Ali Bulaç
Giriş Tarihi : 19-05-2020 09:17   Güncelleme : 23-05-2020 09:42

Ali Bulaç Yazdı: Varlığın Ve Bedenin Sekülarizasyonu..

Sekülerlik, laiklikten daha kapsamlı ve nüfuz edici bir kavram olarak dinin dışarı çıkarılması; sekülarizm bunun ideolojisi; sekülarizasyon dinin dışarı çıkarılması için uygulanan politikaların toplamı ve çeşidini ifade eder.

Ali Bulaç Yazdı: Varlığın Ve Bedenin Sekülarizasyonu..

 “Sekülerlik” ve “sekülarizm” konularında müphemlik var. Kısaca şöyle tarif etmek mümkün:

Sekülerlik, laiklikten daha kapsamlı ve nüfuz edici bir kavram olarak dinin dışarı çıkarılması; sekülarizm bunun ideolojisi; sekülarizasyon dinin dışarı çıkarılması için uygulanan politikaların toplamı ve çeşidini ifade eder.

Bedenvarlık aleminin bir düzeyidir; hem ontolojisi hem özü/mahiyeti itibariyle varlıktan ayrı düşünülemez.  Varlık sekülerleştildiğinde  beden de bittabi ve bizzarure sekülerleştirilir:

İslam inancına göre evren Allah’ın isimlerinin (Esma) varlık alanına çıkmasıdır. Bu, İslam kelamının kurucu-bilgi mahiyetinde işaret ettiği bir hakikat ise, isimlerin ve sıfatların tezahürü olmayan bir varlık  yoktur. Aksi nasıl düşünülebilir ki, her şey yaratılmışken ve her yaratılmışın bir yaratıcısı (düzeninin ve yasalarının takdir edicisi) var iken, Allah’tan bağımsız bir varlık alanı kendi kendine varolsun? Allah bütün varlığın Yaratıcısı’dır (Halık); O’nun yaratmadığı, kendi kendine var olan bir karışlık alan tasavvur edilemez.

Yaratılışla ilgili çeşitli teoriler geliştirilebilir. Kur’an-ı Kerim, açık bir biçimde varlığın “Kün (Ol)!” emriyle yaratılışa geçtiğini belirtir. Bugün adına Big Bang denen ilk patlamayla evrenin oluştuğu öne sürülmektedir.  “Kün/Ol” emriyle “kainat” yaratılışa geçti, “tekvin (yaratılış)” devam etmektedir. “Tekvin” hem kozmik düzendir hem aksamadan işleyen tabiat yasalarıdır.

 “Kün/Ol!” bir emirdir (36/Yasin, 82). İrfan dilinde yaratılışın başlangıcı olan bu emre “Nefesürrahman (Rahman’ın nefesi)” deriz. Allah “Bir şeye ‘Kün/Ol’ dedi mi, hemen-peşi sıra oluverir”. Burada dikkat edilmesi gereken nokta şu ki, oluş fiilinin (yekûn) muzari (şimdiki veya geniş zaman) gelmesidir. Yani, Allah, “Kün/Ol!” dedi, emr-i ilahi peşisıra oluvermeye başladı ve hala/el’an olmaya devam etmektedir. Başka bir ifade ile yaratılış bir kereliğine olmuş bitmiş değildir, kalemin kağıt üzerinde biteviye yazmaya devam etmesi gibi yaratılış devam etmektedir. Siz buna, Bin Bang ile bundan 13,7 milyar sene önce vuku bulmuş olan patlamanın devamı gözüyle bakabilirsiniz. Allah-u a’lem, bütün evrenin içinde dürülüp toplandığı bu ilk noktanın patlaması “Kün/Ol!” emrinin verilmesi, bir balon gibi evrenin genişlemesi “yekun fiili”yle yaratılışın devam etmesidir.

 Pekiyi, hakikat bu iken, insan varlığı nasıl “dini alan ve din-dışı alan”, “kutsal ve profan” veya “Tanrı’nın müdahil olduğu alan ve tamamen insana ait özerk/otonom alan” şeklinde bölebilir ve zannınca Allah’ın mülkünden kopardığı bir alanı kendisi temellük eder, burası bana aittir, buraya din veya Tanrı karışamaz, ben istediğimi burada yapabilirim, diyebilir!

