TEFSİR
Giriş Tarihi : 13-05-2020 09:14   Güncelleme : 13-05-2020 09:14

Kuran’ı Anlamak ve Yaşamak için Bakara Suresi 1-7. Ayetler…

Fatiha "Bizi doğru yola ilet" duasıyla ve o doğru yolun özelliklerini anlatarak bitiyordu. Bakara ise, "Bu bir kitaptır ve hidayettir" diye doğru yolun ne olduğunu, doğru yolun özelliklerini anlatarak başlıyor .

Kuran’ı Anlamak ve Yaşamak için Bakara Suresi 1-7. Ayetler…

Bakara Suresi 1-7 Ayeter….

Fatiha "Bizi doğru yola ilet" duasıyla ve o doğru yolun özelliklerini anlatarak bitiyordu. Bakara ise, "Bu bir kitaptır ve hidayettir" diye doğru yolun ne olduğunu, doğru yolun özelliklerini anlatarak başlıyor .

1- Elif, Lâm Mîm..

Elif-Lam-Mim gibi Kur'an'da bazı surelerin başında yer alan Huruf-u Mukatta Kur'an'ın nazil olduğu dönemde Arap edebiyatında yaygın bir kullanıma sahipti. Şairler ve belâgat ehli bunları kullanırdı. Bu aşinalıktan olsa gerek bunların Kur'an'da kullanılmasına Mekke toplumunda karşı çıkan veya sorular yönelten olmadı.

Müfessirler ise Huruf-u Mukatta konusunda farklı düşünceler ileri sürmüşlerdir. Kimileri bu harflere farklı anlamlar yüklemiş kimi ise bu harflerin özelde bir anlamı olmadığı ancak Allah’ın bu harlerle kimi mesajlar verdiğini söylemişlerdir.

Sahabedende bu harflerle ilgili çeşitli sözler rivayet edilmiştir. Hz. Ebubekir’in “Bu harfler Kuran’ın sırlarıdır.” Hz. Ali’nin “ Bu harfler İlahi isimlerdir” dediği rivayet edilmiştir.

Ünlü dil bilimci Sibeyveyh “Bir şeyi cümle ile, bir şiiri beyit ile, bir insan topluluğunu bir harf ile isimlendirmek mümkündür” demiştir.

Bu harflerden sonra genelde Kuran ile ilgili ayetler gelmesini dikkate alan Üstad Seyyid Kutup “Kur'an, bu tür  harflerden oluşmuştur. Bu harfler ona inanmayan muhalif Araplar tarafından da bilinip kullanılıyordu. Fakat buna rağmen bu kitap; Arapların aynı harfleri kullanarak benzerini meydana getiremeyecekleri mucizevi bir kitaptır.  Kur'an-ı Kerim bu Araplardan, meydan okuyucu bir üslupla şunu istedi: "Madem ki "bunu Muhammed uyurdu"  diyorsunuz, o halde işte bu harflerden meyfana gelen bu Kuran’ın bir benzerini de siz uydurun.”  Diyor.

Yine bu harfler Kuran’ın tekbir harfinin dahi zayi olmadığının ifadesidir.

2- Bu, kendisinde şüphe olmayan, muttakiler için yol gösteren bir kitaptır.

Üstada Mevdudi “Bunun anlamı basitçe ‘Şüphesiz bu, Allah'tan gelen bir Kitap'tır’ olabildiği gibi, ‘Bu Kitap'ta şüpheli hiç birşey yoktur’ anlamına da gelebilir” diyor.

‘Hüda’ doğruluk ve açık seçiklik demektir. Yani kendisinde şüphenin bulunmadığı bu kitap takva sahiplerine doğru yolu göstermekte, onda bilgi, hikmet, irfan ve insanın hayatı için gerekli olan açıklamalar bulunmaktadır.

Çünkü O'nu indiren Allah, gerçeği tam anlamıyla bilip kuşatmıştır. Bu nedenle Kur'an'ın içindekiler hakkında da şüpheye yer yoktur. Ancak insanın kendi aklının noksanlığı nedeniyle şüpheye düşe bilir. O kişisel bir sorundur, Kuran’dan kaynaklanmaz.  

Kur'an'dan gerçek anlamda yararlanabilmenin birinci şartı muttaki olmaktır, takva sahibi olmaktır.

