ANALİZ
Giriş Tarihi : 13-05-2020 08:57   Güncelleme : 13-05-2020 08:57

Osman Nuri Topbaş'ın kaleminden: Ramazan bir ömür....

Bir virüsten kendimizi ve ailemizi korumak için aldığımız karantina tedbirlerinin tefekkürüyle, toplumun mânevî dünyasındaki salgın hastalıklardan, yani bâtıl fikir ve inançlardan, şerlerden, fısk u fücurdan da kendimizi, çoluk-çocuğumuzu ve çevremizi muhafaza hassâsiyetimizi artırabiliyor muyuz?

Osman Nuri Topbaş'ın kaleminden: Ramazan bir ömür....

Biz âciz kullarını; “evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu da Cehennem azâbından kurtuluş”[1] vesîlesi olan Ramazân-ı Şerîf ile tekrar müşerref kılan Cenâb-ı Hakkʼa, sonsuz hamd ü senâlar olsun.

Ramazân-ı Şerîf, Cenâb-ı Hakk’ın ümmet-i Muhammed’e bahşettiği, mânevî kıymetlerle dolu, ilâhî bir hazine… Senenin kalbi mesâbesinde bulunan bu ay, iç ve dış dünyamızı maddî ve mânevî kirlerden arındırmanın en bereketli zamanı. Âdeta mânevî bir rehabilite mevsimi…

Bilhassa büyük iptilâ ve musibetlerin bütün cihânı sardığı bir hengâmda yaşadığımız bu Ramazân-ı Şerîf’te, Cenâb-ı Hakk’a öyle bir duâ, tevbe, istiğfar, hamd, zikir, şükür ve sâlih amellerde bulunalım ki, onlar hem dünyanın hem de ukbânın mihnet ve meşakkatlerine karşı bizlere birer “vesîle-i necât” yani “kurtuluş vesîlesi” olsun.

Kur’ân’ın İndirildiği Ay:

Âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere;

“Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’ân’ın indirildiği aydır…” (el-Bakara, 185)

Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerîm’in nâzil olduğu bu mübârek ayda, dünyevî ve uhrevî kurtuluşumuz için verilen ilâhî tâlimatları, derin derin tefekkür etmeliyiz. Yüce kitabımızın mukâbelesine ilâveten, muâmelesine de titizlikle gayret göstermeliyiz.

Zira Kur’ân’ın sadece sadâsını dinlemek veya hakîkat haritasını gözden geçirmek kâfî değildir. Fudayl bin Iyaz g’in şu îkâzı ne kadar mânidardır:

“Kur’ân-ı Kerîm, amel edilsin diye indirildi; fakat insanlar onun sadece okunmasını amel edindiler.”

Esâsen mü’minin her yirmi dört saatinde mutlakâ yer alması gereken Kur’ân ile ünsiyeti, bu mübârek günlerde daha da artırmaya gayret etmeliyiz. Onun mânâ ikliminde kalben derinleşmeli, muktezâsınca amel etmeliyiz. Bütün hâl ve tavırlarımızı, Kur’ân ile istikâmetlendirmeliyiz.

Unutmayalım ki Kur’ân-ı Kerîm, onun ahkâmıyla âmil, ahlâkıyla kâmil olanlara kıyâmet günü şefaatçi olacaktır. Fakat bunun aksine, onu ihmâl edenlerden de şikâyetçi olacaktır.

Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerîm’in Dünya semâsına indirildiği bu mübârek ayda; “Hesaba çekilmeden evvel kendinizi hesâba çekiniz…”[2] düstûrunca, kulluk hayatımızı tekrar gözden geçirmeliyiz. Bizleri felâket girdaplarından çekip kurtarmak için gönderilen Allâh’ın ipine sımsıkı sarılmalı, âdeta canlı bir Kur’ân olma gayretine girmeliyiz. Her iki cihanda da saâdet ve selâmetin, Kur’ân’ın hayat veren ölçülerine riâyete bağlı olduğunu cân u gönülden idrâk etmeliyiz.

