış aslına) inebilselerdi, peygamberlerinin de kendilerini Allah’a ibadet etmeye davet ettiğini göreceklerdir. Kaldı ki, ibadet şekilleri farklı olsa da son dinin müntesipleri için emrettiği bir ibadeti (ezanı ve namazı) alay konusu yapmak akıllı kimselerin işi olamaz.

Maturidi böylelerinin "kendilerine fayda sağlayan akla sahip olmadıkları"nı söyler. Kendi faydalarını gözetecek olsalardı aklederlerdi. Nitekim cehenneme atılacakları zaman, “Eğer akıl edecek olsaydık bu yakıcı ateşte olmazdık” (67/Mülk, 10) diyeceklerdir. Daha genel çerçevede düşünecek olursak, iman etme ile akletmenin birbirinin lazimesi olduğu sonucuna varırız. Yani akleden iman eder, iman eden akleder. Bu da Hıristiyan-laik Batı telakkisinin öne sürdüğünün aksine, akıl ile iman arasında herhangi bir çatışma veya ayrılığın olmaması gerektiğini göstermektedir.

Yahudiler Medine’de ezanla ve namazla alay etmeye başladılar. Bu alaycı, hatta tahkir edici tutumun gerisinde neler yatıyordu? Kur’an’a göre bunun sebebi, Müslümanların tarihteki Nübüvvet geleneğine sahip çıkmalarıdır. Çünkü Müslümanlar, bütün peygamberlerin Allah’tan aldıkları vahiylere inanırlar, doğruluklarını teslim ederler ve Son Peygamber’e inen vahyin, zincirin devam eden son halkası olduğunu bilirler. Kitap ehli hem kendi sahih geleneklerinden kopmuşlardır, hem aslında bu sahih geleneği namaz ibadetiyle devam ettiren Müslümanlarla alay etmek suretiyle yoldan çıkmış (fasık) duruma düşmektedirler. Bu demektir ki Kitap ehlinden bu tutum içinde olanlar, ne yaptıklarının farkındadırlar. Bu onların günah yükünü kat kat arttırmaktadır. Tarihte Allah’ın kendileri için koyduğu yasağı çiğnemişlerdi. (Bkz. 4/Nisa, 140; En’am, 68 ve 108.)

59. ayette hayli ilginç bir terim üzerinden Kitap ehlinin Müslümanlara karşı sosyo-psikolojik tutumu anlatılmaktadır: “İntikam”. Kelimenin birden fazla anlam seviyesi var: Ta’n, yani kin ve husumet, düşmanlık; ayıplama, yadırgama; beğenmeme, hoşlanmama, çekememe; intikam alma. Kitap ehli iki büyük eksiğe sahip bulunmaktadır:

a) Müslümanların Hz. Peygamber’e indirilen son vahiy yanında öncekilere vahiylere de inanmalarını kabullenemiyorlar. Bu temel bir ihtilaf noktasıdır, kendi dinlerinin tahrifata uğradıkları gerçeğini reddediyorlar.

b) Bununla bağlantılı olarak son inen veya daha öncesinde inen vahiylerin öğretilerine ve hükümlerine göre hayat tarzlarını düzenlemiyorlar. Böyle olunca beşeriyet tarihi boyunca tekrar tekrar vurgulanan Münzel Şeriat’ın esaslarına göre yoldan çıkmış, sapmış oluyorlar, dolayısıyla (fasıklar topluluğu) sıfatını alıyorlar.

Bugün de onların hayat tarzını ve sistem özelliklerini devam ettiren güçler hakim konumda bulunmaktadırlar. Yani 7. asrın ilk yarısında Arap yarımadasında gözlenen bu insan profili evrensel olduğu için tarihin her döneminde varlığını sürdürmektedir.  (Ali Bulaç, Kur’an Dersleri, II, 528-529; III, 32-37; 166-168.)

Dinimize hakaret veya saldırı yapıldığında bu ayetler ışığında tepkilerimizi koyduğumuzda hem asli değerlerimize sahip çıkmış oluruz, hem bize karşı kurulmuş komplo ve tuzaklara düşmemiş oluruz.

alibulac.net