Takva: esas itibari ile “Az söz söylemektir” Hz. Ömer Takva’yı “Dikenli yolda yürürken elbiseni ve bedenini dikenlerden korumak” olarak izah etmiştir.

Takva’yı Muhammed Esed sorumluluk bilinci olarak cevirir, Ancak takva yalnızca Allah’a karşı sorumluluk bilinci değil, aynı zamanda Allah’a karşı duyulan bir muhabbet ve yakınlığı da ifade eder.

Ali Bulaç’ın ifadesi ile Takva kavramsal olarak: “Salih ameli, yani iyi güzel yararlı ve iyi davranışları, içtenliği, ibadetleri ve duası ile kendini yüce Alllah’ın azabından koruyan kimsenin bilinçli davranışını ve Allah’a saygıdan ileri gelen korkusunu ifade eder. Takva sahipleri hem Allah’ın yasakladığı şeylere yaklaşmazlar hemde Allah’tan gelen her şeyi derin bir iman ve ihlasla tasdik ederler.. ”

Takva’dan amaç Allah’tan sakınmak değil, Allah’a yaklaşmak için günahtan sakınmaktır. Allah’tan da çekinmek, O’nun sevgisini kaybetmekten O’nun sevgisini yitirmekten çekinmektir.

Allame Tabatabai ise Muttakilerden maksat mü’minlerdir diyor. Zira Takva; müninlerden herhangi bir sınıfının özel niteliği değilidir. Zira Takva bir İman makamı değilidir. Aksine takva İmanın tüm makamlarını kapsayan genel bir niteliktir.

Ehli beyt mektebinde  amel imandan bir cüz olarak kabul edilir. Ve dolayısı ile İman artar ve eksilir ve İmanın makamları vardır ki ihlas, ihsan bu makamlardandır.

Kuran muttakiler için yol gösteren hidayet eden bir kitaptır.

Kuran’ın hidayet etmesi, Kuran’ın gösterdiği hakikat yolunu bulabilmek için, gerçek samimi bir hakikat arayıcısı olmak gerekir. Yoksa önyargılarla Kuran’a yaklaşanlar yada kendi düşüncelerini Kuran’a tasdik ettirmek için Kuran’a yaklaşanlar çok Kuran okusalarda, Kuran onlara hidayet etmeyecektir. Hiç şüphesiz samimi bir niyetle hakikatı arayan birini Kuran hakikate ulaştıracaktır.

Şüphesiz bu Kitap'ta Kuran’da hidayetten başka bir şey yoktur.

Bu ayette hidayetin iki anlamından söz etmek mümkün,

a) Yol gösterme, b) İmanı yaratma...

Birinci anlamında insana nasıl bir hayat yaşaması, nasıl bir yol izlemesi gereği peygamberlerce ve onların varisleri ile tarif edilmiştir.

İkinci anlamı ile Allah’ın imanı isteyene imanı nasip etmesi olarak değerlendirile bilir. Hidayeti  gösteren Allah, hidayete eren İnsandır.

Bu hidayete erenler Muttakiler kimler?

3- Ki onlar, gayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.

Gaybe inanmak görünmeyen duyu organları ile idrak edilmeyen  ancak her biri birer hakikat olan şeyleri doğrulamak varlıklarını ikrar etmektir.

Gaybı mutlak ve izafi gayb olarak ikiye ayırmak mümkündür.

İzafi gayb; ya vahiy ile yada insanın kendi çabası ile bilebileceği gaybdır.

Mutlak gayb; insanın beş duyu organı ile algılayamadığı ve kendi çabası ile veya başka bir bilgi edinme ile yöntemleri ile hakikatini bilemediği şeydir.  Yüce Allah’ın zatı mutlak gaybdır. Cennet ve cehennemin mahiyeti bir boyutu ile mutlak gaybdır. Kıyametin ne zaman kopacağı mutlak gaybdır...

Allah’ın varlığı, Ahiret hayatı, Melekler, vahiy, öldükten sonra dirilme, Cennet, Cehennem gayb dır.. Ancak bir boyutu ilede izafi gayb olarak nitelendirile bilir gayblerdir.

Vahiy ile bunların gerçekliğini öğreniyoruz. Akıl ile gerçekliklerine dair veriler ileri süre biliyoruz.