Ramazan İkliminde Günümüze Bir Bakış:

Ne ibretlidir ki, ömür takvimimizde hattâ belki de dünya tarihinde hiç olmadığı kadar özel günlerden geçiyoruz. Bir salgın hastalık sebebiyle kısmî bir karantina altında Ramazân-ı Şerîf’i idrâk ediyoruz. Câmilerimiz cemaatle namaza kapalı, Ramazan coşkusunu din kardeşlerimizle beraber yaşadığımız teravihler, iftarlar, mukâbeleler, artık evlerin mahdut sınırları dâhilinde.

Bu sıra dışı şartlar, bizi pek çok hususta nefis muhâsebesine sevk etmelidir. Düşünmeliyiz ki:

Bu salgından korunmak için gözettiğimiz sosyal mesafe kâidesini, mânevî sıhhatimiz için ne kadar tatbik edebiliyoruz? Yani haramlar, kerahatler, şeytânî vitrinler, nefsânî ekranlar ve Allâh’ın gazaplandığı kimselerle aramıza da mesafe koyabiliyor muyuz?

Elimizi ve evimizi dezenfekte ettiğimiz gibi; gönül hânemizi de tevbe, istiğfar ve nedâmet gözyaşlarıyla, günah, mâsıyet ve gaflet kirlerinden arındırabiliyor muyuz?

Bir virüsten kendimizi ve ailemizi korumak için aldığımız karantina tedbirlerinin tefekkürüyle, toplumun mânevî dünyasındaki salgın hastalıklardan, yani bâtıl fikir ve inançlardan, şerlerden, fısk u fücurdan da kendimizi, çoluk-çocuğumuzu ve çevremizi muhafaza hassâsiyetimizi artırabiliyor muyuz?

Beden sağlığımız için bağışıklık sistemimizi desteklemek uğruna vitamin takviyeleri alıp gıdamıza dikkat ettiğimiz gibi, rûhumuzun sıhhat ve selâmeti için nefis ve şeytana karşı mânevî direncimizi artıracak takvâ tedbirlerine de sımsıkı sarılabiliyor muyuz?

Maddî sıkıntıları defetmek için yaptıklarımızın yanı sıra, “sadaka belâyı defeder”[3] sırrınca, infak ve yardımlarımızla kırık kalplere tesellî, mahzun sîmâlara tebessüm olabiliyor muyuz?

Zâhirî bakımdan birer karantina mekânına dönen evlerimizi, mânen bir mescid, bir mektep, bir uzletgâh, bir îtikâf mekânına döndürebiliyor muyuz?

Îtikâf Ayı Ramazân-ı Şerîf:

Virüs tehdidiyle evlerimize kapandığımız şu zamanları, Ramazân-ı Şerîf’in mühim bir ihyâ vesîlesi olan “îtikâf” için fırsat bilmeliyiz.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ilk vahye mazhar olmadan evvel Hira Mağarası’nda inzivâ hâlinde yaşadığı tefekkür ibadetini, bizler de gücümüz nisbetinde evlerimizde tatbik edebiliriz. Hak dostlarının kalbî tekâmül için girdikleri, zaman zaman da sevenlerine tavsiye buyurdukları uzlet eğitiminden, çile çıkarma terbiyesinden bizler de gücümüz nisbetinde hissedâr olabiliriz.

Bu takdirde, bir zahmet gibi görünen evlere kapanma çilesi, Cenâb-ı Hakk’ın lûtfuyla müstesnâ bir rahmete dönüşmüş olur.

Nâfile îtikâf için belli bir zaman şartı yoksa da Allah Rasûlü’nün mühim bir sünneti olan îtikâfa daha ziyâde “aşr-ı âhir” denilen, Ramazan’ın son on gününde girilir. Nitekim Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- Vâlidemiz;

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Ramazan’ın son on gününde îtikâf buyururlardı.” demiştir. (Buhârî, Îtikâf, 6)

Dolayısıyla îtikâf, Kadir gecesini tam bir ibadet vecdiyle ihyâ etmenin en güzel yollarından biridir. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; günahların bağışlanmasına, Cehennem’in uzaklaştırılmasına vesîle olan îtikâfa, ümmetini husûsan teşvik etmişlerdir.