Doğu da Allah'ındır, batı da. Her nereye dönerseniz Allah'ın yüzü orasıdır. Şüphesiz ki Allah, kuşatandır, bilendir.“ (2/Bakara, 115). Sadece dünya gezegenine göre “doğu ve batı” değil, diğer bütün gezegen ve yıldızlara göre de “doğular ve batılar Allah’ındır.”

Varlık alemi birden fazladır (alemiyn) ve hepsinin Rabbi Allah’tır (1/Fatiha, 1). Varlık “alametler”den ibarettir. Alem (ler) Allah’ın dışında olan her şeydir. “İlim”, alem üzerinde Allah’ı “bilme” faaliyetidir; yani alem, ilim ve alametlerin tevhidi söz konusudur. Hz. Ali, “dinin evveli Allah’ı tanımaktır” der, biz Allah’ı bir bilgi nesnesi olarak bilemeyiz ama varlık alemi üzerinde yapacağımız geniş boyutlu bir bilgilenme ve tefekkür faaliyeti sonunda O’nu tanırız ki, buna Marifetullah denir.

Bütün varlık Allah’ı tesbih eder; isteyerek veya istemeyerek O’na boyun eğmiştir; yani özerk değildir, onu biz zihnimizde ve bir vehim sonucu özerkleştiriyoruz. Çünkü yasaları vaz’eden ve işler halde tutan Allah’tır. Her tabiat olayını kendisine bağlayabileceğimiz bir “sebep” vardır, ama hiçbir sebep kendi kendini var edemez, kendinde sebep değildir. Sebepleri de Yaratan vardır. Tabiat yasaları (adetler) değişmezler, ama Allah isterse değiştirir; bazen ateş yakmaz (Hz. İbrahim’i yakmadı), su boğmaz (Hz. Musa ve kavmini boğmadı). Çünkü eğer istisnai hallerde değişebilirlikleri olmasaydı, tabiat yasalarına uluhiyet izafe etmek gerekirdi ki, determinizm tam da budur. Mutlak determinize göre yasaların koyucusu Tanrı olsa bile, değişmezlikleri mutlak ise o vakit yasayı koyan yasaya bağımlı olur çünkü yasa mutlaktır ve değişmez. Bu spekülatif çukurdan çıkmanın tek yolu İmam Eş’ari’nin (874-936) dediği gibidir. Yasanın değişmezliği sürekliliğinden kaynaklanan itiyaddır, O dilerse yasayı hangi hikmete mebni koyduysa yine bir hikmete mebni olarak değiştirir.

Varlık fanidir, sonlu, sınırlı ve izafidir; her şey değişir, değişme halindedir ve canlıların tümü ölümlüdür. Bâki olan sadece Allah’tır ve O her an bir iştedir. Emir verip de elini çekmiş değildir. Yaratılış devam ediyor, Kün emrinden beri tek bir an halk, şe’n ve şuun kesintiye uğramadı. Değişim, değişmeyen bir varlığa işaret etmektedir.  Nesneleri harekete geçiren şey materyalist fizikçilerin zannettiği gibi salt ve kendi başına, yani sadece harici bir itki/itme değildir, belki nesnenin kendi müstakarrına doğru şevk ve aşkla yönelip seyr-ü sefer halinde olmasıdır. Her şey varlık denizinde akıp giderken, numtenahi deryada yüzerken (yesbehûn), aynı anda Halık’ını tesbih ediyor  (yusebbihûn).

Bu açıdan da baktığımız zaman, varlık-tabiat üzerindeki tasarrufumuz sınırsız ve mutlak değildir, keyfimize göre tabiatı özerkleştirip sorumsuzca kullanamayız. Tabiatı özerkleştirmeye kalkışmamız, onu asıl ve hakiki Maliki’nden çalıp temellük etmeye kalkışmamız anlamını taşır; biz bunun böyle olmadığını zahiren iddia etmeye devam etsek bile. Fizyolojik/biyolojik varlığımız, kucağında yaşadığımız tabiatın bir parçasıdır; canımız gibi bedenimiz de bize “emanet” olarak verilmiştir. O halde varlık aleminde, hayat süreçlerinde ve elbette kişisel ve toplumsal eylemlerimizde “din-dışı alan” yoktur, yani hakikat-i halde sekülarizasyon mümkün değildir. Varlık aleminin tamamı Kün emriyle tecelli eden Nefesürrahman ise “din-dışı” laki veya seküler ya da profan bir alan veya topluiğne ucu kadar bir nokta var mı? “Var” diyenlenbu alanı ancak zihinlerinde kurgulayabilirler, hakikatte ve gerçeklik dünyasında “var” dedikleri şeyin karşılığı yoktur. Kaf dağı veya anka kuşu varsa, laik-seküler alan da vardır.