Vahiy ile bize bilgi verilen bütün gaybi konuları aklımızla kavraya biliriz.

Muttakilerin ilk vasfı gaybe imandır.

İman kelimesi emn veya eman kökünden türemiş bir mastardır. Lügat manası doğrulamak, tasdik etmek veya bir kimseye yahut bir şeye inanmak, güvenmek demektir.

Her türlü tasdik ve doğrulama iman kavramı içerisinde karşılığını bulurken zaman içinde iman kavramı ilahi bir kimlik kazanmıştır.

Kuran-ı Kerim’de iman kelimesinin geçtiği ayetlere baktığımızda sözlük manasının korunduğunu görürüz. “Müminler ancak Allah ve Resulüne iman eden (tasdik eden/ doğrulayan)  ve asla şüpheye düşmeyenlerdir” (Hucurat-15)

İman sadece var olan bir şeyin varlığını kabul etmekten ibaret değildir. Örneğin güneş vardır ve herkes onun varlığını kabul edebilir. Ama güneşin varlığına inanmakla âlemlerin Rabbi olan Allah’a (cc.) inanmak farklı şeylerdir. Güneşe inanmak insana bir sorumluluk yüklemez.  Ya da deve kuşunu hiç görmemiş bir insanın deve kuşunun varlığına inanıp inanmamasının onun yaşamı için hiçbir önemi yoktur. Ama âlemlerin Rabbi olan, insanı yoktan var eden, hesap gününün sahibi olan Allah’a iman etmek farklı olacaktır ve olmalıdır. Eğer inandığınız Allah(cc) sizin hayatınızda, sizin yaşamınızda hiçbir şeyi değiştirmiyorsa, sizin hayatınızda Allah’a inanmakla deve kuşunun varlığına inanmak arasında bir fark yoksa inandığınız Allah’ı tanımıyorsunuz ve imanın ne olduğunu bilmiyorsunuz demektir. 

İmam Cafer-i Sadık  “İman nedir?” sorusuna: “İman bütünüyle ameldir ve yaşamaktır.” şeklinde cevap vermiştir.

Allah (cc)  imanı insanoğlunun azalarına farz kılmıştır. İnsanoğlu kalple imanı akleder,  anlar ve azaları ile imanı hayata geçirir: “Allah‘a bize indirilene ve size indirilene iman ettik ilahımız ve ilahınız birdir, biz ona teslim olmuşlarız deyin.’’ İşte bu dildeki imanın ifadesidir. ‘‘Muhakkak size kitap da indirdik ki Allah’ın ayetlerine küfredildiğini ve onlarla alay edildiğini duyduğunuzda başka bir söze dalıncaya değin onlarla oturmayın.’’ Bu ayet kulaktaki imanın ifadesidir. ‘‘Müminlere gözlerini sakınmalarını söyle’’ Bu ayet gözlerdeki imanın ifadesidir. Bunların örneklerini çoğaltmak mümkün burada anlaşılması gereken nokta iman yaşanan bir hayattır. İnsanın azalarında, davranışlarında somutlaşması gerekir.  İşte ancak o zaman o iman sahibi için hidayet kaynağı olur.

Kur'an'dan hidayet bulmanın gereği, kişinin Kur'an öğretilerini hemen pratiğe uygulamaya hazır olmasıdır.

Ayette “Ki onlar, gayba inanırlar, dedikten sonra hemen  namazı dosdoğru kılarlar” ifadesi geliyorki bu imanın pratiğe dönüşmesidir.

Namaz Kur'an'ın emrettiği ilk ve en önemli görevlerden biri olduğu için, imandaki samimiyetin ölçüsü ve pratik bir delilidir. Bu nedenle, bir kimse İslâm'ı kabul ettikten sonra ezanı duyduğunda cemaate katılıp, namazı kılmalıdır. Çünkü şehadetin samimi olup olmadığını bu belirler. Eğer ezana kulak asmaz ve cemaata katılmazsa, bu onun imanında samimi olmadığının bir göstergesidir.

‘Namaz’, Farsça bir kelimedir. Arapçada ‘salat’ kullanılır.

Salât, aslında dua, rahmet, ve istiğfar demektir. Namazda, bu üç mananın hepsi bulunmaktadır. Namaz dua etmek, tövbe etmek ve rahmete nail olmaktır. Salat’ın bir anlamıda anmak yardım etmektir. Salat Kuran’da bu anlamı ilede kullanılmıştır.