Bin Aydan Hayırlı Kadir Gecesi:

Ramazân-ı Şerîf’in bir kısmı artık geride kaldı. Fakat önümüzde hâlâ son derece kıymetli günler var. Zira Ramazân-ı Şerîf’in büyük bir lûtuf ayı olmasının en mühim sebeplerinden biri, “Kadir Gecesi” gibi muazzam bir ilâhî ikramı içinde barındırmasıdır.

Kadir gecesi, ilâhî mağfiretin coşup taştığı, ümmet-i Muhammed’e sonsuz ihsanların bahşedildiği bir gecedir. Kadir gecesi, peygamberler içinde yalnız Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼe ve O’nun hürmetine ümmet-i Muhammed’e bahşedilen husûsî bir ikrâm-ı ilâhîdir. Rabbimiz’in, böylesine muhteşem bir mânevî hazineyi ihsân etmesi, Oʼnun Habîbʼine olan engin muhabbetinin bir tezâhürüdür.

Bu sebeple, dâimâ Rasûlullah Efendimiz’e minnettar kalmalı, O’nun ne büyük bir lûtf-i ilâhî olduğunu idrâk etmeliyiz. Zira âyet-i kerîmede buyrulur:

“Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allâh’ın âyetlerini okuyan, kendilerini (kötülüklerden ve inkârdan) temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, mü’minlere büyük bir lûtufta bulunmuştur…” (Âl-i İmrân, 164)

Böylesine kadri yüce bir Peygamber’e ümmet olduğumuz için de Cenâb-ı Hakk’a şükrümüzü artırmalıyız.

Yine Kadir gecesinin müstesnâ fazîleti sebebiyledir ki, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, o geceyi Ramazan geceleri içinde bizzat aramış ve bunu ümmetine de emir buyurmuştur.

Bu ilâhî hazineden mahrum kalmamak için Kadir gecesini, Ramazan’ın ilk gecesinden itibâren ve bilhassa yirmisinden sonraki tek gecelerde aramak gerekir. Kadir gecesi, umûmî kanaate göre Ramazan’ın 27ʼnci gecesidir. Fakat başka zamanlara da denk gelebildiği için, bütün Ramazan gecelerine ayrı bir îtinâ göstermek gerekir.

Yine bu gece, Kur’ân-ı Kerîm’in nüzûlüyle nurlanmış, bu gecenin ihtişâmına binâen, hakkında müstakil bir sûre indirilmiştir. Dolayısıyla bu müstesnâ vakit, Kur’ân ile daha yakından hemhâl olma vaktidir.

Bu gece, Cebrâil -aleyhisselâm- ve diğer meleklerin akın akın yeryüzüne indirilmesi ile de ayrı bir rûhâniyet kazanmıştır. Mü’minlere görülmez nûrânîler tarafından selâm verilen, feyz ve bereket dolu bu gecenin kıymetini, şu hadîs-i şerîf ne güzel beyân etmektedir:

“Kadir gecesini, fazîlet ve kudsiyetine inanarak ve sevâbını yalnız Allah’tan bekleyerek ibadet ve tâatle geçiren kimsenin -kul hakkı (ve diğer borçları) hâriç- geçmiş günahları bağışlanır.” (Müslim, Müsâfirîn, 175/760)

Cenâb-ı Hak, Kadir gecesi vesîlesiyle bin ayın, yani 83 küsur yıllık bir ömrün faziletini ve ecrini mü’minlere bir gecede ihsân ediyor. Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Ramazan’da Allâh’ın öyle bir gecesi vardır ki bin aydan daha hayırlıdır. Kim o gecenin hayrından mahrum kalırsa gerçekten büyük bir kazançtan mahrum kalmış olur.»” (Nesâî, Sıyâm, 5; Ahmed, II, 230, 385, 425)

Ramazân-ı Şerîf ve Ömür Tefekkürü:

Ramazân-ı Şerîf, ömür takvimi üzerinde derin bir tefekkür vesîlesidir. Hastalıkların ve hattâ vefat haberlerinin gündemimizde sıkça yer aldığı bir zamandan geçiyoruz. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, nefsânî taşkınlıkların ve gafletin bertarafı için “ölümü sık sık tefekkür etmeyi” tavsiye buyurmuşlardır.[4] Bu tefekkürle gönüllerimizi ihyâ edebilirsek, bu da büyük bir mânevî kazanç olur -inşâallah-.