Kelami manada varlığın sekülerleştirilip özerkleştirilmesi, ilahi değer ve hükümlerden tecrid edilmesiyle yakından ilgilidir. Varlığın seklerleştirilmesi kendiliğinden bedenin de sekülerleştirilmesi sonucunu doğurur. Bu sayede din, bedene ilişkin etkinlik ve eylemlerin tümünden dışarı cıkarılır beden ilahi değerler karşısında özerkleşirilir. Nikah bunun en anlaşılır örneğini teşkil eder:

Nikah, iki bedenin birleşmesi için Allah’tan izin talep etmektir. Beden ve can bize ait değildir, bedeni ve canı bedende yaratan Allah’tır. Canın yuvası beden Allah’tan bir emanettir, beden bize ait olmadığından onu istediğimiz gibi kullanamayız. Bu perspektiften, suç işlerken kullandığımız organlarımız ahirette aleyhimizde şahitlik edeceklerdir (41/Fussilet, 19-22). Bu dehşet verici bir olaydır; bir et parçası dilimize nutk yetisini veren diğer et ve kemikparçası organlarımızada nutk yetisi verir.

Biz bedenimizi O’nun rızasına, gösterdiği şekilde kullanmak durumunda olduğumuzdan, yuva kurmak üzere bir erkek ve bir kadın bir araya geldiklerinde, emanet bedenlerini yaratan Allah’tan izin alarak birleştireceklerdir. Hayvan kesildiğinde “Bismillah” denmesinin sebebi “Allah adına” hayvan kesilme mecburiyetidir. “Bismillah” deriz ama arkasını getirmeyiz yani “er Rahman ve’r Rahim” demeyiz; diyecek olsak Rahman ve Rahim Allah adına can alamayız. Cinayet Allah’ın verdiği canı almak, O’nun kutsal binasını yıkmak olduğundan haramdır. “Beden bana ittir, dilediğim gibi kullanırım” diyen bir başkasının mülkünü rızası dışında kullanmak istemektedir. Bu yüzden kendi isteğiyle dahi olsa kişi canına kıyamaz; intihar yasak olduğu gibi zina da yasaktır. Liberal felsefe değerlerin kaynağına bireyin tercih ve serbestiyetini yerleştirdiğinden, ilahi hükümlerin haramlarını ve helallerini bireysel tercihe indirgedi. Buna göre bir eylem bireysel tercihe konu olunca “meşruluk” kazanmış olur. Ama bana ait olmayan bir şeyi tercihime göre kullanmam nasıl meşru olabilir?

Bu durumda belediye başkanı veya onun adına belediye memurunun bir erkekle bir kadını karıkoca ilan etmesi İslam kelamı açısından caiz değildir. “-Belediye Başkanının bana verdiği yetkiye dayanarak” cümlesi İslam kelamı açısından sorunludur. Doğru cümle “-Allah’ın emri ve peygamberin sünnetiyel”dir. “İmam-ı Azam’ın içtihadıyla” eki de hem fuzulidir hem sorunludur. Bir eylemin delili Allah’ın ayeti ve Hz. Peygamber’in sahih sünneti ise şu veya bu müçtehidin içtihadı aranmaz. Nikah devletin iznine tabi değildir, Hıristiyanlıktaki gibi “yemin” de olmadığından Belediye memuru, evlenecek çiftin  serbest beyanlarına bakarak onları resmi kayda geçirme yetkisine sahip olabilir ancak. Elbette bu kelami hükümlere inanmayan kişiler, istiyorlarsa nikahlarını belediyede kıydırırlar ama başkalarını da laik nikah kıymaya zorlayamazlar. Bu açıdan 2017 yılında müftülüklere de nikah kıyma yetkisinin verilmiş olması yerinde olmuştur, inanan insanları rahatlatmıştır.

İşte bu sivil-medeni alanla ilgili çok hukukluluktur (Daha geniş bilgi için bkz. Ali Bulaç, Medine Sözleşmesi, Çıra Yayınları, İstanbul-2020, s. 356-496).

alibulac.net.