Namaz formatı ve şekli farklı da olsa bütün ümmetlerde var olan ibadettir.

“Ve yükıymunas salate.” İslamoğlu bu ifadeyi namazı isitkamet üzere kılmak olarak çeviriyor. Ve Namazı istikamet üzere kılmamın belirtileri olarak şu dört maddeyi zikrediyor.

Birincisi namazdan gafil olmamaktır. Maun suresi namazından gafil olanları anlatır.

İkincisi; İbadeti Allah’ın koyduğu usule uygun yapmaktır.

Üçüncüsü ise İbadeti yalnızca ve yalnızca Allah’ın rızasını gözeterek yapmaktır. İbadeti gösteriş için, başkaları için, başkaları görsünler diye yapmamaktır. İşte bütün bunların toplamı namazı istikamet üzere kılmaktır.

Dördüncüsü; Kıldığı namazla, hayatında yaptığı diğer eylemler arasında doğrudan bir orantı kurmaktır. Yani namazı nasıl Allah için kılıyorsa, namaz dışında yaptığı tüm eylem ve işleri de Allah için yapmak, yani bir hayatı Allah için yaşamak anlamına gelir.

Ve yükıymunas salate”yi Ali Bulaç ‘Namazı dosdoğru kılmak’ olarak çeviriyor. Dosdoğru kılmak, kılınan namazın hakkını vermektir. Tadili erkana dikkat etmek, namazı devamlı kılmak, namazı vaktinde kılmak ve namazı gerekli huşu ile eda etmektir. Ve bunun hayatında yansıması olarak hertürlü münkeri terk etmektir.  Tüm bu özellikler Kuran’ın farklı ayetlerinde ifade edilir.

Gaybe inanan namazı dosdoğru kılan muttakiler “kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.”

İnfak Harcamak demek, Hatta infak’ın kökeni, kök anlamı tüketmek bitirmek, sonuna kadar harcamak anlamına gelir. Yani kendilerine rızık olarak verdiklerimizden sonuna kadar Allah yolunda harcayanlar. Harcarken kendi malından verir gibi değil, Allah’ın malından verir gibi harcamak gerekir. Ayet  kendilerine verilenden diyor, kendi kazandıklarından demiyor, yani senin sahip olduğun Allah’ın sana verdiğidir.

Onun için verirken fazlalıklardan değil, işe yaramayanlardan değil, kendilerine rızık olarak Allah’ın verdiklerinden harcayanlardır.

Bu ayet üç özellik sayılıyor birincisi gayba iman, ikincisi namazı istikamet üzere eda, üçüncüsü de zekat..

Birincisi imana tealluk ediyor. Yani kul Allah ilişkisine.

İkincisi namaz. Namaz kulun kendisi ve Rabbi ile olan ilişkisini, yani kulun hem nefsi ile, hem de Rabbi ile olan ilişkisini düzenliyor.

Üçüncüsü Zekat ise kuldan topluma doğru. Yani kulun diğer insanlarla toplumla olan ilişkisini düzenliyor..

Böylece kul-Allah ilişkisi, kul kendisiyle ilişkisi, kulun toplumla ilişkisi bir ayette düzenleniyor.

Namaz insanda şahsi kemalatı, infak ise toplumsal kemalatı arttırır.

4- Ve (yine) onlar, sana indirilene, senden önce indirilenlere iman ederler ve ahirete de kesin bir bilgiyle inanırlar.

Ehli Kitap’ta gayb yani Allah’a ve ahirete inanıyor, namaza benzer ibadetler yapıyor ve infaktada bulunuyorlardı.

Yalınız Yahudiler Hz. Musa ve kendi peygamberlerine inanıyor Hz. İsa Ve son Peygambere inanmıyorlardı. Hıristiyanlar’da Hz. İsa ve diğer peygamberlere inanıyor anacak Son peygambere inanmıyorlardı.

Müslümanlar ise son Peygamber dahil tüm peygamberlere ve onlara indirilen vahiylere onlara verilen kitaplara inanıyorlardı.

Peygamberlere ve onlara indirilen vahye inanmadan iman tamamlanmış olmaz. Ve kişi hidayete ulaşmız olmaz. Kur'an'la hidayete ulaşabilmenin şartı, vahye inanmaktır.