Maalesef günümüzde; “bırakınız yapsın, bırakınız geçsin, altta kalanın canı çıksın” diyen kapitalist, liberalist ve menfaatperest bir anlayış cihâna hâkim durumda. Bu sistem, hiçbir mânevî mes’ûliyet hissi taşımadan, vicdânî ve ahlâkî bir kaygı gütmeden, Dünya’nın kaynaklarını acımasızca sömürüyor. Havayı, suyu, toprağı kirletiyor, nebâtat ve hayvanâta zarar veriyor. Hattâ maddî-mânevî değerlerini sömürmek sûretiyle insana kıyıyor. Âdeta “âhiretsiz bir dünya” hayaliyle zulmediyor, insanlığı da bu ham hayale inandırmaya gayret ediyor.

İnsan, âhireti unuttuğu zaman dünyanın ve nefsinin esiri oluyor. Toplumlar, felâketini saâdet zannedecek kadar derin bir gaflet şaşkınlığına sürükleniyor.

İşte uhrevî manzarasıyla Ramazân-ı Şerîf, sanki gaflet bataklığına saplanan dünyaya, yeniden silkelenip özüne dönmek ve temizlenmek için bir can simidi lûtfediyor. Oruç başta olmak üzere Ramazân-ı Şerîf’in bütün irfan dersleri; insanın tefekkür melekelerini açıyor, kalbini inceltiyor, vicdânını canlandırıyor.

Rabbimiz’e tekrar hamdolsun ki bu senenin Ramazân-ı Şerîfʼine mülâkî olabildik. Lâkin gelecek senenin Ramazanʼına da erebilecek miyiz, meçhul… Zira geçen Ramazan’da aramızda olup da bu Ramazan’da olmayan nice kardeşimiz var. Bu hakîkatin verdiği ibret dolu mesajı ciddiye alalım. Ömrümüzün kalan kısmını, geçen kısmından daha hayırlı kılabilmek için, elimizden gelen hiçbir hayrı ertelemeyelim. Zira ecel senedinin vâdesi meçhul. Ve ömür nîmeti bir defaya mahsus; ne tekrarı var, ne de telâfisi…

Hepimiz, bu fânî cihan mektebinin talebeleriyiz. Tahsilimiz, son nefesimizle sona erecek, îman ve amellerimizle toprağa gömüleceğiz. Kıyametten sonra ise asıl ve ebedî hayat başlayacak. Dünya mektebinin karnesi orada elimize verilecek: “Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin kâfîdir.” (el-İsrâ, 14) buyrulacak.

Dolayısıyla ecel gelip çatmadan, tevbe edip sâlih ameller işlemekte acele etmeliyiz.

Tâbiînden Âmir bin Abdikays g, ölümü yaklaşınca ağlamaya başladı. Kendisine:

“–Niçin ağlıyorsun?” diye sordular.

O da şöyle cevap verdi:

“–Ne ölüm korkusuyla ne de dünyaya duyduğum hırs sebebiyle ağlıyorum. Lâkin; sıcak günlerde oruç tutmaktan ve geceleri ibadet için kalkmaktan (teheccüdden) mahrum kalacağım diye ağlıyorum.” (Zehebî, Siyer, IV, 19)

Bu sebeple zâhiren ne kadar uzun görünse de, ebedî hayat yanında bir aylık Ramazan’dan da kısa bir müddet olan fânî ömrümüzü, ilâhî af berâtını alabilecek keyfiyette sâlih amellerle değerlendirmeye gayret edelim.