Sadece Kur'an'a değil, değişik zamanlarda, değişik ülkelerde Allah'ın rasûllerine nazil olan bütün kitapların doğruluğuna inamaktır.

Kur'an, hakikate ulaşmak için vahyin zaruri olduğuna ve bunun herkese tek tek değil, yalnız Allah'ın rasüllerine indirildiğine, yani hidayetin sadece o rasûllere indirilen kitaplardan alınabileceğine inanan kimseleri doğru yola ulaştırabilir.

Gaybe imanın en belirgin özelliği Ahiret'e inanmaktır. Ahirete iman aynı zamanda insanın bu dünyada yaptıklarından sorumlu olduğuna yani hesap gününe iman anlamına gelir.

Kur'an'ın ifadesi ile Ahiret'e inanmak şu anlamlara gelir:

1) İnsan tüm yaptıklarından ve tüm davranışlarından Allah'a karşı sorumludur.

2) Bu dünya sonsuz değildir, mutlaka sona erecektir.

3) Ahiret'te başka bir dünyanın başlayıp, istisnasız bütün insanların yaptıklarının hesabını vermek üzere, herkesin yaptığı amellerin karşılığını göreceği zamanı sadece Allah bilir.

4) Allah'ın iyi olarak hüküm verdikleri Cennet'e, kötü olarak hüküm verdikleri de Cehennem'e gidecektir.

5) Başarı ve başarısızlık, bu dünyadaki gibi zenginlik ve fakirlikle ölçülmeyecek; Kıyamet günü bu hususta Allah hüküm verecektir.

5- İşte bunlar, Rablerinden olan bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de bunlardır.

İşte bunlar daha önceki ayetlerde vasıfları zikredilenler ‘Muflihun’ Feleha erenler Muttakilerdir...

Felah; manevi, ulvi yüksek kazançlara işaret eder. Müslümanlar için esas olan refaha değil felaha ermektir.

Refah dünyevi rahatı felah ise uhrevi kazancı ifade eder.

Takva sahipleri bu beş ayette sayılan özellikleri dolayısı ile kurtuluşa erenlerdir. Gaybe iman, namaz, infak, peygamberlere ve ahiret gününe kesin bir imanla korktuklarından emin umduklarına nail olarak felaha ereceklerdir.

Çünkü onlar rablerinden hidayet üzeredirler...

6- Şüphesiz, küfredenleri uyarıp-korkutsan da, uyarmayıp korkutmasan da, onlar için farketmez; iman etmezler.

Küfür kelimesi örtü demektir. Hak ve hakikatin gerçekliği inkar ederek örttükleri için kafir denilmiştir. Küfür genel anlamda inkar ve nankörlüktür. İnsanın yaratıcısını tanımamasından daha büyük inkar ve nankörlük olamaz.

İnzar: sadece korkutmak değil uyarmak ve haber vermek sureti ile korkutmaktır.

Ancak küfürde inad eden kafirler için bir faydası olmayacaktır.

7- Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinin üzerinde de perdeler vardır.Ve büyük azab onlarındır.

Bu, onların Hakk'ı reddetme nedeninin, kendi hataları olmadığı ve sadece Allah'ın dilemesi ile olduğu anlamına gelmez. Onlar kabul etmezler; çünkü, Allah onların kalplerini mühürlemiştir. Onlar Hakk'ı dinlemezler; çünkü, Allah onların gözlerini perdelemiştir.

Fakat onların kalplerinin ve kulaklarının mühürlenmesi, Hakk'ı kabul edememelerinin nedeni değil, bilâkis reddetmekte inat etmelerinin bir sonucudur.

Kur'an basit bir tabiat kanunundan söz eder: Eğer bir kimse bir şey hakkında aleyhte önyargı sahibi olur ve sürekli bu önyargısını beslerse, o şeyde ne iyi bir yan görebilir, ne iyi bir şey işitebilir, ne de tarafsızca değerlendirmek için ona kalbini açabilir.

Burada Kalblerinde ve kulaklarını Allah mühürledi derken gözlerinde perde var denmektedir. Çünkü gözlerine perde çekenler kendileridir. Şayet onlar gözlerindeki perdeyi kaldırır hakikatin arayışına girerlerse Allah’da kulaklerındaki ve kalblerindeki mührü kaldıracaktır.