Bayramın Hakîkati:

Gerçek bayram saâdetine kavuşabilmek için, tıpkı Ramazân-ı Şerîf gibi, bayramı da ciddî bir kulluk şuuru içinde karşılayıp lâyıkıyla idrâk ve ihyâ etmek gerekir. Zira Ramazan bir takvâ mektebi, bayram ise onun mânevî bir şehâdetnâmesidir.

Bayramlar, aslâ tatil ve eğlence gibi ferdî mutluluk günleri değildir. Bilakis sıla-ı rahimde bulunmak, geçmişlerimizi hayırlarla yâd edip ruhlarını şâd etmek, dargınlıkları-kırgınlıkları ortadan kaldırmak ve îman kardeşliğini toplum plânında yaşatmak gibi nice mükellefiyetlerimizin edâsına vesîle olan, ictimâî ibadet günleridir.

Bu sevinç günlerinin hakîkatine ermek ise bilhassa muhtaçların ve gariplerin gönüllerini hoşnud etmekle mümkündür. Zira gerçek bayram saâdeti­nin seyredileceği en berrak ayna, bayram ettirilen kırık gönüllerdir. Unutmayalım ki merhamet ede­ne merhamet edilir. Hak rızâsı için sevindireni, Hak Teâlâ sevindirir.

Nitekim asr-ı saâdette de bayrama; infak, ikram ve sadakalarla hazırlanılır; bayram, Allah için yapılan fedakârlıklar ile karşılanırdı.

Fakr u zarûret içinde kıvranan muhtaçların gözlerinde, en çok Ramazan’ın teşrîfiyle ümit ışığı parlar. Zira zekât, fitre ve sadaka gibi mâlî ibadetler, tebessümü unutmuş nice yüzleri, bilhassa bu ayda sürûra kavuşturur.

Bu mübârek ayda fitre/fıtır sadakası, şerʼan zengin sayılan her müʼ­mine vâcip, hattâ bazı görüşlere göre farzdır. Fitre, bayram namazına kadar verilirse makbul olur. Daha sonra ise, fitre dışında bir sadaka hükmüne girer.[5] Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, fakir müʼminlerin de bayrama huzurla girebilmeleri için, fitrelerin bayramdan önce verilmesini istemiş; “Onları bu (bayram) gününde aç dolaşmaktan kurtarınız!” buyurmuştur. (İbn-i Sa’d, I, 248)

Bizler de bu hakîkatler ışığında, memleketimizdeki Muhâcirlere Ensâr olalım. Kimsesizlerin kimsesi, çâresizlerin ümit ışığı olmaya gayret edelim. Onların hâl-hatırlarını soralım. Ayrıca dünyanın dört bir yanından yükselen imdat çığlıklarına ve sessiz feryatlara kulak verelim. Gücümüzün yettiği yere elimizi uzatalım, gönlümüzü açalım.

Bayramlar, rûhânî bir sürûr içinde, bir ibadet vecdi ile yaşanmalıdır. Nitekim bayram gün ve gecelerinde yapılan hamd, şükür, zikir, tesbîh, tekbîr ile ferdî ve ictimâî bütün kulluk tezâhürlerine, Cenâb-ı Hakk’ın müstesnâ mükâfatları vardır. Nitekim hadîs-i şerîfte:

“Ramazan ve Kurban bayramı gecelerini, sevâbını Allah’tan umarak ibadetle ihyâ edenlerin kalbi, -bütün kalplerin öldüğü günde- ölmeyecektir.” buyrulmuştur. (İbn-i Mâce, Sıyâm, 68/1782)

Bu itibarla bayram geceleri de ganimet bilinmelidir. Unutulmamalıdır ki esas bayram; selîm bir kalp, müsterih bir vicdan ve yüz aklığıyla Cenâb-ı Hakk’ın huzûruna varıldığında tadılacak olan bayramdır. Nitekim Behlül Dânâ Hazretleri buyurur:

“Bayram, güzel ve yeni elbiseler giyenler için değil, ilâhî azaptan emîn olup ebedî hüsrandan kurtuluşa erenler içindir. Yine bayram, güzel güzel binitlere binenler için de değil, hatâ ve kusurlarını terk ederek hâlis bir kul hâline gelebilenler içindir…”

Velhâsıl esas bayram, Cenâb-ı Hakk’ın bizden râzı olmasıdır.

Ramazan İkliminde Bir Ömür:

Müslümanlık, sadece Ramazan’a mahsus ve muayyen günlere âit bir merâsim değil, son nefese kadar yaşanacak bir takvâ hayatıdır. İbadetler, belli zamanlarda îfâ edilip tamamlanırlar, fakat kulluk dâimîdir.

Ramazân-ı Şerîfʼi de senede bir uğrayan ve sadece geldiğinde memnun edilmesi îcâb eden bir misafir olarak değil, ömrümüzü nasıl yaşayacağımızı tâlim etmek üzere bize lûtfedilen, senede bir aylık bir kurs olarak görmeliyiz.

Bunun için, Ramazan terbiyesi altında kazandığımız mânevî kıymetleri hiçbir zaman unutmamalıyız. Bu ayda kazandıklarımızı kaybetmeden bir sonraki senenin Ramazan’ına vâsıl olabilme gayreti içinde bulunmalıyız. Böylece ömrümüzü bir Ramazân-ı Şerîf iklimine çevirmeliyiz.

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- şu îkazda bulunur:

“Yaptığınız sâlih amellere gösterdiğiniz ehemmiyetten daha fazlasını, onun kabûlüne ve korunmasına gösteriniz.”

Dolayısıyla, ibadetlerle geçirilen bir Ramazan’dan sonra tekrar yanlışlara, günahlara, gaflete dûçâr olmak; kazanılan serveti ziyan etmeye benzer.

Bu itibarla, Ramazan ayında kazandığımız mânevî kıymetleri Ramazanʼdan sonra da kaybetmeyelim:

Sıhhat ve şartlarımız elverdiği takdirde, kamerî ayların on üç, on dört, on beşinci günleriyle, pazartesi ve perşembe günleri oruç tutarak, bu ibadetin gönül feyzinden gücümüz nisbetinde istifadeye devam edelim.

Orucun telkin ettiği merhamet, şefkat, diğergâmlık, cömertlik ve fedakârlığı, hiçbir zaman silinmeyecek şekilde şahsiyetimize nakşedelim.

 Sahur alışkanlığını, ömürlük bir seher ve teheccüd disiplinine dönüştürelim.

Okuduğumuz mukâbeleleri, hatimleri, Kur’ân ile ünsiyeti, her günümüze teşmil etmeye gayret gösterelim.

Unutmayalım ki ilâhî rahmet, her zaman tecellî hâlindedir. Ömrün her ânı, rızâ-yı ilâhîyi tahsil fırsatıdır. Mühim olan, her hâlükârda ilâhî rahmete ulaştıracak vesîlelerin arayışı içinde bulunmaktır. Bunun için; “her geçeni Hızır, her geceyi Kadir” bilerek, bütün ömrü feyizli bir Ramazan iklîmine dönüştürmeye gayret etmek gerekir.

Cenâb-ı Hak, Ramazân-ı Şerîfʼin feyz ve rûhâniyetini ömür boyu devam ettirebilmeyi, son nefesimizin de ebedî bir bayramın müjdecisi olmasını, cümlemize lûtf u keremiyle ihsân eylesin.

Rabbimiz, ümmet-i Muhammed’i kazâlardan, belâlardan, âfet ve musîbetlerden muhafaza buyursun. Ehl-i İslâm başta olmak üzere bütün dünyaya, içinde bulunduğumuz salgın bâdiresinden en hayırlı bir şekilde kurtulabilmeyi nasîb eylesin.

Âmîn!..

 

Dipnotlar:

[1] Ali el-Müttakî, VIII, 477/23714.

[2] İbn-i Ke­sîr, Tef­sîr, I, 27.

[3] Bkz. Tirmizî, Zekât, 28/664; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 108.

[4] Tirmizî, Zühd, 4/2307.

[5] Bkz. İbn-i Mâce, Zekât, 21.

Düşünce Mektebi